Türkiye
Giriş Tarihi : 09-06-2013 10:04   Güncelleme : 09-06-2013 10:04

Ali Bulaç: NAMAZLA AKLIMIZIN Kâbe'si ayrı

Yazar Ali Bulaç, dünyanın içine düştüğü postmodern kaosta Müslümanların kıblelerini kaybettiklerini söylüyor. Bulaç'a göre Kâbe'ye dönüp namaz kılıyoruz fakat hayat tarzımızın, düşünce dünyamızın kıblesi ayrı.

Ali Bulaç: NAMAZLA AKLIMIZIN Kâbe'si ayrı
Ali Bulaç'ın Postmodern Kaosta Kıble Arayışı kitabı İnkılap yayınlarından çıktı. Bulaç 'Türkiye Müslümanlığı' adını verdiği, fıkıhsız ve şeriatsız bir İslam anlayışının ortaya konmaya çalışıldığını söylüyor ve bunu da siyaseten Batı'ya satmaya çalıştığımızı ifade ediyor.
 
Kitabınızın adı 'Postmodern Kaosta Kıble Arayışı'. Postmodern kaos deyince ne anlamalıyız?
 
Kitabın iki bölümü var: Biri postmodern kaos, diğeri kıble arayışı. Mesele şu: Batı'da Fransız ihtilali ve sanayi devrimiyle beraber dogma önemini yitirdi, bunun yerine bilim ortaya çıktı. Hakikatin bilgisini ve ahlaki olanın ne olduğunu, hayatımızdaki anlamını, varoluşumuzun anlamını öğretecek olan dogma değil tabiat olacaktı. Burada bir parantez açıp Batı'daki 'dogma' ile bizdeki 'nass'ın farklı olduğunu ifade edeyim. Pozitivizm bunun üzerine kuruldu. Fakat 20. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu da çöktü. Bilimin de kesinlik ve hakikat ifade etmediği ortaya çıkınca hakikatin kendisi parçalandı, bireyin tercihleri öne çıktı. Artık bütüncül, aşkın bir hakikat yok. Herkesin kendine ait bir hakikati var. Dolayısıyla en çok kullandığımız kelimeler 'sana göre, bana göre, böyle düşünüyorum' oldu. Birden fazla hakikat söz konusu olduğu için de kaos var çünkü aslında tek bir hakikat vardır. Aydınlanma İncil'i ve dogmayı ortadan kaldırdı, yerine akıl ve bilimle kesinliğin bilgisini aradığı tabiatı koydu. Pozitivizmle tabiat da çökünce şimdi öne çıkan hakikati olmayan belirsiz-kaotik bir dünyada beden, bedensel hazlar, iştah ve şehvettir.
 
Biz Müslümanlar olarak kıblemizi bu kaosta nasıl ve ne zaman kaybettik?
 
Müslüman dünya kendi varoluşunu, epistomolojisini, tarihini, alem tasavvurunu kendi akidesinden hareketle kuramadığı için bu kaostan etkileniyor, boşlukta sürükleniyor. Batı kaosu aşmak için sürekli savaş çıkarıyor. Kendi krizini Ortadoğu'ya, İslam ülkelerine ihraç edip bunu bir şekilde önlemeye veya ömrünü uzatmaya çalışıyor.
 
HAYAT KIBLEMİZ KÂBE DEĞİL
 
Müslümanlar Kâbe'ye yönelip namaz kılıyorlar fakat aslında Kâbe'yi hayat tarzları, düşünce dünyaları itibariyle kendi kıbleleri olarak kullanmıyorlar. Müslümanların kıblelerini kaybetmelerinin iki aşaması var. Birincisi 19. Yüzyıldan bu yana Batı'nın entelektüel, bilimsel etkisinin altına girmiş olmaları, ki sonra bunu sömürgecilik takip etti. İkincisi 1960'lara gelinceye kadar Batı eğitiminden geçmiş Müslüman aydınların gönüllü olarak Batı paradigması içinden İslam'ı yeniden yorumlamaya kalkışmaları. Bu da Türkiye'de Özal'la birlikte başladı. Bunu 3. Nesil İslamcıların döneminin başlangıcı olarak görüyorum. İslam'ın içinde liberal bir paradigma inşa ediyorlar. Bu Müslümanların da kıblelerini kaybettikleri ve bir kaosun içine sürüklendiklerinin belirtisidir.
 
Müslümanlar böyle bir sapmanın, kaybın farkında mı?
 
Sıradan insan bunun farkında değil. Farkında olması gereken en başta bizim alimlerimiz. Fakat ulema geleneğimiz kalmadı. Fetva verme durumunda olan bir iki hocamız var. Bazı fakihlerimiz ve hocalarımız da Müslüman insanın gündelik hayatındaki sorunları fetva veya vaazla çözmeye çalışırlarken genel bağlamı göz önünde bulundurmuyorlar.
 
Örnek verebilir misiniz?
 
