Türkiye
Giriş Tarihi : 21-10-2012 13:39   Güncelleme : 21-10-2012 13:39

Gitmemeyi başarmakla kahraman olunuyor

Bu bir sahicilik sorunudur. Sahicilik olmadan asıl olana nüfuz edemiyorsunuz. Bu benim değil aslında anlamayı ve bir şeyin içinden geçmeyi esas almış herkesin temel sorunu.

Gitmemeyi başarmakla kahraman olunuyor
Şule Gürbüz uzun bir sessizliğin ardından önce öykü kitabı ‘’ Zamanın Farkında’’ ile sonra da ‘Kambur’un yeni baskısıyla okurlarıyla buluştu.
Kuvvetli yazarlara mahsus açıklıkta bir dünya derdine ve ifade gücüne sahip olan Gürbüz edebiyatımıza yeni ve umutlu bir ışık getiriyor. Onun tabiriyle bir kıyamet alameti olarak ‘’ eline kalem alanın yazdığı’’ bir dünyada, bir sanatkâr inceliği ve temeli sağlam atılmış estetiğe pek rastlamamakla malul olduğumuzdan hemen kapısını çaldık.  Aynı zamanda usta bir saray saati tamircisi olan Şule Gürbüz ile atölyesinde, saatlerin arasında zamanı unutarak hem kitabını hem hayat görüşünü konuştuk.
 
 
GİTMEMEYİ BAŞARMAKLA KAHRAMAN OLUNUYOR…
 
Sanat ve insan ilişkisi üzerine başlamak isterim. Sanatın sizin için gündelik hayattaki egemen tanımının çok ötesinde bir manası var. Sizin kahramanlarınız kendilerini sanatla bulan, varoluşlarını orada duyan yaşamları sürdürüyorlar. Üstelik bunu gündelik hayatın dışında kalmak pahasına yapabiliyorlar. Bence konuşmaya buradan başlamalıyız.
Bu bir sahicilik sorunudur. Sahicilik olmadan asıl olana nüfuz edemiyorsunuz. Bu benim değil aslında anlamayı ve bir şeyin içinden geçmeyi esas almış herkesin temel sorunu.
 
Size göre daha sanatı öğrenirken başlayan bir arayış bu. Sanatı öğrenmek ve öğretmenin sorumluluğu üzerine düşünüyorsunuz.
Aslında nasıl insan yetiştirmek mümkün değilse, sanatçı yetiştirmek de mümkün değildir. İnsan olur; bir şekilde, kendiliğinden olur. Sizin planlamadığınız, arzu etmediğiniz bir sürü şey bir araya gelir, olur. Mesela sizin böyle olmanız için gayret gösteren bir çevreniz olmamıştır. Benim de olmadı.
 
Bilakis olmamamız için uğraşılır.
Tabi. Hatta ben diyebilirim ki, bir şey olması için, onun olmamasını isteyen bir aksi kutba ihtiyaç vardır. Yani bale kursuna gönderilen kız balerin olmaz.  Dolayısıyla ben insan olmanın da, sanatçı yetiştirmenin de pek olanaklı şeyler olmadığını düşünüyorum. Sanatçı derken tabii burada, tüyleri diken diken eden başka bir insan olmaktan söz ediyorum. Yoksa belirli seviyedeki bir entelektüel, bir müzisyen, keman sanatçısı olur da şöyle revnaklı, bet beniz gitmiş, taşkın ve hayal dolu, içinde büyülenip kalınan besteler yapan birisi olmaz. Yani bir Tamburi Cemil Bey yetiştiremezsiniz de, koroya bir tamburiyi yetiştirirsiniz. Çok iyi bir edebiyatçı yetiştiremezsiniz de okuryazar bir şeylerden anlayan birileri çıkabilir. Ama benim yetişmekten ve sanatçıdan kastım öteki gibi bir şeydir. O zaten başka bir türlü bir mayadır. İnsan nasıl olduğunu anlamaz bile. Fakat biz hiçbir türlü yetiştirilememiş insan sıkıntısı yaşıyoruz. Doğru düzgün işin aslından haberdar insan bulamıyoruz. Bu elbette önemsenmesi gereken bir sıkıntı, belki batıyla aramızdaki en temel fark da bu
 
