Ki bunlar da aslında uzaylı bir ırk olan reptilianlardır-amaçları insan ırkını yok etmek olan ve Yahudilerden Satanistlere ve masonlara dek komplo teorisinin ayrılmaz unsurlarının bir araya toplandığı bir süper komplo örgüttür. Ancak bu akla ziyan uçuklukların içinde esas değerli olanı çekip çıkartmak için İllumunati denen yapıyı ayakları üzerine oturtmak gerekir.
Adına ister İllumunati densin istenirse benim tercihim olan Bilderberg olsun bu yapıların temel niteliği Ulus ötesi kapitalist sınıfı oluşturmalarıdır. Geçenlerde Balfour Deklarasyonu’nun yüzüncü yılı kutlanırken Şatosunda misafirleri ağırlayan Rotschilds hanedanlığı başta olmak üzere, esas çelik çekirdeği bankacılardan oluşan bu gizemli örgütün tek bir dünya yönetimi kurma niyetlerinin olduğu da bir gizem değil. Nitekim Bilderberg üzerine epeyi bilgi veren Daniel Estulin de Bilderberg’in asli amacının bu olduğunu söyler ki öncesindeki Round Table’ye dayanan bir olgudur bu.
Ancak Bilderberg’den çok önce oluşturulan dünyanın en meşhur sömürgecisi Cecil Rhodes’in oluşturduğu Yuvarlak Masa (Rhound Table) tarafından amaçlanan dünya hükümeti projesi sanıldığı gibi Siyonist bir proje ya da bir Yahudi komplosu değil İngiltere’deki meşhur Fabian Sosyalistlerine ait bir projeydi. Ve temelinde sosyalist bir ülkü olan enternasyonalizm fikri ile de tutarlıydı. Ki uzaylı ırk Reptilianlardan Siyon Liderlerinin Protokolleri gibi en meşhur uçuk zırvalıklar olan komplo teorilerinin köpürtülen tarikatı İllumunatinin de dayanağı budur.
Sosyalistlerin amaçladıkları gibi işçi sınıfı enternasyonali gerçeğe dönüştüremedi ama ultra zenginler “küreselleşme” denilen olgu ile amaçladıkları sınırların ve elbette ulus devletlerin olmadığı ya da ulus devletlerin küresel imparatorluğun garnizonu haline geleceği bir dünyayı adım adım gerçeğe dönüştürmekteler. Bu amaca uygun olarak gerçekleştirilen en önemli örnek ise AB…
Estulin de Avrupa Birliği projesinin aslında bir Bilderberg projesi olduğunu söyler.
İşte şimdi ulus ötesi bir siyasi birlik modelinde en önemli adım olan Avrupa Birliği tek devlet olmak yolunda önemli bir adım atmaya hazırlanıyor.
Avrupa Hazinesi ve Avrupa ordusu… Bu Avrupa’daki tüm ekonomik kararların tek bir merkezden alınması anlamına gelecek. Bu olgu AB ölçeğinde bir olgu gibi görülse de aslında dünya çapında başarılmak istenen bir amacın uygun bir zeminde hayata geçmesi ve bu bir ilk adım. Eğer burada başarı sağlanabilirse diğer coğrafyalarda da bu yönde adımlar atılacak. Ancak Avrupa da büyük ölçüde başarı sağlanmış görülse de diğer coğrafyalar bu kadar kolay bir noktada değiller. Çünkü bazı coğrafyalarda bu sürece direnç sergileyecek ulus devletçi unsurlar var ve bunlar Küreselcilerin merkez üssü ABD’ye direnç gösterebilecek kadar güçlüler.
Ulus Ötesi Ultra Kapitalist Zenginlerin yüzde 1’i Kimlerden Oluşmakta
Buradaki çekişmeyi kavramak için kimi tanımları yerli yerine oturtmak gerekiyor. Küreselleşme olgusu ile küreselleştirmeciler birbirinden ayrı düşünülmeyen iki grup. Görünüşte liberalleşmenin yeni sağcı bir versiyonu ile kolkola olan ve elitist bir çerçeve de davranan, hareket eden bu grup aynı zamanda küresel yönetişim adıyla ulus ötesi bir yönetim yapısının tesis edilmesinin insanlığın hayrına olacağını söylemekte. Bu tez küreselcilerin ana amacı.
Küreselci cephenin merkezini ABD’de Wall Street denilen banka ve borsa şirketlerinin oluşturduğu bir caddeden dolayı o adla anılan Finans sermayesi oluşturmakta. Bu sermaye grubu aynı zamanda ABD merkez bankasını da kontrol eden, dolar aracılığı ile dünyayı yağmalayan en elitlerden oluşan, kimine göre sekiz, kimine göre on iki aileden oluşan en seçkinler sınıfı. Bu grup dünyadaki en büyük ulus ötesi şirketlerin de kontrolünü elinde bulundurmakta, offshore hesapları, hedge fonlarının aslan payını ellerinde bulundurmaktalar, dünyadaki en büyük bankalar da bu ailelerin ellerinde.