Mesela Müslüman bir hanım 'Kuaföre gidebilir miyim' diye sorduğunda kuaförün, güzelliğin tanımlandığı, ambalajlandığı ve piyasa ekonomisi içinde bir anlam ifade ettiğini ele almadan, 'Beyin için süsleneceksen, israf olmayacaksa, sağlığına zarar vermeyecekse gidebilirsin' diyor. Bu bağlamından koparılmış bir fetvadır. Bundan dolayı bir sadre şifa olmuyor. Ya da yoksulluğu ancak yardımlaşmayla aşabiliriz diyorlar ve birden mantar gibi yardımlaşma kuruluşları ortaya çıkıyor. Sorunun temelindeki, küresel ölçekte bütün dünyayı içine alan piyasa ekonomisinin büyüme hedefinin sebep olduğu eşitsizlikler hiç ele alınmıyor. Gelir bölüşümündeki adalet kavramına gelmiyorlar. Çünkü o bağlamdan bakmıyorlar, onlar da bu küresel sürece katılıyorlar.
 
BAŞÖRTÜSÜ TERCİH OLDU
 
Batı paradigması içinden İslam'ı yeniden yorumlama diye bahsettiğiniz süreç yani…
 
Bugüne kadar Batı'dan gelenler empoze ediliyordu. Şimdi dindar insanlar gönüllü olarak bunu savunuyor. Başörtüsü dini bir vecibe olmaktan çıktı, bireysel bir tercih, insan hakkı olarak tanımlandı. Halbuki 'Allah ve Rasulü bir şeye hükmettiği zaman mümin erkeklerin ve mü'min kadınların seçme hakkı yoktur.' Bu bir vecibedir. Başı açmak bir özgürlüktür fakat bir hak değildir. Özgürlük ve hak birbirine iliştirildi, din ve vicdan özgürlüğü alanına alındı. Birey öne çıktığında hakikat aşkın olmaktan çıkar. Kimse otorite kabul etmez, hocayı da, fakihi de dinlemez. Biz bunu içselleştirdik ve bir kültür olarak da tüketmeye başladık.
 
Siz bu tespiti yapıp sorunu ortaya koyuyorsunuz. Peki çözüm noktasında ne yapılabilir?
 
Teşhis ettiğimiz bir hastalığı doğru tedavi etmemiz için buna yol açan sorunların bilinmesi gerekir. Biz daha yeni yeni tespit aşamasına geldik. Benim kanaatim modern dünyanın bilimini, iktidarını, devlet modelini, medeniyet telakkisini, teknolojisini, tarih anlayışını, ilerlemesini ve aklını sorgulamadan, kendi İslami perspektifimizin süzgecinden geçirmeden, olduğu gibi kabul ettiğimiz için bu hastalığa düçar olduk. Bu hastalık en çok Müslümanları rahatsız edecek.
 
AYDINLARIN DİLİ SEKÜLER
 
Hastalığın semptomları neler?
 
Bunun semptomlarını açık bir şekilde müşahade ediyoruz. Boşanmaların artması, ailenin dağılması, evliliğin itibardan düşmesi, ev hanımlığının utanılacak bir konum haline gelmesi, insanların yoksulluğa, eşitsizliğe karşı duyarsızlaşması, muhafazakarlarda gözlenen gösteriş, kibir, mağrur tavırlar. Ortadoğu'da ortaya çıkan bir soruna bakarken militarist, devletçi, milliyetçi ve mezhepçi bir gözle bakıp ona göre pozisyon alınması bu hastalığın ne kadar sari olduğunu gösteriyor.
 
O zaman?
 
O zaman bunun kaynağına dönmek gerekecek. Modernitenin üzerinde oturduğu birey, sekülarizasyon ve ulus devlet üzerinde yoğunlaşmamız lazım. Bunu sorgularken yine bilimsel yöntemi ve aklı temel alırsak Batı'yı tekrar ederiz. Şu anda Müslümanlık adına konuşmak durumunda olanlar farkında olmadan rasyonalisttirler. Bu İslam'ın dışından bir kaynaktan gelen, İslamiyet'i de sorgulamakta olan bir rasyonalizmdir. İlahiyatçılar ve aydınların da düşünce dünyalarına baktığımızda, üst dillerinin seküler bir dil olduğunu, bilgiyi elde ederken bilimsel yöntemi ve akademizmi kullandıklarını görüyoruz.
 
Umrenin artma sebebi muhafazakar burjuva kültürü
 
Mevlana'yı terapi olarak kullandığımızı söylüyorsunuz. Nasıl?
 
