Şöyle bir bilmece vardır:
“Dünyada herkesin ihtiyacı olduğu halde kimsenin almadığı şey nedir?”
“Mademki ihtiyacımız var neden almayalım ki” diye düşünebilirsiniz.
Almıyoruz, demek ki ona ihtiyacımız olduğunun farkında değiliz.
Bu bilmecenin cevabı “öğüt”müş. Herkesin nasihatle verilen derslere, ibretlere ihtiyacı vardır. Ama birisine bir öğüt vermeye durun, hemen sizden soğumaya başlar.
Yahut yüz çevirir ve alakayı koparır. Hiç bir şey yapamazsa sadece sizi dinliyormuş gibi yapar. Ama yine de bildiğini okur!
Bu, pek çok kez tecrübeyle ispatlanmıştır.
Bu yüzden arif ve bilge insanlar pek de öğüt verme taraftarı değildirler.
Mesela derler ki: “Sözü kısa tut! Zira sözün çoğu ahmağa (veya eşeğe) söylenir.”
Özü Eskitmek
Şöyle denir: Sık sık nasihat verenler, aslında o nasihat kendisine tatbik edilse uymayacak olanlardır. Zira eksikliğini çektiği şeyi eksikliğini gördüğü insanda görmek ister. Fakat kendi eksikliğinden bî-haberdir.
Mevlana “bir fili suya götürdüler. Fil, kendi aksini suda görünce başka bir fil var zannetti ve korkup kaçtı. Olmadı onu fili suya yanaştıramadılar. Aynen bunun gibi insan da eğer kendi aksini göreydi, kimseye nasihat, akıl verecek durumda kalmazdı. Kendisiyle uğraşmaktan başkalarını ölçüp biçecek zamanı olmazdı” diyor.
Çok nasihat verenlerin, çok nasihate ihtiyacı vardır.
İnsan, bilhassa çocuğuna sürekli nasihat vererek yüzünü eskitir. Yüzünü eskiten bir müddet sonra sözünü eskitir. Sözünü eskiten bir müddet sonra özünü eskitir.
Özünü eskiten insan da artık kendisinden kaçılan insan olmaya başlar.
İster anne ol, isterse baba. Eğer sürekli nasihat verme, akıl verme, eleştirme yollarına başvuruyorsan, sen de mevcut olan her değeri eskitiyorsun demektir.
Sonra da sorarsın. “çocuğum niye benden kaçıyor?” diye. Senden kaçıyor çünkü bu halinle onu kaçırıyorsun.
Bir yerlere kaçanlar, biz o bir yerlerde değilsek bizden de kaçıyorlar demektir.
Kendisine kaçılan olmaktansa, kendisinden kaçılan olmayı insan niye seçer? Yaptığı yanlışı doğru bildiğinden...
Görünmemek
Bazen görünmemeyi tercih etmek görünmekten çok daha etkilidir.
Varlığımızın bilinmesi, ama cismimizin görünmemesi görmesi gerekenlere güven verir.
Kendimizi hissettirdikçe, ağırlığımızın karşımızdakini ezdiğini fark etmeyiz.
Korkularımız aslında sevdiklerimizin kurtarıcıları değil, dehşetli düşmanları olmaya başlar.
Severek boğup öldürenler, kınayarak ezip geçenlerden az değildir.
Nasihat, sevdiğimize yönelttiğimiz ve yönelttikçe de iyilik yaptığımızı zannettiğimiz gülü solmuş bir dikendir.
Gülün kahrı için dikene katlanılır ama hiç kimse gülü alınmış dikene de hatır gözüyle bakmaz!
Nasihate gerek duymayan bir hayatı yaşıyorsak, etrafımızdakilere en büyük nasihati veriyoruz demektir.
Öğüt verdiklerimizin bulunduğu konumlara, yaşlara, çağlara kendimizi bir gönderiverelim.
Oraya gittiğimizde kendimiz kendimizle karşılaşsaydık, kendimize hangi öğütleri verirdik?
Keşkeleri bol insanlar en çok öğüt verenlerdir, keşkeleri az insanlar keşkeleri az nesiller yetiştirirler.
Hep beraber kendimize bir bakalım:
Hiç kimsenin almayacağını bile bile öğüt verip de özümüzü eskiten ve kendisinden kaçılanlardan mıyız?
Yoksa öğüdü kendi nefsinin gıdası edip kendisine kaçılanlardan mı?
Hangi Öğüt Hanesindeyiz
Şöyle bir bilmece vardır: “Dünyada herkesin ihtiyacı olduğu halde kimsenin almadığı şey nedir?” “Mademki ihtiyacımız var neden almayalım ki” diye düşünebilirsiniz
admin














































































































































































