Kısacası dünyadaki en zengin yüzde 1’lik kesimin de yüzde 1’i diyeceğimiz zenginlerin krema tabakasını oluşturmaktalar. Bu grubun en zengini Rothschild hanedanlığı olarak görünüyor, servetinin gerçek miktarı konusunda spekülasyonun sınırı yok kimilerine göre tüm dünyada üretilen mal ve hizmetlerin toplamından elde edilen gelirin biraz fazlası, kimine göre dünyadaki servetin yarısı. İşin spekülatif kısmını bir kenara bıraksak bile bu aile dünyadaki en zengin şirketleri kontrol ettiği için dünyadaki en zengin devlet olan ABD’den daha zengin. Ki dünyadaki beş yüz ulus ötesi şirketin ilk yüzünü oluşturan ulus ötesi şirketlerin gelirinin dünyadaki mal ve hizmetler toplamından doğan servetin üçte 1’i düzeyinde bir maddi birikime sahip olduğu düşünülmekte. Düşünülmekte diyoruz çünkü bu şirketlerin önemli bir bölümü de servetlerini vakıflara aktararak vergi kaçırmakta olduklarından bunların da gerçek geliri tam olarak bilinmiyor.
Hal böyle olunca ulus ötesi kapitalist sınıf olarak dünya siyasetine yön verme konusunda meraklılar. Rothschildlerin sır küplüğünün tersine Rockefeller daha açık konuşuyor ve birçok yerde ‘eğer suçum tek bir dünya yönetimi olması gerektiğini savunmaksa ben bu suçu kabul ediyorum’ diyecek kadar pervazsız. İşte bu sermaye grubunun oluşturduğu gizli bir elitler teşkilatı var bu teşkilat Bilderberg. Bilderberg’in gündemi ilan edilse de konuşulanlar dışarıya sızmıyor. Bu konuda bilinen en önemli isimlerden olan Daniel Estulin teşkilat hakkındaki bilgileri içerdeki sızıntılardan elde ettiğini söylüyor.
Bu teşkilatın kurucusunun Rockefeller olduğu biliniyor Rockefellerlerin ise Rothschildler ile hem rakip hem de müttefik olduğu bir hakikat. Buraya kadar anlattıklarımız herkesin rahatlıkla ulaşabileceği, açık ve net bilgiler. Bu grupların kimi fesat planları da açığa çıkarılmış halde. Mesela Rockefellerlerin ilaç ve kimya alanındaki yatırımları, gıda alanındaki yatırımı olan Monsanto aracılığı ile GDO terörü yaratarak nüfus azaltımı için çalıştıkları da belgesi olan bilgiler.
Buradan sonra yarı doğru bilgiler geliyor. Mesela Rothschilds ailesinin kurucu babalarının Yahudi, mason ve Siyonist oldukları. Kimi ailelerin de Yahudi kökenli olduğu da biliniyor. Bunların uyuşturucu kaçakçılığı, silah ticareti, elmas ticareti içinde oldukları bunların doğal olarak mafioz ilişkiler ve istihbarat örgütleri ile içiçe olmayı gerektirdiği de. Ama mesela Rockefellerlerin Yahudi mi yoksa Protestan mı oldukları tartışmaya çok açık. Bu konuda rivayet muhtelif, Siyonist mason teorisine dayananlara göre kesin Yahudi, üstelik bir de mason, buna mukabil benim itibar ettiğim sol teorisyenlere göre Protestan kökenli bir aile ve genelde Cumhuriyetçi eğilimde. Aileden siyasete girenlerin tercihi bu parti genelde… Şüphesiz dedelerden farklı olarak ailelerde de değişim söz konusu. Yeni nesil farklı düşünceler içinde mesela Evelyn Rothschild’e göre eşitsizliğin sürdürülebilirliği yok, yeni kuşak Rockefeller ise küresel ısınma olgusuna dayanarak bu ailenin en büyük petrol şirketlerinin sahibi olmasını istemiyor. Ancak son söz hanedanlığın yeddi eminlerinde.
Bundan sonrası ise tamamen kapalı ve doğal olarak müthiş derecede uçuk fantezilerin at koşturduğu doğal olarak spekülasyona açık oldukları bir alan. Çünkü kapalı ve gizli örgütlenmelerin söz konusu olduğu, üstelik Bilderberg gibi dışarıya bilgi sızdırmanın cezasının belki atılmaktan, örgütle ilişkinin kesilmesi ya da en fazla hapishaneye tıkılmakla sınırlı olmadığı, mafyadaki Ormerta yani suskunluk yasası gibi sır verenlerin en korkunç şekilde öldürüleceği açıkken ortada doğası gereği sır olarak kalması gereken tapımlar, ezoterik ayinler ile ilgili spekülasyonlar kol geziyor.
Bu da bizi bu alanın acayip derecede yemleme dediğimiz bilinçli olarak dağıtılan spekülatif bilgiler aracılığıyla, ortaya çıkan uçuk fantastik komplo teorileri ile yaratılmak istenen inandırıcılık erozyonu sayesinde, açık ve net olan bilgilerin de inandırıcılık erozyonu yaşaması kaçınılmaz oluyor. Ve bu gruplar rahatlıkla perde arkasında birçok şeyi yapabiliyorlar ve bizler bunları açığa çıkartamıyoruz ya da çıkartsak da inandırıcılık kaybı nedeni ile her şey kolaylıkla örtbas edilebiliyor. Şahsi kanaatim bu zırvalıkların ortada bu kadar çok dolanmasına yönelik olumsuz fikirlerimin nedeni de tam da bu yemleme olgusundan kaynaklanıyor.
