Tevatür Adolf Hitler’in Almanların Yahudileri öldürerek yok etmesine dünyadan korku yaratacak bir tepki gelmeyeceğini, buna delil olarak da Ermenilerin yok edilmesine kimsenin ses çıkarmadığını beyan ettiği istikametindedir. “Kimin ne dediğinden bize ne?” diyemiyoruz, çünkü bir sonuca bizi içine hapsederek varmak istedikleri mantık Yahudilerin Almanlar tarafından, Ermenilerin de Türkler tarafından soykırıma uğratıldığı mantığıdır. Eğer Yahudi soykırımını bir inkâr eden olursa, o aynı zamanda İsrail’in bir modern devlet olarak var olma hakkını da inkâr etmiş olur. Peki, Ermenilerin 1915 yılında soykırıma uğratıldığını inkâr eden ne yapmış olur? O da 1915 yılında kuvveden fiiliyata geçirilme safhasına gelmiş ve daha o zaman Van’da kısmen muvaffakiyete ermiş bulunan Büyük Ermenistan davasına zarar vermiş olur. Bugün geldiğimiz yer o yerdir ki, dünyanın birçok parlamentosu Büyük Ermenistan davasına zarar vermeği suç saydığını ilân etmiştir.
“Büyük Ermenistan” davasına zarar vermek nazik bir iştir; tıpkı “Pan-Hellenizm” davasına, tıpkı “Arz-ı Mev’ud” (Vaad Edilmiş Topraklar) davasına zarar vermek gibi. Bu nazik işlerin nezaketten nasibi olmayanlar tarafından hırpalanmasına engel olmak için yukarıda zikrettiğim tarzda bir mantık ve duvarları parayla tahkim edilmiş bir zihin sahası icat edilmiştir. Bu saha içinde Kürtlerin bir millî dâvâsı olduğunu reddetmek yasaktır. Onları da eziyet görmüş Ermeniler, acı çekmiş Rumlar, hakarete uğramış Yahudiler sırasına yerleştirmemiz ve onların gördüğü eziyeti, çektiği acıyı, maruz bırakıldığı hakareti diğerlerinkinden daha çok parlatma işine koyulmamız önümüze bir vazife şekline bürüldürülüp bırakıldı. Bizim bir çeşit kabalığa mahkum olmamızı isteyenler şunu bilmemizi istemeyenlerdir: Kürt meselesi Akdeniz havzası siyasetinde eş zamanlı olarak, hem “Büyük Ermenistan”, hem “Pan-Hellenizm” ve hem de “Arz-ı Mev’ud” davalarının hiç göze batmadan mesafe katetmesine yardımcı olan ve diğer davalarla kıyaslandığında hiç de nazik olmayan bir iştir. Bunları bilip bildirmemek, aynı zamanda bizim çağdaşlığımızın kefareti şeklinde algılanacaktır.
İstanbul Mısır Çarşısı’nda Büyük Postane’ye giden yola açılan kapıya yakın karşılıklı iki dükkân vardı. Dükkânlardan birinde çok uygun fiyatlarla İmralı Adası’ndan gelen gıdalar, diğerinde aynı yerden gelen giyecek ve ev eşyası satılırdı. Satılan şeyleri satılabilir şekle getirenler cezasını İmralı Adası’nda tamamlayan mahkûmlardı. Yarı açık cezaevi deniyordu İmralı Adası’na. Bu ada aynı zamanda Adalet Bakanlığı’nın tatil mahalli olarak da istifadeye açtığı bir yerdi. Bunların hepsi tarihe gömüldü. Bugünün Türkiye’si İmralı’yı bir politik yaklaşımın remzi gibi anlıyor. O politik yaklaşım bir mânâ ifade ediyorsa, ne ifade ettiği olsa olsa sadece “Büyük Ermenistan”, “Pan-Hellenizm”, “Arz-ı Mev’ud” dava dairelerinin birbiriyle kesiştiği yeri aksettirdiği kadar ehemmiyet sahibidir.
Kitle iletişim araçları bize “Büyük Ermenistan”, “Pan-Hellenizm”, “Arz-ı Mev’ud” dava dairelerinin birbiriyle kesiştiği yerin muhkem bir yer olduğunu telkin ediyor. Bu üçünün birbiriyle zıtlaştığı hususlar elbette var. Kendi aralarında koz paylaşma uğrunda bir mücadele gerekiyorsa, çatışma ortamı yaratmada hiç üşengeç davranmıyorlar. Çatışmalar oluyor, ateşli silahlar devreye giriyor. Hadiseler akabinde görüyoruz ki, canını kaybeden, imkânlarını feda eden, soluksuz kalan ne Ermeni, ne Rum, ne de Yahudidir. Bilâkis hepimiz elimizde neler bulunduruyor isek hepsini onların uzlaşma arayışlarının hizmetine sunmaya hazırız. Değil miyiz? Değilsek ne yapıyoruz?
İsmet Özel, 20 Ekim 2012
İstiklal Marşı Derneği
http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?YID=704&KID=48
İmralı Adası Misak-ı Millî dahilinde midir?
Bugünün Türkiye’si İmralı’yı bir politik yaklaşımın remzi gibi anlıyor.
admin
















































































































































































































