Can Ocağında Pişen Neydi?
Kalp sırrına erenler neler yapar bilir misin? Kızmazlar, küsmezler, kırmazlar, kırılmazlar
Kalp sırrına erenler neler yapar bilir misin?
Kızmazlar, küsmezler, kırmazlar, kırılmazlar.
Her şeyde bir güzellik bulurlar. Hiç bir şeyi insanoğlundan bilmezler, Rabbinden bilirler.
Her şeyi ondan umup ondan beklerler.
Ve susarlar. Susarak konuşurlar. ( Mevlana C. Rumi)
Anadolu’nun istilaya uğradığı yıllar. Türklerin Orta Asya’dan Moğol baskısı ve kıtlık yüzünden “Göç göç” inlemeleri arasında akın akın Anadolu’ya aktığı zamanlar. İlahi gücün ışığından yoksun biçare gönüller, çarpacak yer arama telaşındayken, Can Ocakları, alevleriyle bu gönülleri hem ısıtmak hem de aydınlatmak için birer birer Anadolu’da yanmaya başladılar. Can ocakları, özünü İslam’ın ruhundan alan bir ruhu, ham toprakların vatanlaşmasında maya olarak kullandılar. Allah’ın kitabı, Peygamber Efendimizin (s.a.v) sünneti, can ocağında pişen aşın mayasıydı. Yeni yurtlarında insanların içlerini tüm çirkinliklerden arındırmak, tertemiz ruhların yaşayacağı bir yurt hazırlamaktı gayeleri.
Nasihatleri açıktı: “Sahibi olacaksan kendi nefsine sahip ol.”
Hak ehli halk içredir. Göz ayağa bakmak, gönül Allah’a varmak içindir. İnsanı sev, kötüye iyilik eyle, kalb dönektir onu vakıf eyle,hemde zikr eyle,dediler.
Serhalka-i sine rişan ( Göğsü, gönlü yaralıların ) erenleri, insanların huzuru için çabalamış bu çabalarında insanlara değil kendi özlerine çile çektirerek insan-ı kamil olma yoluna girmişlerdir. Kur’an-ı Kerim ışığından ayrılması imkansız bir pervane ömrü, kutsal bilmiş, Resulullah’ın sözlerinden çıkmayan bir çizgi çizmişlerdir hayatlarına. Gönül terleri emeklerine karışmış bu zatlar, ham gönülleri ve karanlık ve bomboş yüreklerin imanla, insan sevgisiyle, Allah aşkıyla beslenmesi için, Can Ocaklarını, Anadolu’nun bir çok yöresinde yakmışlardır. Gönlün bahçevanları, “kini de kanı da sevgi temizler” düsturuyla yola çıkmışlardır.
Asr-ı Saadetten bugüne “Muhabbet Kandili” ni söndürmeyen, her çağın inananına bu emaneti geçiren ocaktır, Can Ocakları!
“O ne emir verdiyse tutun” sözünde saklıdır sırları. Bütün sevgilerin başına Allah ve Peygamber sevgisini koyarak, her inanan kalbe Resullulah’ın (s.a.v) hükümlerini öğretmek ve inancını onun sevgisiyle kuvvetlendirmeyi kendilerine rehber edinmişlerdir.
Allah’a yakın olmak için “ben özümü Allah’a teslim ettim” samimiyetiyle muhabbette olmak ve ruhlarını ihlasla, teslimiyete giden yolda, O’na yakınlaşmak için, Hz. Muhammed (s.a.v)in yolunu takip etmişlerdir. Bir canın gerçek olgunluğu bu yolu bitirmesiyle oluşur. İnsanı huzurlu, merhametli, sabırlı, vicdanlı kılan, içinde ki bu Allah ve Peygamber sevgisidir. O sevgi ve inançtır ki insanı tüm dünyevi kötülüklerden uzak tutar. Kur’an’daki ilahi mesajların insanlığa ulaştırılması ve hayatların bu mesajların yol göstericiliğinde düzenlenmesidir amaçları.
Kilitli kapıların anahtarlarına ulaşmış, üçler, yediler, kırklar’dır bu ocakların ateşlerini yakanlar, Allah’ın yeryüzüne gönderdiği “Allah Adamları”dır onlar.
“Bizi Allah gönderdiyse bilin ki hayr içindir” dediler!
Kimse bilmez onların sırlarını. On iki bin problemi bir yol boyu çözdülerde akıl erdiremediler kendi yalnızlıklarına. Hiç bir sarsıntı yokken on dört şehrin yıkılışını seyrettiler, Save Gölünü bir anda kuruttular, İstihrabat şehrinde sönmeyen ateşi söndürdüler, emanetin en küçüğü bile bilinen ağırlığından daha ağırdır deyip, sağ avurtlarında Peygamber emaneti hurmayı taşıdılar. Karaçuk Dağını ortadan kaldırdılar, dualarla kutsal sofralar kurdular, Hızırla sohbet edip, bir başka coğrafyada yaşadıkları halde yıllarca Cuma namazlarını Mısır’da Cami’ül Ezhar’da kıldılar.....
Hemedanlı Yusuf, sırların sırrına erdi. İlk ateşi, Merv’de Şeyh Yusuf Hemedani tarafından tutuşturuldu bu ocakların. Sevgiyle, sabırla, merhametle, vicdanla, yüreklerindeki imanla tutuşturuldu. O günden sonra Şeyfin gönül yolundan geçen erenler, yüreklerini “Can Ocağında” yaktı birer birer!
Can Ocağında Pişmek; Ham gönüllerin ve karanlık bomboş yüreklerin imanla, insan sevgisiyle, Allah ve Peygamber aşkıyla beslenmesiydi.