Şu bir gerçek, bildiklerimiz bilmediklerimiz yanında çok azınlıkta. Hal böyle iken birtakım gizli bilgi diyeceğimiz şeylerin bu kadar açıkta olması mantığa aykırı. İllumunati olgusunun bu denli karanlık ve spekülatif olma nedeni de ABD merkezli Hıristiyan sağının zırvalarının herkes tarafından doğru muamele görmesi. Bu yüzden Amerikan solunun makul kesimlerinin analitik bilgileri bizi daha güvenceli tutuyor.
Hakikat şudur ki tarihsel İllumunatinin sözde somut mirasçısı olan Round Table’den Bilderberg’e temel amaç değişmedi, küresel hegemonya tesis etmek. Üstelik bu konuda da çok somut kanıtlara sahibiz. Kısacası finansal bir güç odağı ulus devlet maliyeleri üzerinde parayı kontrol edebildiği için büyük ölçüde hâkimiyet tesis edebiliyor.
Wall Street ya da Emperyal Hegemonya Olarak Bilderberg
Sermayeyi sadece belirli bir devletin sınırları içerisinde değil, çok daha geniş bir düzlemde, tüm devletlerin sınırları içerisinde hareket edebilen bir sosyal güç olarak tanımlamak gerekir. Çünkü sermaye içinde daima kozmopolit unsurları barındırmıştır. Bugün tartışmalı da olsa bir ‘dünya burjuvazisi’ bilincinden söz edilebiliyorsa, bunun nedeni işte bu kozmopolit unsurlardır.
Küresel oligarşi olarak ultra kapitalist Wall Street Bankerleri ile Londra Bankerlerinden oluşan yapı esas olarak ulus ötesi kapitalist bir sınıftır. Ulus ötesi kapitalist sınıf çıkarları küreselleşme olgusunda yatan büyük bölümü de ABD ve Avrupa kökenli üretimin küreselleşmesi, yani kapitalizmin içsel ve dışsal genişlemesi ve yoğunlaşması ise ulus ötesi sınıf oluşumu sürecinin temelini oluşturmaktadır. Sınıf oluşumu artık dünya kapitalizminin tarihinin büyük bir kısmı boyunca olduğu gibi toprağa ve ulus devletin siyasal otoritesine bağlı değildir. Sınıfların ulus ötesi hale gelmesinin ve ulus ötesi kapitalist sınıfın yükselişinin temeli, üretimin küreselleşmesidir.
Bu bağlamda sermayenin uluslararası duruma gelmesi sürecinde ulusal ölçekte kapitalistler arasındaki rekabet giderek ulusal devletlerin kendi aralarındaki mücadelelerin nedeni olma özelliğini kaybettiği bir sürece dönüşmekte. Şirketler uluslararası doğrudan yatırımlar (UDY’ler) yoluyla yabancı piyasalara giriş olanakları yakalamaktalar. Yani kendi ulusal piyasalarına bağımlılıkları giderek azalmakta… Tam da bu koşullardan dolayı hızla büyüyen ekonomik sistemin içerisinde sermayenin farklı ülkeler arasında sınır tanımaksızın serbestçe hareket edebileceği uluslararası özel mülkiyet rejiminde yatan bir ‘uluslararası kapitalist sınıf’ın geliştiğinden söz etmektedir.
Ulus ötesi kapitalist sınıf tanımlaması yaparken üzerinde durulması gereken nokta ulus ötesi kavramıdır. Ulus ötesi basitçe ulusun dışındaki değil ulusla ve ulus devletle içiçe geçmiş bir ilişkiler ağını ifade etmektedir. Ulus ötesilik farklı ulusal düzeyleri bir uçtan diğerine kesen ve böylelikle onları birbirine bağlayarak aşan ve devlet, devlet-üstü ve devlet-altı ölçekleri, çok düzeyli bir algılayış içerisinde kapsayan ve ulusal ölçekte olmayan bir fenomendir. Ulus ötesi aktörler olarak bazı toplumsal güçlerin yerel sınırları aşmakta olduğundan söz etmek, bunların ulusal bağlamlarından koptuklarını, ulusal düzeyle bir ilgilerinin kalmadığını değil, tersine birden fazla ulusal bağlamda aynı anda hareket edebiliyor olduklarını ifade etmek demektir. Ulus ötesi kavramı ‘ulusal’ veya ‘uluslararası’ kavramlarının ifade ettiği gibi fiziksel bir mekâna dair bir ölçeğe değil, bir olguya daha doğrusu tahayyül edilmiş, fiziki sınırları olmayan sanal bir mekâna gönderme yapmaktadır. Bu ulus ötesi mekânda hâkim olan ve burada hareket eden sermaye unsuru da “ulus ötesi sermaye” olarak Bu kapsamda günümüzde bazı toplumsal güçlerin maddi çıkarları ve ideolojik yönelimleri küresel politik ekonominin giderek daha fazla ulus ötesileşmesine ve liberalleşmesine bağlı hale gelmektedir. Ulus ötesi Kapitalist sınıf ise bu sermayenin merkezindeki seçkinlerin oluşturduğu yegâne öznedir. Michael Useem içinde yaşadığımız sistemin merkezinde yer alan ve ‘içsel daire’ (inner circle) adını verdiği bir grup ayrıcalıklı insan tarafından entegre edildiğini öne sürmektedir. Kapitalist sınıf içerisindeki bu çekirdek grup büyük sermayeli işleri organize etmekte ve her yerde kendi çıkarlarını geliştirmeye çalışmaktadır. UKS (ulus ötesi kapitalist sınıf) çok az bir seçkinler grubundan oluşmakta. Fortune dergisine göre özgür dünya kapitalizminde ana mali damar, en fazla 1.000 kişinin sahip olduğu ve kontrol ettiği 60 kadar şirket, ortaklık ve holding tarafından temsil ediliyor.
