Mekasidu’ş-Şeria Düşüncesinin Ortak Temel İnsan Hak ve Hürriyetlerinin İnşasına Katkı Potansiyeli!
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber - dünyanın haberi bu sitede
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Mekasidu’ş-Şeria Düşüncesinin Ortak Temel İnsan Hak ve Hürriyetlerinin İnşasına Katkı Potansiyeli!
06.09.2020 09:00:00

 

Mekasidu’ş-Şeria Düşüncesinin Ortak Temel İnsan Hak ve Hürriyetlerinin İnşasına Katkı Potansiyeli!

MEKASİDU’Ş-ŞERİA’NIN TANIMI Mekasidu’ş-şeria’nın tanımı ve kapsamı konusunda bir uzlaşı bulunmamakla birlikte, tanımların genelinde maslahatın korunması ve zararların defi esas alınmıştır. Şatıbi’nin belirttiğine göre mesalih ve mekasıd: Zaruriyyat, tahsiniyat ve mükemmilat olarak üçe ayrılmıştır.

Mekasidu’ş-şeria düşüncesi istikra yolu ile ulaşılan bazı tümelleri esas alan bir yaklaşımı ifade eder. Bu yaklaşım insanlığın ortak değerlere sahip olduğu ve bunların fıtri olduğu tezine dayanır. Buna bağlı olarak da zaruri faydalar konusunda felsefeciler ile mekasidu’ş-şeriayı savunanların aynı noktada buluştuğu ifade edilmiştir.

YARATILIŞIMIZDA SABİT DEĞERLER VAR MI?

İbn Abdüsselâm’a göre Allah, insanların fıtratına genel olarak faydayı belirlemeye yarayan bilgileri yerleştirmiştir. Fıtrat-mekâsid ilişkisine dikkat çeken İbn Âşûr ise fıtratın Allah’ın yarattıklarında gözettiği düzen olduğuna işaret ederek bu açıdan İslâm hukukunun genel amacının insan fıtratını koruma ve bozulan yanlarını düzeltme olduğunu vurgulamıştır.

Konuya bu açıdan bakıldığında tüm insanlığın ortak fıtratına bağlı olarak ortak değerlerin ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Nitekim İslam’ın insanlığın fıtratına ters düşen herhangi bir hüküm getiremeyeceği ifade edilmiştir.

Bu genel yaklaşım, ilk bakışta olumlu bir çağrışım yapsa da fıtratla ilgili bazı tartışmalar teorinin uygulanabilirliği konusunda bazı sorunları gündeme getirmektedir. Tabii ki bu temel hakların kaynağı konusunda farklı felsefi akımların farklı yaklaşımları bulunmaktadır.

İNSAN TABİATI

İnsan tabiatı ile ilgili tartışmalara bakıldığında, insan tabiatında sabit değerlerin olmadığı, insanların tabiatının değerler değil güç ve mücadele üzerine kurulu olduğu ve insanın özünde barışın olduğu şeklinde üç farklı yaklaşımın olduğu görülür.

Mekasid düşüncesi bu üç yaklaşımdan sadece değerlerin insanın iç dünyasında bulunduğu ve değerlerin insanın maslahatını korumaya yönelik olduğu yaklaşımı ile örtüştüğü görülmektedir. Doğal olarak bu düşünce göre insanın özündeki bu değerlerin de mekasıdla uyumlu değerler olduğu düşüncesine dayanır.

Bu değerlerin tümü de güzel ve iyi genele hitap eden ortak değerler olarak nitelenen değerler olduğu için buradan hareket ile insanın özünün de doğruluk ve iyilik üzere kurulu olduğu söylenebilir. Bu itibarla da mekasıdın amacının da insanın özünü korumaya yönelik olduğu sonucu çıkmaktadır.