Ben bu konuda orada da durumun çok parlak olmadığını düşünüyorum
Parlak şey yok da, orta halli, her şeyin ortasında dik duran minare gibi yetişmiş bir insan ve  sanata öğrenilmiş bir yakınlık var. Gerçi bu da belki tiksindirecek bir şey olabilir. İnsan Avrupa’ya gidince de oradan nefret ediyor. Ben ilk İngiltere’ye gittiğimde tren kondüktörünü saçı uzun ve küpeli gördüğümde şaşırmıştım. Burada ancak kimler küpe takıyordu o zaman. Şimdi de burada aynısı. Berber çıraklarının kulakları küpeli. Anlıyorsunuz ki bir şey tabana yayılınca aslında anlamını yitiriyor. Bunda anlam aramak da ayrı ayıp gerçi ama.Özel ve yüksek sanatların avama değil havasa, havasu’l havasa olduğunu bilmek gerekir. Yani hem Abdülhalim Ağa’nın Bayati araban eserini seslendireyim hem de Bostancı Gösteri Merkezi yıkılsın dememek lazım.
 
Hem o büyük sanatkârların ortaya çıkışını metafizik bir durummuş gibi anlatıyorsunuz ama bir yandan da insanın azına razı olmasına kızıyorsunuz. Vasata fit olmaya karşı da bir öfke var hikâyenizde…
Vasata razı olanın neden ona razı olduğuna iyi bakmak gerektiğini düşünüyorum. O vasata razı olmak zorunda birisi midir, yoksa gerçekten de söz konusu olan bir olanağın harcanması mıdır? Aslında ben insan yapabilecek olsa duramaz diye düşünüyorum. Derin bir ufuk var ama oradan da bu çıkıyor diye bir şey bence olmaz. Ama rahat aramak, rahat yaşamayı sevmek, fazla didinmemek, hırpalanmayı, paralanmayı, mahrum bir yaşantıyı istememek insanın yazıklanacak bir Hali. Sanatı önemseyenin kendi kendiyle olan o büyülenme halinden dışarısını aslında güzel bulamaması vardır. Sanat derken dünyayı olağandan fazla ve derin görme ve kavrama, agâh olma halinden bahsediyorum. Sanat bunun ancak devamı ve ya neticesidir. İnsanı olduracağın kendinden ötesi olmadığını anlamasıyla bir çeşit içe kapanmayı eşsiz bir lezzet bulması vardır. Bu yolda ne olunacağının size görünmesi, hani gerçek bir müminin öteki tarafı hayal edince buradaki her şey onun gözünde kıymetsiz olur ya, işte biraz böyle. İnsan sanatı, farkına varışı, anlamayı ve bunların yoluyla elde edeceklerini bir hayal edince diğer her şey ona çok kıymetsiz geliyor. Niye Tanpınar yapayalnız yaşadı, niye Haşim yapayalnız yaşadı, niye Yahya Kemal yapayalnız yaşadı, niye Tamburi Cemil öyle sonradan hani psikiyatri ilmini benim gözümde sıfıra indirerek  Mesut Cemil’in başını bile okşamadı ama Mesut Cemil de çok şen bir adam çıktı. Hani baban şöyle yapmazsa böyle oluyordu, nevrotik oluyordun, histerik oluyordun, bu adam niye olmadı? O evin içinde, o cinnet veren tınıların içerisinde? Böyle bir dünyada yaşayınca böyle sesler çıkarabilmek imkânı var. Siz bu dünyanın içinde olmaya razı mısınız, bunu güzel ve anlamlı buluyor musunuz, bunda kalacak gücünüz, kuvvetiniz var mı? Yani belki vasatla, büyüleyici, bambaşka bir eseri birbirinden ayıran noktalar bunlar. Vasata razı olan da işte böyle tınlayamıyor. Biz olağanüstü şeyleri buna razı olmayanlar sayesinde öğrendik. O sesler öyle çıktı, o yazılar öyle yazıldı. Her şey bir arada olmuyor .Her şeyi ile dünyaya yapışandan çok dünyevi sesler ve sözler çıkıyor. Aslında sanat dünyevi değildir. Dünyada gözü olanın burada ayağının olmaması gerekir. Sanat edebiyat, şiir dünyaya yaklaştıkça, herkese yedirilmeye çalışıldıkça devir değişti, tavuklar yumurtalar bozuldu sözü manasızlaşıyor. Herkese yedirilmeye çalışılan her şey bozulur. Dolayısıyla insanlar ancak böyle bir dehlizin içine girdiklerinde ve orada sırf kendilerinden kaynaklanan, eğer ki bir cevher varsa, o şeyi bulurlar. Bunu göze alıyorlar mı? Alınca büyük bir şey çıkabiliyor da, çıkmıyor da, ama çıkarsa ancak böyle çıkıyor. Başka türlüsü de mümkün değil. Benim vasatlık, yetişmek falan derken baktığım yer bu. Yoksa senfoni orkestraya obuacı yetişmiş olabilir ,bunlar benim yetişme sınıfına soktuğum şeyler değil. Hatta bunlardan kaçıyoruz.
 