“Son bir kaç on yıldır, bu gezegen üzerinde yaşayan herkesten çok daha fazla güce sahip bir küresel seçkinler ağı yükseliyor. Bu süper-sınıfın her bir üyesi farklı ülkelerde yaşayan milyonlarca insanın hayatları üzerinde düzenli bir etkiye sahiptir (A). Böyle bir grubun varlığı tartışmasız gerçektir. Devlet başkanları, dünyanın en büyük meşhur CEO’ları, medya baronları, teknoloji girişimcileri, petrol kralları, hedge fonu yöneticileri, özel sermaye yatırımcıları, kendi yatırımlarıyla haşır neşir olan milyarderler, bir avuç ünlü yazar, bilim insanları, sanatçılar, hatta bazı terörist liderler ve büyük suçlular bu gruba üye olabilmek için gerekli olan kriterleri karşılamaktadır.”[1]
Sermaye sınıfının, 19. yüzyılın sonlarında, kendisine yönelen tehditlere karşı bazı kolektif stratejiler ve hegemonik kontrol planları geliştirmek adına işlev gösterecek (ulus ötesi ağ bağlantılarından türeyen) bazı yapılar meydana getirildi. Bu amaçla Rhodes-Milner, British Round Table, Council of Foreign Relations (CFR) gibi bazı önemli “seçkin planlama grupları oluşturuldu.
İşte bu bağlamda küreselleşme ile amaçlanan tek dünya hükümetinin ilk ayağı olan dünyayı adeta tek bir pazar haline getirerek tüm dünya ekonomisini birbirine bağlamak, bu entegrasyon tamamlandıktan sonra da bunun siyasi ayağını BM üzerinden tesis etmek ve son aşama olarak da bunun manevi ayağı olarak da dinler arası birlik adıyla tek bir dünya dini tesis etmek. Öngörülen yönetim biçimi ise elbette demokratik değil sinarşik yani sadece en üstünlerin, en iyilerin, en hak edenlerin olduğu elitlere dayalı bir yönetim. Nitekim liberal enternasyonalistlere göre eğer ulus ötesi öznelerin yani şirketlerin bu dünyaya iyilik, güzellik, zenginlik ve refah getirmesi isteniyorsa, dünyanın tek bir bütünleşmiş pazar haline gelmesinin önündeki engellerin kalkması gerekmektedir. İşte Küreselleşme dediğimiz olgu buna hizmet etmekte.
Bilderberg onların en gizli kurumu. Her yıl sözde ilan edilen konular için toplanılıyor ancak kimse toplantılarda ne konuşulduğu hakkında en ufak bir bilgiye sahip değil. Bu konuda en önemli referans kaynaklarından birisi olan Daniel Estulin Bilderberg’in bir anlamda dünya hükümeti ya da legalize edilmiş söylemle küresel yönetişim olduğunu belirtmekte. Estulin’e göre Bilderberg’in kurucusu ABD’nin esas sahiplerinden Rockefeller. Buna karşılık Fransız gazeteci ve politik aktivist Thierry Meyssan, Bilderberg’in Estulin ve Engdahl tarafından ısrar edilen Avrupa ile Kuzey Atlantik arasındaki ilişkiyi sıkılaştırmak için kurulan ama Estulin’in altını çizdiği esas amacın dünya hükümeti olduğu yönündeki iddiaları ile ters düşmekte. Meyssan, Bilderbeg’in asli gündemini anlamayan bir gazeteci bana göre. Çünkü Estulin’in söylediklerinin en büyük sağlaması, Bilderberg tarafından sitesinde yapılan resmi açıklama ile çakışmakta:
“Bilderberg konferansı, Avrupa ile Kuzey Amerika arasında diyaloğu geliştirmek için düzenlenen yıllık ve üç günlük bir toplantıdır. Öncü toplantı, Atlantik'in her iki tarafında önde gelen vatandaşların Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'nın ortak çıkar konularında yakından çalışmadığı yönündeki endişelerinden kaynaklanıyordu.”[2]
Temel eksenlerinin de küreselleşme olduğunu net olarak ortaya koymaktalar. Aradan geçen zaman Estulin ve Engdahl’ı doğruladı. Engdahl, New York Wall Street ile The City-Londra Finans aktörlerinin amacının, Avrupadaki bağımsızlıkçı düşünceleri ortadan kaldırmak olduğunu ifade etmekte.[3]
Küresel seçkinlerin AB temelinde oluşturduğu süper sınırın temeli, totaliter tek yönetim modeli yolunda önemli merhaleler kazanan küresel elitlerin Bilderberg temelinde şebekeleşmeleri son derece hiyerarşik ve dünyayı hükmedenler ve hükmedilenler şeklinde iki sınıfa bölen sınıf ırkçısı bir faşizmdir. Uluslararası medya ağları ve teknoloji aracılığıyla beyinlerimiz iğfal edilerek küreselleşme isimli bir efsane benimsetilmektedir.