Müslüman camianın dışındaki insanlar açısından düşündüğümüz zaman 'Ben hayat tarzımı değiştirmeyeceğim. Modern kültürü tüketip Mevlana'dan da yararlanacağım. Sıkıldığım zaman beni iyileştirecek.' Bunların aradığı sufi, arif Mevlana değil, psikiyatr Mevlana'dır. Muhafazakar kesimler bundan sonra daha çok Mevlana'yla ilgilenecek. İslam dünyasında muhafazakar dindarlar iktidar oluyor. Bütün ülkelerde olacaklar. 22 ülkede iktidara en yakın parti Müslüman partileridir. Er veya geç iktidar olacaklar. Fakat modern iktidarı sorgulamadıkları, adil bir bölüşüm getirmedikleri, adaleti temsil etmedikleri için sermaye ve statü sadece el değiştirecek. Bugüne kadar bu iktidarı adaletsizce kullananlardan alıp, kendileri adaletsizce kullanmaya başlayacaklar. Bu sefer de kendilerini rahatlatmak için 'muhafazakar burjuva kültürü'nü ve sanatını keşfetmeye çalışacaklar. Tasavvufu da bu şekilde araçsallaştıracaklar. Şu anki artan umre seyahatlerinin önemli motivasyonu bu. 51 hafta kapitalist gibi kazan, piyasanın kurallarına sıkı sıkı sarıl, onlardan ödün verme. Gerekirse ez, rekabet et ama bir hafta da umreye git. Rahatla tövbe istiğfar et. Sonra dön kaldığın yerden devam et. Bu 'gel ne olursan gel' yaşam tarzına, ihtiyaca denk düşmektedir. Bu söz zaten Mevlana'ya ait değil.
 
Şeriatsız İslam İslamsız tasavvuf
 
Tasavvuf zenginlerin ruhsal terapisi seviyesine mi indi?
 
Tasavvuf İslam irfanının, düşüncesinin esaslı üç unsurundan biridir. Modern dünyada ve Türkiye'de tasavvufu şeriattan ayırma eğilimi var. 'Şeriatsız bir İslam ve İslamsız bir tasavvuf' çıkarmaya çalışıyorlar. Muteber kabul ettiğimiz tasavvuf erbabı hakikate ulaşmanın menzillerini sayarken ilk kapı şeriat kapısıdır derler. Şeriat kapısından tarikat ve oradan marifet kapısına ve hakikate gidilir. Tasavvuf şeriattan kopamaz. Dünyada yaygın bir hümanizm var. Bizim büyük sufilerimizi birer hümanist olarak gösterip, hümanizmin bizim bilgi ve irfan kaynaklarımızda da karşılığı var demeye getiriyorlar.
 
Mevlana ve Yunus'ta olduğu gibi…
 
Mevlana ve Yunus'u özellikle örnek gösteriyorlar. Bu biraz politiktir. 'Türk Müslümanlığı İran ve Arap Müslümanlığından çok daha insancıldır, daha ılımlıdır. Onlarınki kaba şeriata ve fıkha dayanır, bizim Müslümanlığımız hümanisttir' demeye getiriyorlar. Bu fıkıhsız ve şeriatsız bir Müslümanlık inşaa etme çabasıdır. Laikliği Batı tarafından kendisine empoze edilmiş bir ülke tabii ki şeraite vurgu yapamaz, şeriatı iyi kötü uygulamaya çalışan İran ve Suudi Arabistan'ı itibarsızlaştırmak ister. Sonuçta hem tasavvufu şeraitten koparıyorlar, hem tasavvuftaki ritüellerin, zikirlerin, ibadetlerin, evradın içini boşaltıyorlar ve gösteriye çeviriyorlar. Buradan hareketle Türkiye'nin tanıtımına bir pay çıkarmaya çalışıyorlar. Halbuki Mevlana şeriata sıkı sıkı bağlıdır.
 
Batı'ya 'Kalbim temiz Müslümanlığı' satıyoruz
 
'Türk Müslümanlığı' nasıl oluyor. Kalp temizliğine dayanıyor demişsiniz kitabınızda?
 
Doğrusu muhataralı bir konu bu. Üç unsuru bir araya getirip bir Türkiye Müslümanlığı üretiyorlar; birincisi Balkan Bektaşiliği, ikincisi Anadolu Aleviliği, üçüncüsü şeriatsız tasavvuf. Ilımlı, herkesi irkiltmeyen, hayat tarzını değiştirmeye zorlamayan hatta onu bile önermeyen bir Müslümanlık. Halbuki Müslümanlıkta emri bil maruf nehy-i anil münker esastır. Kötülüklere elinle, dilinle müdahale etmek, hiç olmasa kalbinle buğz etmek zorundasın. Liberal felsefe herkesi eşitliyor. Çünkü herkesin hakikati eşit. Dolayısıyla münker işleyen bir adam diğerleriyle aynı düzeydedir, eleştiremezsin. Türkiye Müslümanlığı buna son derece uygun düşüyor ve Türkiye bunu satmaya çalışıyor.
 
Kime satıyoruz?
 
Dünyaya, özellikle Batı'ya şu mesajı veriyoruz:'Ortadoğu'yu bu Müslümanlıkla biz yapılandıralım çünkü bizimle rekabet halinde olan İran Şii'dir ve İslamiyet'i katı uygulamaktadır. Suud Müslümanlığı da şeriata dayanmaktadır. Biz öyle değiliz. O halde bizi destekleyin.' Bu siyasi bir tanımlamadır. Türkiye Müslümanlığı, Suud Müslümanlığı yoktur. Müslümanlık Müslümanlıktır.
 
Emeti Saruhan/Yeni Şafak
adminadmin