Büyülü şeylerden söz ediyorsunuz…
Evet. Ben kendim de öyle olmak istedim. Yoksa vasat için kalem oynatmaya utanırım. Ramuz –ül Ehadis’te kıyamet alameti olarak’ ’Eline kalem alan kitap yazacak.’ ’diyor. Hal bu hal.
 
Kitaptaki karakterler adeta Kartezyen bir yöntemle kendilerini emin oldukları o son noktaya kadar dağıtan, parçalayan, açıp kendi içlerine bakan insanlar. Böyle bir insan tahayyülünüz var yazdıklarınızda.
Yaşamak da başka nedir ki? Şimdi ben ölmemek olsa, ölmeye üzülürdüm. Yaşamak da madem buraya geldik nasılsa her türlü yaşanacak, o halde bari şöyle aça aça yaşa, niye geldiğini anla. Herşeyi de orda öğrenme biraz da bilerek, anlamış ve yapmış olarak git.
 
Burada uçurumun kıyısına gelinen zaman ‘gençlik’ öyle değil mi? Zaten depremler içinde sarsılan bir ruh sanatla sahici bir kavrayışla karşılaşınca, işte o dağılma başlıyor. O yüzden zannediyorum gençlik dönemine ayrı bir ehemmiyet veriyorsunuz. Zira insan teslim olacaksa da, olmayacaksa da orada belli oluyor.
Evet, tam olarak öyle. Mesela dikkatinizi çekmiştir, sanki kitap okumak, müzik dinlemek gençlik döneminde oluşan bir ergenlik sivilcesi gibidir de devir geçince oda  hemen geçiverir. ‘O o zamandı’ der, ‘ben de üniversitedeyken okurdum’ der, ‘ ben de dinlerdim’ der ve hayata adapte olmak başlar başlamaz bunlar biter. Hayata adapte olmamak lazım, hayat adapte olunacak bir şey değil. Bu hal devam ederse ancak bir şey olunabilir. En azından bir aklı eren olunur. Bir şey ortaya koymaz ama iyi müzik dinleyen de çalan kadar kıymetlidir benim gözümde. İyi kitap okuyan da yazan seviyesindedir. Önemsenmeyecek bir şey değil. Ama dediğim gibi o istikamet çok çabuk kırılıyor.
 
Sadece duygusal bir durumdan değil sanıyorum, bir meşakkatten de kaçtığı için…
Tabi.  Sırf böyle duyguyla, sırf böyle heyheyle olacak şeyler değil. Mesela Pierre Fournier diye bir çellist var. Beethoven’in o müthiş eserleriyle diyelim ki, hemhal olacak gücü bulmak için, o sazından çıkan korkutucu sesleri, o sazı hep o üst seviyede çalabilmek ve hep böyle olabilmek için bir kariyer demeyelim de bir oluş süreci içinde 80 yaşına kadar devam etmesi için sadece duyarlı olması yeter miydi? Yetmez. Sadece iyi bir müzisyen olması, çok çalışması da yetmez. Kendi içinde dengeli, kontrollü çok başka türlü bir varlık olması lazım. O seslere dayanabilmek için, kendine ve o hayata dayanabilmek için öyle olması gerekir. Bu o yüzden o rütbe virtüöz de çok az. Beşi, onu geçmez. Ama binlerce çellist var. Neticede bu her şeyde böyle. Okumak sadece duygusal ve paralanarak okumak anlamına gelirse, insanı helak eder ve geri çektirir. Hani bizim olmasını istediğimiz böyle bir şey değil. Güçlenerek, anlayarak, farkına vararak ama kendi yaralarını da sarararak çok başka bir şeye dönüşerek okumak. Öyle olursa zaten devam edebiliyor. Onu yapabilecek güç de demek ki az insanda var.
 