İNSAN İHTİYAÇLARI KATEGORİLERİ

Ebedî, küllî ve genel olması gereken maslahatların, her zaman için ucunda ahret olan bir dünya hayatı için söz konusu olduğu, bunların sırasıyla zorunlu olanlar (zarûriyyât), gerekli olanlar (hâciyyât), yararlı, güzel ve estetik olanlar (tahsîniyyât) olmak üzere üç kategoriye ayrıldığı belirtilmiştir.

Ayrıca her birinin tamamlayıcı unsurları (mükemmilât) olduğu, bunlar arasında bir sıradüzeni bulunduğu, zarûriyyât olarak nitelenenlerin hepsinin aslını teşkil ettiği, bir sonrakinin, bir öncekinin tamamlayıcısı sayıldığı ifade edilmiştir.

Özellikle mekasidu’ş-şeria’nın birinci kısımı olan zaruriyat konusunu bizim çalışmamızın ana konusunu oluşturmaktadır.

GENEL MASLAHATLAR

Mekasıdu’ş-şeria amm (genel) ve hass (özel) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Genel maksatlar Fasi tarafından: “المقصد العام للشريعة الإسلامية هو عمارة الأرض، وحفظ نظام التعايش فيها، واستمرار صلاحها بصلاح المستخلفين فيها، وقيامهم بما كلفوا به من عدل و استقامة و من صلاح في العقل و في العمل و اصلاح في الأرض و استنباط لخيراتها و تدبير لمنافع الجميع = İslam şeriatının genel amacı yeryüzünün imarı, yaşamın düzeninin korunması ve içinde yaşayanların ıslahı ile sürekliliğinin korunması için adalet ve istikamet gibi, aklın, malın, yeryüzünün ıslahı, hayırlarının ortaya çıkarılması herkesin menfaatinin korunması sorumluluklarının gereğini yerine getirmeleri” şeklinde evrensel hak ve sorumluluğa uygun olarak tanımlanıyor. Bu tanımda tüm insanlığın ortak değerlerinden bahsedilirken sadece İslam Şeriatı’ndan bahsedilmesi içerik açısından bir uyumsuzluk gibi gözükse de İslam kelimesinin burada tüm hak dinlerin ortak adı olarak kullanılmış olması da muhtemeldir.

KELAM-MEKASID İLİŞKİSİ

Mekasidu’ş-şeria düşüncesi Kaffal, Cuveyni ve Gazali ile ilk olarak anılması konunun kelam ve felsefe tartışmaları ile bağlantılı olduğuna delalet etmektedir. Nitekim zaruri faydalar konusunda felsefeciler ile mekasidu’ş-şerianın ayni noktada buluştuğu ifade edilmiştir.

Biz bu çalışmamızda tümellerin varlığı, nesnelliği gibi felsefi tartışmalara girmeyecek, konuyu sadece din algısının oluşumunda ortak değerlerin inşası potansiyeli yönüyle ele alacağız.

Gazali sonrası mekasudu’ş-şeria, genel kullanımı itibari dinin yorumunda esas alınan beş tümeli ifade eder hale geldi. Bu beş tümel üzerinde tüm dini inançların ittifak ettikleri ifade edilmiştir.

Bu düşünceden hareketle, şeriatların bu beş esasın dışında kalan hususlarının bölgesel ya da kişisel olduğu ileri sürülebilir. Şeriat ve dinlerin tarihsel olduğu iddiaları sık sık gündeme getirilse de konunun bu bağlamda değerlendirildiği konusunda bir tespit yapamadık.

TÜMELLERİN SAYISI

İmam Gazali hocası Cüveyni tarafından zikredilen dört tümele “din” tümelini de ekleyerek zaruriyat-i hamsenin oluşmasını, daha sonra ise Tusi ve Subki ise Irzın korunmasını ekleyerek bunları altıya çıkardılar.