İşte tam bu noktada bu kesimlerin sınıfsal enternasyonalizminin karşısına Hobbesyan ulus devletler ve milli kimlik temelli bir direnç çıkmakta. Bugün temel çatışma sınıfsal değil kimliksel temelde sürdürülen bir çatışma ve bunun iki temel öznesi var: Anglo-Amerikan ulus ötesi sermaye sınıfının oluşturduğu küreselleşme ve buna karşı koymaya çabalayan ulus devletler şebekesi olarak BRICS çatısı altında örgütlenen hasım devletler ağı.
Küreselciliğin Sürtünme Kuvveti Olarak Ulus Devletçi Popülizm
Sermayenin (en azından bazı önemli dilimlerinin) en baŞından bu yana küresel ölçeğe yayılma eğilimi içerisinde olduğunu ancak devlet otoritesinin de orta çağlardan bu yana ‘kozmopolit güçlere’ karsı ‘ulusal güçleri’ korumaya yönelik adımlar atmakta olduğunu görüyoruz.
Son olarak Van der Pijl, ulus ötesi sınıf oluşumu ile devlet biçimleri arasındaki ilişkiyi açıklamak amacıyla Locke’çu ve Hobbes’çu olmak üzere iki tür “devlet-sivil toplum kompleksi” tanımlar. Locke’çu devlet-sivil toplum kompleksinin kökenleri 1688 İngiliz devrimi sonrasına uzanır. Kendi kendini düzenleyen mülkiyet sahibi sivil toplum ile özel-kamusal alan arasındaki ayrımın devlet tarafından güvence altına alındığı bir durumu ifade eder. Hobbesçu devlet-sivil toplum kompleksinin prototipi ise 17. ve 18. yüzyıl Fransa’sıdır ve devlet-sivil toplum ayrımının “devlet sınıfı” lehine askıya alındığı bir durumu anlatır. Locke’çu devlet serbest piyasa ve sivil toplum ikiliği ile daha çok batılı devletler için bir modeldir. Buna mukabil Hobbes’çu devlet ulus devlettir ve devlet sınıfından başka hiç kimsenin egemen olmasına müsaade etmez. Hobbes’çu devlet, toplumdan ayrı, gayri-insani ve kendisinden başka hiçbir şeye egemenlik hakkı tanımayan yeni bir devlet tipidir.
Van der Pijl’e göre sermayenin uluslararasılaşması, aynı zamanda sermayenin gelişimi için en uygun koşulları sağlayan devlet-sivil toplum kompleksinin yayılması anlamına gelir. Dolayısıyla bu süreçte Locke’çu devlet-sivil toplum kompleksi de uluslararası duruma gelir ve giderek Hobbesçu rakiplerini masseder. Bugün temel sorun massedilemeyen ve Liberal Merkez bölgeye meydan okuyan güçler. Temel çelişkide burada yaşanıyor. Van der Pilj’in görüşlerinden yola çıkan Gürsan Şenalp şu tespiti yapıyor:
“Tarihsel olarak her bir hasım devletin çöküşü ve devlet sınıfının tasfiyesi, genişleyen Batı’da yeni mücadele ve çıkar çatışmaları potansiyeli yaratmaktadır (örn. Rusya’nın yarım kalan entegrasyonu). Günümüzde ise Çin gibi “birincil hasımların” (primary contenders) yanında Brezilya, Türkiye, Meksika, İran ve Hindistan gibi “ikincil hasımların” (secondary contenders) liberal merkez bölge ile çelişkiler yaşamakta olduğunu görmekteyiz.”[4]
Şenalp’ın saydığı devletlerden Brezilya’da hükümet darbesi ile hasım devlet sınıfı tasfiye edildi, Meksika uzun süredir meydan okuyucu olmaktan çok uzak, Hindistan ise zaten massedilmiş durumda, Türkiye önce massedildi ama şimdi meydan okuyucu bir güç oldu İran zaten massedilememişti. Yani Rusya’yı bir ölçüde de Çin’i saymazsak meydan okuyucu (şu sıralar bunlara Güney Kore’de dâhil oldu) güçler esas olarak, küreselcilerin tam bir massetme çabası içinde olduğu ve kalpgâh olarak gördükleri merkez bölge olarak Avrasya’dan çıkmakta.