Dünyanın yaşanır bir hale gelmesi belki de o kavrayışın çoğalmasıyla mümkün olacak…
Valla dünya demek ki yaşanır bir yer değil ki, bir türlü yaşanır bir yer haline gelmiyor. Dünya belki de yaşanabilsin diye değil zaten de açıkça zikredildiği gibi içinde kıyamete kadar debelenilsin diye kurulmuş. Niye debelendiğini az çok anlamak ve bunu bile güzel bularak güzel yapabilen az da olsa var. Dünyada görülecek ve sergilenilecek daha güzel ve derin bir şey de yok.
 
Belki de..Peki dine bakışınızda da sanata yaklaşımınıza benzer bir hal görüyorum. Orada da tıpkı insanın ilhamı hak ettiği gibi duyamaması gibi dinle olması gereken ilişkiyi kuramayışını anlatıyorsunuz.
İnsan neticede çok sınırlı bir şey. Kendisine umman dememesi lazım; dese dese, havuz diyebilir. Kiri, durgunluğu, dışardan gelen kıpırtıları kendi hareketi sayması, içine düşeni atamaması ile. Yüzebilir, birkaç kulaç atabilir ama gider kafasını vurur. İnsanın kul olmayı küçümsememesi gerek. Sonuçta, bir şeyin içerisinde çok kalamıyor, içine girdiği şey olamıyor. İnsan diyelim ki dört rekâtlık bir namazda bile namaz kıldığı yerde değildir. Ya zihnen  yan odaya gider, ya aklına bir şey takılır. Beş altı dakika için bile orada duramaz. Orası onun belki de gideceği son yer olmasına rağmen seccadesi ona dar gelir. İnsan böyle bir şey, meğerki çok kederli çok muhtaç olsun, o zaman da oradan kalkmaz. Ama azıcık paçasını doğrultsun yine başlar gezinmeye. Dolayısıyla bunu vahlanacak bir şey değil de olan bir hal olarak görüyorum. Bunu değiştirmeye çalışmak çok sahici bir şey olmaz. O yüzden tasavvuf ve tarikatlar insana talip değiller. Şeyhin verdiği virdleri gece yarılarına kadar okumak, belli adetlerde bunları yapmak, dizlerinin üzerine yirmi kez vurarak bedevi topuna dönmek vs. Keşke oluş bunlarla olsaydı da yirmi değil kırk kere kakılsaydık dizimizin üzerine,keşke onları okumakla hakikaten o olunabilseydi. Kendine, kaderine, rızkına razı, yaşantısına razı olmak yani bir Hz. İbrahim evvahlığında bir anlamda silikliğinde yaşamak, gerçek anlamda ibadetle meşgul olup bunu da çok önemsemeden yapmak, halis bir iman sahibi olabilmek çok zor. Yaşarken sadece ne olduğu da olacağı da belli olmayan bir insan olmaya razı olabilmek hepsinden zor.O yüzden zorluğu sebebiyle kimse bunlar talip değil ,zikire, tesbihata,ziyadeciliğe …talip çok. Çünkü ruh kıpırdamadan ,mesafe almadan bir hayalle oyalanıyor. Hayalsiz gayret ve sahici bir neşe çok zor.
 
Peki, kimler için bu incelikler?
İncelik her ana, her saate hitap edemez. Bir an gelir sizi çok uzak bir mesafeye atar. Bizler her an kavrayışla dolu değiliz ama çarptığı bir an bizi kilometrelerce uzağa atar. İnsan bir oluşta, her an aynı değil. Dolayısıyla bunu yakalayabilmek, bunun değdiği yerde olabilmek, onu anlayabilecek kavrayabilecek bir durumda olmaz her günün işi değildir. Bir sabah bir an için durup da bugünün de her günkü gibi bir sabah olduğunu anlamak büyük bir fark ediştir. Işığı,renkleri,havayı ,herşeyi kokuları ile  almak, kendi adımlarının sesiyle, bakışının keskinliği ile bir yol yürüdüğünü ,baktığını ve bakıldığını anlamak , bir yerde olduğunu sahiden duyumsamak,  herhalde yaşıyorum ve bu benim diyebilmek, bir seziştir aslında. Bunu sezdiğiniz an işte din budur tam anlamıyla. Bu az azlar, anlık olan şeyler insanda birikiyor. Bunlar bir şey oluşturuyorlar. İnsan bunların nasıl biriktiğini anlamıyor bile. Kendine bakınca görüyor.
 