Sabrın olgunlaşması insanın kurtuluşudur dediler. Sabır, zamanın kördüğümünü çözebilecek tek anahtardır onlar için. Sabrettiler. Kırk yıl Ocağa odun taşıdılar kucaklarında. Kırk yıl tek bir eğri odun girmedi Ocağa. Hayatın devamı müddetince Allah’tan başka hiç bir şeyin sonu yoktu onlar için. Şeyh için de Meyh içinde....
Sevmek dediler; sadece insanları değil bütün canlıları sevmek.Hatta taşı taş yüreğiyle sevmek. Cansızları dahi Allah yarattığı için sevmek. Merhametle, vicdanla sevmek. Sevmek mayası, hamurundan var edilmişti onlar için. Sevmek, insan olmayı bilmektir, sevmesini bilmeyen insanım demesini de bilmez, sevmeyi bilmeyen düşünmesini de bilemez dediler. Sevgi sonsuzluğa açılan kilitli kapının anahtarıydı. O kapının ardında ebedi bir huzur bahşedilmişti insanlığa.
Huzur! Allah’tı. Allah’a ulaşmaktı. Bu huzurun bulunduğu mekan, Peygamber Efendimizin gönlünde ki közdü. Gönüller bu köz ile yanmalı, insan bu közde bulmalıydı özünü. Huzura ulaşmanın yolu bu mekandan geçiyordu. Can Ocağında pişmenin ilk kuralıydı bu. Onlar için İslamın ve Allah’ın ilk buyruğuydu bu!
Gönül gözüyle görmek, yüreğinden düşünmek, aklı ile ölçmek tabiatı, var oluşu. Hoş görüyle beslenmek, Allah’a ulaşmaktı yolları. Züht ve takvayı sisleştirdiler can ocağının erenleri. Allah’a giden yol tekti. O yol dururken sapıp bir yerlerden dolanmak, suyu tersine akıtma gayreti kadar boş bir gayretti onlar için.
Hilafet nöbetiydi tuttukları. Gönülden gönüle o ilk “Gönül közünün sıcaklığını” geçirmek asırlar boyu insana ve insana dair ne varsa yeryüzünde.
Niyet dediler. Niyet, her işin başı. Niyet kötü ise iyi görünmüşsün, kimi kandırırsın ki kendinden başka? Niyetlerin gönül yoldaşındır. Niyetin iyi olsun yeter ki, sen yanmaya hazırsın.
Dervişler talebelerinin ruhlarında kaynayana, ocaklık ederken yanan kendileriydi. Yana yana yanmayı öğrettiler. Kim için, ne için olursa olsun bir hayatı yeşertmek her canlının yaratılış görevidir dediler. Hayatları yeşertmek için yandılar.
Bilmek inanmakla olur dediler! Akıl, yürek ve gönlün bir arada inandığı, aklın, yüreğin ve gönlün aynı anda kabul ettiği şey biliniyor demektir!
Söylediler, dilleri yüreklerinin sesi oldu. Kafir kültürlere aldanıp, kendi özümüzü kaybetmeyelim diye yollara işaretler koydular. Peygamberin askerleri oldular Asr-ı Saadet’ten sonra. Peygamber Askerlerinin gayreti, Rumeli’nin ortasında o ateş yanmalı, tüm alemi aydınlatmalıydı. İslam bu topraklarda yeşermeli, yerleşmeliydi.
Türk bedeninde, İslam Kaftanı giymiş askerler, Oguz’un efsanesini, Anadolu Topraklarına götürmeliydi. Götürdüler.
Bu Can Ocaklarıdır ki bu topraklarda yerleşmiş olan büyük bir milleti, bir bütün halinde bir ve beraber tutmak gibi kutsal bir görevi yerine getirmişlerdir. Ana Ocak yandığı yerde kalmış, suyun başını beslemiştir. Ruh köprüsünü oluşturmuştur.
Yaralı gönüllere merhem; kitap ve kalem, kılıcın imdadına yetişir ocaktan. Bu ışıklar ki ateşin harını canlı tutar.
Ahmed Yesevi, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Mevlana, Ahi Evran, Hacı Bayram-ı Veli, Pir Dede, Avşar Baba, Geyikli Baba, Somuncu Baba, Horoz Dede.... Bu erenler ki bu topraklara yeni bir yaşam, düşünüş, inanç, umut verdiler, nefes verdiler kalemleri, sözleriyle. İlay-ı Kelimetullah aşkıydı onlarınki! Bu aşkla pişirdiler aşlarını... Horasan Erenleriydi adları, Can Ocağında Pişenlerin!
Ol kadirin kudret birlen nazar kıldı,
Hurrem badeng bu dünyadın güzer kıldı,
Nazar ile kalplere etki ettiler, gönül gözü açık erenler.
Can Ocağında pişen aşın lezzeti: “inancımızla yoğrulmuş öz kültürümüzdür.”
Kendimizin olan bu kültürümüzü, nice gönül teri ve emeğiyle geliştirdiğimiz bu medeniyeti bir yana bırakarak, bilmem nerenin, bilmem kimin kalıntı değerlerini benimsemek aptallık değilse eğer soysuzluktur!
Can Ocağında Pişen Aş ( Mustafa Necati Sepetçioğlu) Dilimiz döndüğünce okuduğumuz bu değerli kitabı özetlemeye çalıştık. Ol vaktiniz olursa tavsiyemizdir okuyunuz....
admin
















































































































































































