Politico dergisinden Molly K. Mckew “Amerikalıların bağlı olduğu dünya düzeni zaten parçalanmıştı. Vladimir Putin, bu çözülmenin momentumunu ele geçirdi. Kısa sürede liberal dünya düzeninin temel taşlarına şok edici kritik bir hasar verdi. Bildiğimiz sistemin yerine geçecek yeni bir sistem kurduğunda, Amerika ve müttefikleri tarafından hasarı onarmaya yönelik girişimler sınırlı ve yavaş olmuştur.” dedikten sonra şunları ekliyor: “Her iki tarafta kabul etsin etmesin Batı zaten savaş halindedir. Bu, tanıdığımız bir savaş olmayabilir, ancak savaştır. Bu savaş, yurtiçinde ve yurtdışında, değerlerimizi, demokrasimizi ve kurumsal gücümüzü aşmak; gerçeği kurgudan ayırma yeteneğimizi veya yanlış ahlaki hakları ayırma kabiliyetimizi sulandırmak ve kendi çıkarlarımıza karşı kararlar vermeye ikna etmek istiyor… Bu Rusya, bizim gibi olmak istemiyor ya da bizden daha güçlü hale gelmek istiyor. Daha sıklıkla, amaç yalnızca Batı tarzı demokratik rejimleri liberal olmayan popülist ya da milliyetçi olanlar ile değiştirmek. Bu doğrusal olmayan savaşın diplomatik tarafı, yeni bir Rus yanlısı blok kurmayı amaçlayan bir dış politika değil, bunun yerine, Kremlin'in "çok vektör" bir dış politika dediği, Batılı kurumların gücünü zayıflatıyor. Alternatif, ideal, geçici ve sınırlı güç merkezleri birleşimi… ABD ve müttefikleri tarafından dayatılan istikrarlı bir dünya düzeni yerine, amaç, "herkesin karşısında" dengesiz yeni bir dünya düzenidir.”[5]
Buradaki abartılı Amerikanofil iddiaları temizlersek söylenen şey açık ve net bir biçimde milliyetçi ve ulus devlet eksenli bir siyaset. Bu çok doğal çünkü görünüşte liberal küreselleşmeye karşı bir direnç sergilemekte, etrafını kuşatarak boğma projesine karşı hamleler ile cevap vermekte.
Burada önemli bir nokta, sadece Putin’in sergilediği direnç değil Amerikan sisteminin çözülmesi olgusudur. Çünkü bu aynı zamanda küreselleşme olgusunun da ciddi bir zemin kaybına uğradığı ve ciddi bir krizle boğuştuğu bir dönemdir. Milyonlarca insan yaşanan bu krizden dolayı yoksullaştı, buna karşılık bu krizin en önemli müsebbibi olan Wall Street çetesi ceza görmek bir yana iflaslarının engellenmesi için ABD’lilerin vergileri ile onlar işlerini kaybedip yoksullaşırken, bunların ödüllendirilmesi unutulmadı. Bu nedenle küreselleşmeye duyulan güven ve inanç yok oldu. Aynı şekilde Suriye’de ve Irakta küreselcilerin egemenliği altındaki ABD halkların hayatını karartırken, Rusya’nın ABD’nin önünü kesmesi memnunlukla karşılandı. BRICS’in mevzi kazanması ve devletlerin dolar yoluyla yaşanan soygunun farkına varmaları neticesi bu bloğu daha güvenilir bulması da bu kriz sonrası döneme denk gelmiştir. Dahası bu krizin etkilerini unutmayan Amerikalı emekçilerin çoğu popülist, faşist ve Siyonist olan Trump’u küreselci Clinton’a tercih etti. Hâsılı Wall Street çetesi artık ciddi bir mevzi kaybı yaşadı ama mücadeleden vazgeçmeyecekler. Sonuçta direnişe geçen devletlerin ciddi dış borcu, bütçe açıkları ve dahası ticaret noktasında batı dünyasına ihtiyaçları var hatta kalkınmalarının finansmanı için gereken sermaye açığından dolayı bu çevrelerin doğrudan yatırımlarına, sermaye girişlerine gereksinmesi var. Çünkü ulus devletler uzun zamandır süregelen küreselleşme süreci içinde ekonomik bağımsızlıklarını ciddi anlamda kaybettiler. Tam da bu nedenle bu savaş kolay olmayacak, dahası Wall Street çetesinin en önemli ikinci güç enstrümanı para yanında teknoloji ve bu teknoloji aracılığıyla insanların tüketici olarak bağımlı hale gelmeleri. Tüm bunlar da ulus devletler için ciddi handikaplar.
Küreselciler ile Ulus Devletçiler Arasında Köleleşmiş İslâm Coğrafyası
Ancak küreselleşme olgusunun yaşadığı büyük başarısızlık küreselleşmeciler olarak adlandırılan ulus ötesi finansal sermaye sınıfının hedeflerinde bir gerilemeye yol açtı. Bu durumdan güç alan Rusya ve Çin’in başını çektiği ulus devlet taraftarları ise şu anda yeniden inisiyatifi ele geçirme çabasında. İran gibi Türkiye’de olan bitenlerden dolayı ulus devlet yanlısı Avrasya bloğuna kaymış durumda. Ancak mücadele henüz bitmiş değil. Küreselleşmecilerin hedefleri için stratejik bir bölge olan Arap-İslâm coğrafyasında zafer için öncelikle İran ve Türkiye gibi iki stratejik kilit taşında hedeflerin gerçekleşmesi gerekir. Yani bu iki ülkedeki yönetici kliklerin defterinin dürülmesi gerekir!