Ben bu kavrayamayışın suçunu şimdiki zamana atmaya eğilimliyim. Ama siz öyle değilsiniz. Geçmiş zamanlarda da aynı sakilliği görüyorsunuz. Bu hali bir genel durum olarak kabulleniyorsunuz. Hatta bu o kadar öyle ki, bir öykünüzde sadece burada değil öbür dünyada da aynı sathiliğin süreceğinden endişe eden bir karakteriniz var.
Ben öyle düşünüyorum. Neticede insan sabit. Bugün hiyerogliflere bakan da, çivi yazılarını okuyan da, en eski metinleri okuyan da bunların eskiliğini algılamıyor. Biz bizden çok önceden yaşamış insanları da az çok tahlil edecek bir talihteyiz. Bu devirden şikayet ederken şöyle bir geçmişe de bakmak lazım. Bin yıl önce yaşayan insan böyle bir şansı olmadığı için şimdiyi belki başka türlü hayal ediyordu. Biz bu anlamda bir lükse sahibiz, doğru kullanmak gerekiyor. Baktığımızda, çivi yazısına, mağara yazısına, kutsal metinlere, klasik felsefi metinlere, çok eski şiirlere, divan edebiyatına, en eski musikiye, insanın sorunları, yaşadıkları, darlığı, varabildiği, farkına vardığı, varamadığı, dehası, aynıdır. Yani deha bile müteal bir şey değil. Neticede bu dünyaya ait bir şey. Mozart bize göre deha, yaşayan insanın dehası. Fakat şikayet hep aynı. Asrı saadet dönemindeki Müslüman da Müslümanların halinden şikayet ediyor. Heine’de insanlar ne hale geldi diyor, Sokrates de… O da yakınıyor, bu da yakınıyor. Her devrin bahanesi farklıdır. Her devrin illeti farklıdır. Eskiden açlıksa şimdi tokluk olabilir. Eskiden mahrumiyetti şimdi çokluk.  Görebilecek olan için aynı şeydir. İnsan kendi derdini üretir,
onun çilesini çeker.İnsan bu zaman tünelinde bir şekilde aynı varlık olarak geçiyor. Biz bizden çok öncekilerden çok farklı değiliz. Kendi devrimizin dertlerinden yaka silkmekte haklıyız, bunları azaltmaya çalışmakta soylu bir taraf var ama bir yandan da şöyle gülümseyip geçilecek bir hal de var.
 
