Cihadın Ve Niyetin Milleti
Türk toprakları… Tarihte bu ibareden daha gergin bir anlatım doğmuş değildir
Türk toprakları… Tarihte bu ibareden daha gergin bir anlatım doğmuş değildir. Tarihin akışı içinde algılanması burukluk getiren tek şey Türk topraklarıdır.
Ülkem her bakımdan, her yönüyle tahribata maruz bırakılmışken, insanlarım ancak şahsiyetlerinin iflâsını kabullendiklerinde mükâfatlandırılırken meleklerin cinsiyetini münakaşa eden muharrir derekesine düşmek istemiyorum. Burada veya başka bir yerde yazdıklarım sadece kısa, orta, uzun vadelerden biri için değil, vadelerden hepsinin hürmeti hesabına geçerli olmalı. Şunun sarahaten şuurundayım ki, ülkem varsa ve fakat vatanım yoksa insanlarım var ve fakat milletim yoksa beyhude yaşamış olurum. Şunu katiyetle biliyorum ki, her insan adına ölçünün doğması için o insanın neyin nesi olduğunun âyan olması, âyan beyan olması şarttır.
Haberlerin veriliş tarzına dikkat edin: Çatışmalarda ölenlerin evlerine ateş düştüğü söyleniyor. Neyin millete düştüğü ise gizleniyor. Ölenin “medeni hali” mutlaka belirtiliyor. Yani her iki taraftan da ölenlerin milletleri uğruna ölmüş olmadıkları gizlice itiraf ediliyor. Her iki taraf da medeniyet uğruna, batılıların banka hesapları uğruna öldürülüyor. Medeniyet canavarının semirmesi için her iki taraf da katlediliyor, cinayete kurban gidiyor. Üstelik kimin öleceği piyango usulüyle tespit ediliyor. Bize piyangodan birilerine bir şey çıktığını söylüyorlar; ama düzenleyiciler çekiliş torbasına önceden sadece onların isimlerini koyduklarını söylemiyorlar. Tarihi yaşamamızla tarihi bilmemiz birbiriyle örtüşmüyor. Çektiğimiz acılarla tarihi yaşıyor, tarihi anlatılanların düzenleyicilerin marifeti oluşuna aldırmaksızın biliyoruz.
Dün denebilecek bir geçmişte, XX. Hıristiyan yüzyılı sonlarında yaşanılan bir 10 günün içinde SSCB haritadan silindi. Hayatı dünyanın aldığı şekil sebebiyle renklenen kimseler bakımından çarpıcı bir hadiseydi bu. Başka bir dünya beklentisi fiilen ortadan kalkmıştı. Batı medeniyetinin akıbetini sanayi inkılabıyla kaynaştıranlar barbarlıktan ancak sosyalizm vasıtasıyla salim kalabileceklerini düşünüyordu. Bilimin zaferi sayesinde inşa edilmiş başka bir dünya özlemi pozitivizmin büyüsüne kapılarak haşyet ilmini kaybetmiş kimseler nazarında çok büyük bir yeri ve belki de en büyük yeri işgal ediyordu. İşte bu minval üzere gösterilen sebepler yüzünden Avrupa terbiyesi almış insanları tarihin sonunun geldiğine inandırma imkânı doğduğu sanrısı yaşandı. Oysa aynı insanlar hatırlamalıydı ki, SSCB nâm ülke aynı yüzyılın başlarında çok uluslu Çarlık düşmanı güçlerin muvafakatiyle başka bir 10 günde tesis, giderek icat edilmişti.
ABD’nin ulusal çıkarları hesabına insanlar niçin tarihin sonunun geldiğine inandırılamadı? Niçin aynı hesaba ne medeniyetler çatışmasını, ne de medeniyetler uzlaşması sığdırabilmek mümkün olabilmiştir? Zihinleri felç eden şeyin Türklük vakıasını marginal duruma düşürerek dünya ahvaline bir izah getirme işgüzarlığı olduğunu anlamamız lâzım. Hem bir vatanın var olup olmadığı, hem de bir milletin varlığının neye tekabül ettiği hususunda Türkler bir anlama metodunu iflâsa sürüklemiştir. Getirilmek istendiği halde tarihin sonu gelmedi. Çünkü tarih kendinden kurtulmak istiyorsa önce Türk’ten kurtulmalıydı. Ne zaman haritada Türk toprakları işaret edilemez duruma gelinirse o zaman medeniyetin canavar olmadığı ispat edilmiş olacaktı.
Türk toprakları… Tarihte bu ibareden daha gergin bir anlatım doğmuş değildir. Tarihin akışı içinde algılanması burukluk getiren tek şey Türk topraklarıdır. Bir çağda bazı topraklar Türklerin hakimiyetine girmemiş olsaydı hayatta iktidar ve millet eytişimi diye bir husus yer almayacaktı. Eğer modernlikteki mutlakıyet insanlığın önüne yürünecek yol olarak ya Amerikan hayat tarzını veya hangi türden olursa olsun sosyalizmi koyduğu bir kaziye-i muhkeme değerine kavuşmuş olaydı sonu gelen şeyin tarih olduğu fikrine kimselerin itiraz edecek hali yoktu. Eğer gerçekte tarih dedikleri aydınlanma vakıasının bir yerinde; içinde, dışında, sağında, solunda, önünde, arkasında, üstünde, altında, ortasında, kıyısında cereyan eden vukuata dair idiyse onun canlandığı gibi cansız kalması da anlaşılabilecekti. Oysa hakiki anlamıyla tarih adı verilen tetkik sahası Kur’an nâzil olmadan önce ve Kur’an nâzil olduktan sonra Müslümanların başına neler geldiğine dairdir. Tarihi dikkate değer kılma gücüne ne SSCB’nin varlığı, ne de yokluğu sahiptir. Tarih o kadar Türkler sebebiyle dikkate değerdir ki, Türkleri muhatap almak istemeyenler Almanları icat etmiştir. Bana inanmazsanız doğrusunu Hegel’den öğrenin.
Bilgiye olan açlık bizi dünya haritasının hangi zamanda, niçin şöyle değil de böyle şekil aldığı merakına sevk edecektir. Açlığımızı gidermek uğruna zehirlenebiliriz. Açlığımızı gidermemiz sıhhat bulmamıza da vesile olabilir. Müslümanların başına neler gelmiş? Bundan kime ne? Eğer İslâm’ı tanımak ancak kitaplarda mümkünse, Müslümanlar mezarlarında ancak nefes alabiliyorsa yapılacak iş kalmamıştır. Kendimize iş arıyorsak İslâm’ı kitaplardan taşra çıkarmamıza elverecek faaliyetin mezarlarında nefes alanların neşrettiklerinden istifade yolunda kazanılacağını anlamalıyız.
İsmet ÖZEL, 8 Nisan 2016 - İSTİKLAL MARŞI DERNEĞİ
admin















































































































































































