İlginç bir rastlantı mı diye düşünülmeyecek kadar gözümüzün içine sokulan gerçek, Bilderberg’in 2017 toplantısında açığa çıkmış durumda. Bilderberg'in dünyanın diğer bölgelerini geleneksel olarak dışlamasına rağmen, altı Türk katılımcı konferanstaki tek Ortadoğu sesi olarak gösteriliyor. O ülkeden büyük bir birliğin dâhil edilmesi, iktidardaki AKParti’ye dönük siyasi muhaliflerin Türkiye genelinde muhalefeti yaygınlaştırma çabaları ile örtüştüğü için ilginç görünüyor. Anlıyoruz ki küresel finans oligarşisi Türkiye’de bağımsızlıkçı milliyetçiliği dinle birleştiren ulus devletçi lider Erdoğan’ın defterini dürmek istiyor. Bunun yolu da Zarrab davası ile açılıyor ve bu dava da hedefe ulaşılırsa Erdoğan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde teröre yardım ve yataklıktan yargılanacak. Bu kapsamda da Erdoğan’ın defteri dürülemez ise açık işgalden başka da bir seçenek görülmüyor. Yani bölgedeki iki kilit taşında da rejim değişikliği için hem ekonomik ambargo ve istikrasızlık hem de son noktada açık bir savaş ile rejim değişikliği yaratılması “küresel yönetişim” düzeninin inşası için zorunluluk. Rusya’nın defteri Kafkasya’daki IŞİD örgütlenmesi ile dürülmek isteniyordu Putin oyunu gördü ve Suriye’de oyunu değiştirerek IŞİD benzeri örgütlenmelerin Kafkasya’da Rusya için istikrarsızlık yaratma ihtimalinin önüne geçmiş oldu.
Küresel bir sistem inşa edilmek isteniyorsa bunun, Avrasya’nın kalbinden yani Ortadoğu olarak isimlendirilen Arap İslâm coğrafyasından geçtiği açık. Bir ucu Kafkasya’yı diğer ucu Afganistan’ı bir başka ucu ise Afrika’yı kapsayan bu büyük coğrafyada egemenlik aynı zamanda Küresel yönetişime karşı en büyük engel konumundaki Putin Rusya’sının da kuşatılması demek. Zaten bu bölgede yaşanan büyük kapışmada temelde iki güç arasında Hobbesyan ulus devletçiler ile John Locke’çu Küreselleşmeciler arasında. Bu bilek güreşi dünyanın kaderini belirleyecek kadar önemli.
Şu anda Trump nedeniyle bu kapışmada küreselciler zemin kaybettiler. Çünkü Trump ABD’nin Ortadoğu’dan çekileceğini, oraya hiç girilmemesi gerektiğini belirterek Suriye’yi dolaysıyla önemli bir alanı Rusya’ya terk etmiş oluyor.
Küreselleşmeciler şu an merkez ülke ABD’de Trump diye bir bela ile uğraşmaktalar. Çünkü Irak’ta ilan edilen Kürdistan’ın bağımsızlığı bölgedeki İran etkisini geriletmek ve Suriye de hedeflerin gerçeğe dönüşmesi için harika bir fırsattı. Ancak Trump bu konuda müthiş bir cesaretsizlik örneği göstererek, en büyük müttefiki konumundaki İsrail’in taleplerine aldırış etmeden olayları akışına bırakarak İran’ın Suriye ve Irak’ta tesis ettiği düzeni pekiştirerek İran merkezli yeni Ortadoğu konusunda beceriksizlik sergilemiş oldu. Görülen o ki Trump Ortadoğu’da oyun kuruculuğu ABD’nin kendi iç sorunlarını toparlayabilmek adına ertelemekle bir bakıma Rusya’nın inisiyatif almasına müsamaha göstermiş oldu. Böylece bölgedeki kilit ülkeler açısından bölgenin esas ağası Rusya olmuş oldu.
Engdahl Katar’ın hamlesi ile ABD’nin (dolaysıyla küreselcilerin) İsrail eklemli Arap NATO’su inşaa etme düşüncesinin akamete uğradığını, ardından Kürdistan projesinin engellendiğini belirterek ABD’nin yenildiğini belirtmekte.[6]
Engdahl’ın Rusya ve Çin destekleyicisi Global Resarch gibi bu iki devlete olan hayranlığı ve Avrasyacı düşünceleri gerçeği tam yansıtmıyor. Tersine Suud tahtına oğul Salman’ın geçmesi ve taht oyunları ile çok ciddi tasfiyelere girişmesi Washington’nun İsrail ve Körfez ülkeleri üzerinde Şii-Sünni ayrımına dayalı fay hatlarına yükleneceğinin en önemli kanıtı. Oğul Salman ABD desteğini tam da bunlara ilişkin verdiği sözler ile elde etti. Yani Ortadoğu’da her şey bitmiş değil tersine yeni oyunlar ile ABD ve onun ardındaki küreselcilerin bölgeyi kuzu kuzu Rusya-İran eksenine bırakacağını düşünmek ancak Engdahl ve Global Resarch gibi olguları Avrasyacı-ulusçu bir eksenden yorumlayanların ideolojik çarpıtmalarına dayanan ham hayal olur, deyim yerindeyse oyun daha yeni başlıyor. ABD derin devleti, kanının ısınmadığı popülist bir faşist olan Trump’ın, ABD’nin küresel jeopolitik satranç tahtasında bir oyun kurucu olamayacak kadar ulusçu olduğunu düşündüğünden onu tasfiye etme sürecini başlattı. Herkes Trump’a gidici gözüyle bakmakta. Trump devlete hâkim olmak bir yana kendi kabinesine bile hâkim olamıyor. Hâsılı Wall Street cephesi için oyun yeniden başlıyor. Rusya ile çok büyük bir konvansiyonel harp da dâhil her seçenek masa üzerinde. Çünkü yıllardır dişleri ve tırnakları ile kazıyarak kurdukları hâkimiyeti Rusya ve Çin’e bırakmaya hiç niyetleri yok. Küresel egemenlik onlar için adeta bir ölüm-kalım meselesi. O yüzden entegre edilmemiş bir boşluk olarak gördükleri Ortadoğu’yu Rusya-İran eksenine asla teslim etmemek için her şeyi yapacaktır. Suudi Arabistan’ın gırtlağına kadar silahlandırılması ve Yemende yaşanan korkunç bir insanlık trajedisine rağmen ABD ve İngiltere’nin hatta AB ülkelerinin Suud önünde dizilmeleri boşuna değil.