Aynı derdin sürekliliğini kabul edince nostalji de sahici bir duygu olmaktan çıkıyor. Doğru mu anlıyorum, fakat mesela Heine’de şikâyet ediyordu ama Heine’yi çıkarabilmiş bir zaman diliminde yaşıyordu. Tanpınar da çok üzülüyordu ama Tanpınar’ın olabileceği bir iklimde vardı. Bugünkü durum sanki bunların hepsinden daha tahripkârmış gibi geliyor bana
Şu var ki Tanpınar da kendi döneminde çok silik biriydi. Adı sanı yoktu. Başkalarının yazdıklarını anlayabildiği için onların yanında bir yeri vardı. Şüphesiz ki,  bizim bugün onu algılayışımızdan çok farklı bir Tanpınar algısı vardı. Aslında gerçek şeyler de böyledir. Buna karşın Tanpınar döneminde yaşamış ve adı sanı çokça anılan bazı yazarları ancak edebiyat tarihçileri bilir ya da Resimli Ay dergisinde, orada, burada görürüz. Önemli olan da gerçekten bir şey olup da zamanın süzgecinden geçildiğinde geriye kalanlardan oluyor. O anlamda o zamanın bu zamandan çok da farkı yok. Şimdi de asıl sözü edilen pek çok şey geriye bir tebessümden başka bir şey bırakmayacak. Önemli olan bizim hangisine talip olduğumuzdur. Biz tabii şimdi geçmişin süzülmüş en iyileri ile bir aradayız. Yani kendi edebiyatımızdan bahsedecek olursak, divan edebiyatının şairleri, Haşimler, Tanpınarlar, Refik Halitler, Abdülhak Şinasiler, Peyami Safalar bunlar zamanın içinden bize geçen elimizde kalan kıymetler. Tabii insan onların kaybına üzülüyor ama yaşamış olmalarına da seviniyor. Şu andaki de daha sonrakilerin mutluluğu olacaktır. Şüphesiz o devrin insanları da kendi devrilerinden yanıp yakınıyordu. Tanpınar kendi halinden memnun muydu, Refik Halit sürgünlerde perişanken mutluluktan uçuyor muydu,  her şeye rağmen çok kıskanılan ve büyük sefa sürdüğü düşünülen Yahya Kemal bir odanın içinde, bavullarının içerisinden onu bunu bumburuşuk çıkarırken pek mi sefalıydı? Tamam, tuzuna bakacağım deyip 48 köfteyi yiyordu ama eskiler böylesine ‘’Et değil dert’ ’derler. Değildi tabi ki ama kendi hallerinin, yaşamlarının, devirlerinin iyisi olmaya çalışıyorlardı. Bunu yapabildikleri için de ne mutlu onlara. Keşke biz de onlar kadar perişan olsak da onlar gibi olabilsek.
 
Sıkıntı ve huzursuzluk farkında insanın mütemmimi. Sizin karakterleriniz de hep sıkıntının kıyısında dolaşıyorlar. Ama o halin neticesinde hayatı bırakmıyorlar da bunun üzerine gidiyorlar.
Ben herkesin bulunduğu yerde yapabileceği bir şey olduğuna inanan birisiyim. İnsanı roman ya da hikâye karakteri yapan da budur. Gitmemeyi başarmakla kahraman olunuyor aslında. Hayat orada olmaya tahammül etmektir. Bunun içerinde insana ölmek hissi de gelir, her şey de gelir. Ama bu zaten yaşamanın kendisidir. Bulunduğun yerde durabilmek insanları kıymetli yapıyor. Herkes kendisinin niçin ekildiğinin anlamını o ekildiği yerde durarak bulabiliyor.
 
Öykülerin içinde kahramanların yaşlarını özel bir önem verdiğinizi hikâyenin seyriyle kahramanların yaş alışlarını bağıntılı anlattığınızı görüyorum. Zaman insan ilişkisi üzerine ne düşünüyorsunuz?
Şu an yaşayan herkes zamanın içerisindedir. Sizin zamanın neresinde olduğunuz ve neresinde olanları kıymettar bulduğunuzla önemlidir. Zamanın içinde olmaya herkes içindedir,ama ne kadar farkındadır? Hikâyelerin derdi herkesin kendi zamanın farkında olmasını anlatıyor.
 
Peki, orta insan diye tanımladıklarınızı soracağım. Onların kavrayamadan yaşamalarına, sınırlı anlayışlarına hem kızıyor, küçümsüyorsunuz hem de bazen ona anlayışsızlığından doğan bir mutluluk atfediyorsunuz. Mutlu mudur böyle insan?
Aslında kimse mutlu değildir. Mesela hikâyelerde orta insanı küçümseyen diyelim müzik hocası var ama o müzik hocasını daha çok küçümsüyor. Müzik hocasının hiddeti buna. Orta haliyle ortalara geçişine kızıyor. Dünyada insan ne olursa olsun, ne kadar çok anlarsa farkına varırsa mutsuzluğu değil mutluluğu artar diyenlerdenim. Bilmenin hep ıstırap olduğunu söylerler. Ben öyle düşünmüyorum. İnsan ne kadar anlamazsa derdi o kadar büyüktür. Çünkü derdinin ne olduğunu, neresinde duracağını bilemez. Bilememek her zaman büyük bir ıstıraptır. Bir kaostur her şeyden evvel. Dolayısıyla anlamak, bilmek zaman zaman farklı kederler verse de öyle de bir derinliği ve genişliği vardır ki vasatın ya da bilmeyenin tadına varabileceği şeyler değildir bunlar. Ben kitapta da, şahsi hayatımda da ortayı mutlu sayan değilim. Ama ortanın böyle tuhaf bir koyunsu kendinden memnuniyeti vardır, böyle bir yemlenişi vardır, o hali ile hafiften istihza ile evet bahsediyorum. Ama hayatın özü de bir yerde biber kızartmaktır. Dünya belki de onlar sayesinde devam eder. Biz bilmeden bu gidişata bir şey diyemeyiz. İnsan nasıl fareye, hamam böceğine kızıyor ama onların ne olduğunu bilmiyor. Her hayvan çıta olamaz, panda, puma olamaz. Koyun da koyunluluğu ile fevkaladedir. Ağaçkakan fevkaladedir, gümüşbalığı zaten  fevkaladedir, 11. kattaki yazlığında biber kızartan kadın da kendi içinde fevkaladedir. Ama bakıp tebessüm edilmeyecek gibi de değildir. Onu fark edecek durumda olansa kendi fevkaladeliğini fark edecek birilerinin olmasına muhtaçtır aslında. Bu bir küçümseyerek bakmak değil tebessümdür.
 
