Bir cemre de insanlığımıza düşse!
Baharı müjdeleyen cemrelerden düşmeli yüreklerimize, çiçek açmalı ruhumuz ilk heyecanla, bahar geliyor müjde(!) diyebilmeli.
Güzün ardından en renkli elbiselerimizi giymeli, çiçeklenen kırlar gibi renklenmeliyiz…
Nisan yağmurları dökülmeli üzerimize, toprak kokusunu çekmeliyiz ardından en içerimize. Terk edip giden göçmen kuşların dönüşünü müjdeler kır çiçekleri… Biliriz görmesek de bu döngü her dem dembedem sürüp gidecektir. Biliriz her acı yerini başka acıya bırakacak, her mutluluğun başka mutluluğa bırakması gibi…
Ödünç verdiğimiz sevinçlerimizi toparlama, acılarımızı dize getirme zamanı…
Nesli tükenen bir duygudur mutluluk. Koruma altına alınmalı hatta acıdan hızla uzaklaştırılmalıdır. Acının renksizliği mutluluğun rengine dönüşmeli, sarı olmalı, yeşil olmalı, kırmızı, pembe, turuncu…
An geçmiyor ki kötü şeyler olmadan gün sona ersin... İnsana en büyük kötülüğü yine insan hatta kendi yapıyor.
Ne çok hesaplaşacak meselemiz ne çok büyüttüğümüz kinimiz var yüreklerimizde. Mükemmeli oynamaya çalışan histeri olmuş tipleriz çoğumuz itiraf etmesi zor olsa da… Aslında yürekte değil akılda yeşerip büyür nefret gibi kötü duygular. Aklımızı yüreğimizden uzak tutma sırası…
Sanki mutluluğumuza birisi kasten çelme takıyor. Bizse hacıyatmaz gibi başımızı yere çarpıp çarpıp doğruluyoruz. Belki doğru olamıyoruz ama deniyoruz. Denemekten vazgeçmiyoruz.
Bazı cümleler vardır sizi içine alsın diye beklersiniz, bazı anlar vardır hep içinde kalmak istersiniz de içine giremezsiniz… Devrik cümleler kuruyoruz kelimelerin affına sığınarak… Yükselen iyiliği devirmeye çalışanlara karşı… Bu bir karşı duruş, bu bir ayaklanmadır… Gündüzün geceye, gecenin gündüze ayak diremesi gibi… Ne gündüz geceye karşı koyabilmiş ne de gece gündüze karşı durabilmiş…
Biz en son hangi baharda çiçek açmıştık, biz en son hangi ağacın dalından sevdiğimize çiçek koparmıştık?
Biliriz arılar yol yol konacak çiçek ararlar. Hani derler ya arının kuyruğuna zehir ağzına bal verilmiştir diye. Neye talipsek onu yaşarız hayat bize onu verir. Peki ya biz! Peki ya kalbimiz!
Üzerimize ölü toprağı serpilmişçesine yaşıyor, ruhumuzu taşımaktan aciz kalan bedenimizle parmak uçlarımıza basarak bildiğimiz yolda emin olmayan adımlarla ilerliyoruz… Önüne gelen her şeye tahammül ederek, zoraki gülümseyerek…
Şimdi bütün kapılarımızı açalım ardına dek düşecek olan cemrelerimize... Bütün pencerelerimizi açalım günün ilk ışıkları tenimizden süzülüp içimize değsin diye…
Tecrübe ile sabit dediğimiz ahkamlar kestikçe doğrularımıza söz geçiremez olduk. Aklımız ermez, gözlerimiz görmez, kulaklarımız duymaz olmuş. Gözlerimizi kısarak bakıyoruz hayata, ölen umutlarımız kimsesizler mezarlığında yerini alırken. Bir de fatiha gönderiyoruz kendi cenazemize…
El fatiha!
İnsanı kendinde kalmak yorar en çok kendi içinde debelenip durmak… İster zehredelim bize ve sevdiklerimize yaşamı, ister baldan tadıp lezzetli bir yaşam sürelim.
Seçim bizim…
Daha kaç cemre düşmeli yüreğimize, kaç yerden çiçeklenmeliyiz?
Bir cemre de insanlığımıza..
Bir cemre de insanlığımıza düşse! Baharı müjdeleyen cemrelerden düşmeli yüreklerimize, çiçek açmalı ruhumuz ilk heyecanla, bahar geliyor müjde(!) diyebilmeli
admin















































































































































































