Sonuç
Rusya ve diğer ulus devletçi gruplar da küreselci söylemlerin sahiplerinin oluşturduğu korkunç eşitsizlik ve bununla birlikte oluşan görülmemiş düzeyde yaygın bir sefalet’in yaratmış olduğu tepkiden besleniyorlar ve bu aynı zamanda yeni büyüyen diğer bir faşist hareket olan popülizmi beslemekte. Dolayısıyla ortada bir yandan en büyük figürünü, demagog, kendisi de müthiş bir kişisel servete sahip, bu kişisel servetini ulus ötesi ofshor hesaplarda tutan, hedge fonlar üzerinden vurgun yapan ama aynı zamanda yeni Çar olarak çok güçlü bir Rusya inşa etmeye çabalayan Putin’in oluşturduğu ve ulus ötesi ilişkilerle ulusal çıkarları öne çıkaran, milliyetçi söylemi büyük ölçüde yayan, eşitsizliğin aynı zamanda dehşet verici bir sömürü ile kolkola geçtiği Çin’in başını çektiği ulus devlet ligi. Bu ligin en önemli özelliği, sömürü ile baskının içiçe geçtiği, batıda rastlanan demokratik maskeli totaliterlik yerine Çin’de olduğu gibi bürokratik oligarşinin demir yumruğu ile yönettiği polis devleti ya da Rusya da görülen Putin tarzı tiranlığın oluşturduğu polis devleti, “Mollarşi” İran’ı, suçla mücadeleyi abartan Filipin devlet Başkanı Duerte, Türkiye’de görülen refah devleti uygulamalarıyla içiçe geçtiği popülist yeni sağcı piyasacılığı ve din ve milliyetçiliğin içiçe geçtiği rekabetçi demokrasi popülizmi.
Kısacası insanlık adına kırk katır mı kırk satır mı dedirten ve eşitsizliğin ve sömürünün kural olduğu, piyasacılığın esas kural olduğu bir mücadele bu. Yani elitçi küreselleşmeci faşizm ile sömürgen milliyetçi, otoriter, popülist ulus devlet faşizmi arasında bir tercihe zorlanan dünya. İslâm tam da böyle bir evrende insanlığa başka bir mesaj verebilir ve dünyaya barış, adalet ve özgürlüğü vadedebilirdi ama İslâm dünyası öyle bir geri kalmışlık ve sefalet içindeki medeniyet üretmek, insanlığa bir evrensel mesaj verebilmek bir yana, kendisini toplayıp da kendi özgürlüğüne sahip çıkabilmiş değil. Selefi jeopolitiğinin ortaya çıkması ve en son Mısır’da katliam yapabilecek kadar nihilizan bir nefret üretmesinin en önemli nedeni de bu. İslâm dünyası Ebu Hanefi ile Sufizmin sentezinden doğan gerçek bir Pax Ottomana üretebilseydi Selefi kaynaklı tedhişçilik İslâm dünyasında büyüyen öfkenin aktığı kan olmazdı.
[1] David Rotkopf, Superclass, aktaran Mehmet Gürsan Şenalp Küreselleşme Sürecinde Devlet / Toplum Kompleksinin Dönüşümü ve Türkiye’de Ulusötesi Sermayenin Yükselişi: Koç Holding Örneği, Doktora Tezi, Ankara – 2011, s:134
[2] http://www.bilderbergmeetings.org/
[3] William Engdahl, Petrol Para İktidar, Anglo-Amerikan Politikası ve Yeni Dünya Düzeni, Çev: Ertuğrul Bilal, Alfa Yayınları, İstanbul-2008, s:186
[4] M. Gürsan Şenalp, Türkiye’de Devlet ve Burjuvazi Ulusötesi Mücadeleler ve Çözülen Devlet Sınıfı.
[5] Molly K. Mckew, Putin’s Real Long Game https://www.politico.com/magazine/story/2017/01/putins-real-long-game-214589
[6] F. William Engdahl, Moscow Outmaneuvers Washington’s Kurdistan Project (Moskova, Washington'un Kürdistan Projesinden Çıkış) http://williamengdahl.com/englishNEO4Nov2017.php
Kaynak: Dilaver DEMİRAĞ - Umran Dergisi 283. sayı
















































































































































































