Öykü dilinizde nesirden ziyade şiire benzeyen sezgiye seslenen bir taraf var. Üsluptan, şekilden değil bu durum ilhamın izi var.
Bu biraz her şeye rağmen dilin sınırlığından ve sezginin sonsuzluğundan. Şiirin olanakları düz yazıya göre çok daha geniş. Belki ben de o şekil bir yazmayla olanakları daha çok açtım. Belki yazarken ne yazacağımı daha çok bilerek masaya oturduğum zamanlar var mesela bir de böyle tamamen karanlık bir dehlizin içinde kaybolduğum zamanlar var. Sonra o bittikten sonra çıktığım ve arkama çekilip kendimi ter içinde bulduğum bazı sabahları hatırlıyorum. Yazdıklarıma bakıp da, hem çok tanıdık, hem böyle sanki suyum çıkmış ve bendeki her şeyi almış, orada durmuş olduğunu gördüğüm bölümler var. Onların noktasına virgülüne dokunmadım. O bölümleri bir daha yaz desen, yazamam. Düzelt desen düzetemem. Bu kitapta öyle bölümler oldu.  Nasıl yazdığımı hatırlıyorum ama oralar çok daha serbest yerlerdi.
 
Kitap köksüzlük ve oburluk karşısında bir yükseğin arayışını anlatıyor. Bayağılığın her türlüsü ile derdiniz var. Adeta haddeden geçmeyen hiçbir şeyle halleşemiyorsunuz. Rafine olmayanın varlığından acı duyuyor hatta kızıyorsunuz. Kibirli insandan, mesnetsiz özgüvenden, inceliği olmayan her şeyden nefret ediyorsunuz. Beşeri olmadığını bile söyleyebileceğim bir tevazu beklentisi içindesiniz. Sizin insana bakışınıza en aykırı olanlar kendilerinin ve başkasının acısını üstlenmeyenler yanılmıyorsam. Kitabı okurken bir sürü şey görsek de bu dertler gelip böyle bazı yerlerde toplanıyor. Bunlar ara toplam aldıkça karşımıza çıkan dertler.
Ben sanattan ziyade felsefeye, düşünmeye daha yakın biriyim yapı olarak. O yüzden beni kederlendiren, kederimi artıran, düşündüren şeylere hep bir yakınlık duydum. Okurken edebiyat lezzeti aldığım metinler olmakla beraber ben kendim yazarken  her cümlesinde bir şey söylemek istedim. Hiç boş geçmek istemedim. Ben şu kitapta ben de olan her şeyi vermek istedim. Bir durumu hikâye etmekten ziyade bir düşünceyi, kendi içinde taşıyan, beynimi eriten, kafatasımı çatlatan şeylere açtım. Ve gerçekten aç olan bir insan iyi sofra kurmayı da bilmeli aslında. Sırf aç olmakla yetmiyor, doyurmayı bilmek de gerekiyor. Öyle yapabilmek istedim. Şu cümle de lüzumsuz denilebilecek bir yeri olmasın istedim. Kendi açlığım başkasına tokluk olsun isterim.
 
Başar Başaran 26 Kasım 2011 tarihli Birgün gazetesinde yayınlanan söyleşidir. 
adminadmin