Mekasidu’ş-şeria düşüncesi daha sonra İmam Şatıbi tarafından geliştirilerek müstakil bir konu haline getirilmiştir. Şatıbi el-Muvâfakât adını verdiği konu ile alakalı eserini, Hanefi ve Şafii usullerini sentezleyerek oluşturduğu, diğer usûl kitaplarından ayıran en belirgin özelliğinin ise onun bu konuya kendisinden öncekilerde hiç olmadık şekilde geniş yer ayırmış olması ve İslâm Hukuk Felsefesini büyük bir başarıyla temellendirip bir ilim haline getirmesi olduğu ifade edilmiştir.

Diğer dini metinler incelendiğinde, tümünde bu zikredilen altı esasın korunmasına yönelik hükümler içerdikleri görülür. Bu durum doğal olarak, bu altı esasın tüm şeriatların ortak değeri olduğunu doğrulamaktadır.

Bence bu altı tümele çevre ve doğanın korunması da yedinci tümel olarak eklenmelidir. Bu yedi tümelin de yaşamın kalitesinin korunması için zorunluluk ifade ettikleri açıktır.

FARKLI MEDENİYETLERİN TECRÜBELERİ VE ORTAK HUKUK İHTİYACI

Farklı medeniyet havzalarında ortaya çıkmış birçok insan hakları ile ilgili beyanname bulunmaktadır. Bu beyannamelere bakıldığında bazı ortak yanları ile birlikte çıktıkları medeniyetin tecrübe, beklenti ve korkularını taşıdıkları görülmektedir.

Ayrıca Avrupa İnsan Hakları, BM İnsan Hakları, Afrika ve İslam İnsan Hakları gibi organizasyonlar, daha çok üye ülkelerin iç hukuklarında ve kendi aralarındaki ilişkilerde etkilidirler. Doğal olarak da bugünkü dünya düzeninde insanlığın ortak hukuku olarak kabul görmüş herhangi bir hukuk organı bulunmamaktadır.

Bu yüzden de evrensel bir hukuk organı ve anayasasından bahsedilmesi mümkün değildir. Esas itibari ile belli birlik ve bölgelere ait olan İnsan Hakları Beyannamelerinin ortak değerleri esas alınarak, tüm bu mahkemelerde verilen kararların insanlığın uzlaştığı ortak değerler esas alınarak istinaf edilebilecekleri bir değerler sistemi ve hukuk organına ihtiyaç bulunmaktadır.

Çünkü bölge ya da birlikler içinde oluşan hukuk sistemleri bir yönden ortak hukuku kurarken bir başka yönden de dışarıda kalanlara yönelik bir ayırımcılığı da sağlamaktadır. Bu itibarla da varlığın ortak ruhu ve aklını temsil ettikleri söylenemez.

ULUSLARARASI İNSAN HAKLARI BEYANNAMELERİ

Burada bu beyannamelerde yer alan bazı hükümleri özellikle mekasidu’ş-şeria’nın zaruriyet kısmını ele alarak değerlendireceğiz. Bu beyannameler şunlardır:

1)      BM Evrensel İnsan Haklan Beyannamesi (1948)

(UN Universal Declaration of Human Rights)

2)      Uluslararası Siyasî ve Sivil Haklar Sözleşmesi (International Covenant on Civil and Political Rights)

3)      Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi (International Covenant on Social , Economic, and Cultural Rights)

4)      Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi ve Protokolü (1953)

(European Convention on Human Rights)

5)      Latin Amerika İnsan Haklan Sözleşmesi (1969)

(Latin American Convention on Human Rights)

6) Afrika İnsan Haklan Beyannamesi

(African Charter on Human & People's Rights)

7)      Asya İnsan Haklan Beyannamesi (Asian Human Rights Charter)

8)      Evrensel İslâmî İnsan Hakları Beyannamesi (1981)

(Universal Islamic Declaration of Human Rights)

9)      İslâm'da İnsan Haklan Kahire Beyannamesi (1980)

(The Cairo Declaration of Human Rights in Islam)

10)    Arap İnsan Haklan Beyannamesi (2004)

(Arab Charter on Human Rights)

11)    Tanzimat Fermanı, Islahat Fermam ve Kanun-i Esasî

12)    Küresel Ahlâka Doğru Beyannamesi

(Declaration Toward a Global Ethic).

TÜMEL DİNİN KORUNMASI

İslam ulemasının dinin korunması prensibini yorumlarken, bunu uluslararası hukukta yer alan inanç hürriyetinin korunması olarak yorumlamadıkları görülmektedir.

Nitekim Gazzâlî’nin dinin korunması ile ilgili verdiği örneklere bakıldığında bunların genellikle dini çerçevede batıl olarak nitelenen görüşlerin yayılarak toplumun dînî konularda yanlış yönlendirilmesi, dinden uzaklaştırılması noktalarında yoğunlaştığı görülür.

Gazzâlî‟nin bakış açısına göre dinin korunması bunların önüne geçmek suretiyle olacaktır. Bunların engellenmesi batıl fikirler yayarak toplumu dinden saptıranların öldürülmelerini gerektirirse bundan da kaçınılmayacaktır.

Zira canın korunması bile dinin korunması ilkesi ile karşılaştırıldığında ikinci derecede önemlidir. Bunu Gazzâlî; dalalete düşüren kafirin katlinin vacip olması ve bidate davet eden bidatçının cezalandırılması misallerini vererek örneklendirmiştir.

DİĞER DİNLER KORUNMALI MI?

Yine farklı bir yorumda da imanın ve ibadetin korunması olarak değerlendirilmiştir. Bu değerlendirmelere bakıldığında, dinin korunmasının farklı inançların korunmasını içermediği şeklinde yorumların yapılması mümkündür.

Dinin muhafazası, Kuran-i Kerim’in diğer kitapları doğruladığı ve koruduğu, bazı insanların bazı insanlar engellenmemesi durumunda kilise ve havraların yıkılıp gideceği, dinde zorlama olmadığı, Allah dileseydi herkesi imana zorlayabileceği ayetleri doğrultusunda yorumlanması durumunda, bu zaruri ilke evrensel bir değere dönüşür.

Bizce doğru olan yaklaşım budur. Tabii bu konunun detaylarına girmek için din ve şeriat ayırımı konusunun detaylarına girmek lazım.

Bu konuya girildiğinde ayrıca şeriatların neshi konusunu de ele almak gerekecektir. Bu çalışmanın kapsamı bu konuların aydınlatılmasına yetmeyeceği düşüncesi ile bu detaylara girmedik.

Bazı tanımlarda din fıtri ve evrensel bir hak olarak görülse de genel olarak İslam dini ve inançları ile sınırlandığı görülmektedir. Bu itibarla dinin muhafazasının diğer dini inançları da içerecek şekilde yorumlanmasına ihtiyaç vardır. Kuran-i Kerim’e bakıldığında davet ve tebliğ hakkını mahfuz tutmakla beraber diğer dinleri ortadan kaldırılmayı amaçlamadığı, aksine korumayı esas aldığı anlaşılmaktadır.

Bu konuda Birleşmiş Milletler’in 1948’de yayınladığı İnsan Hakları Bildirgesi’ne bakıldığında, din hürriyetinin tüm dinleri kapsayacak şekilde geniş bir kapsamda ele alındığı görülür. Bildirgenin 18. Maddesi aynen şöyledir: “Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din veya topluca, açık olarak ya da özel biçimde öğrenim, uygulama, ibadet ve dinsel törenlerle açığa vurma özgürlüğünü içerir.”

 Bildirgenin farklı maddelerinde de dini özgürlüklere vurgular yapılmıştır. 1953’de yayınlanan Avrupa İnsan Hakları Bildirgesi’nde benzer hüküm yer almış ve ek olarak dini inanç nedeniyle kişinin askerliği ret edebileceği belirtilmiştir.

Madde 14/3’de ise herksin inancına uygun olarak eğitim görme hakkı olduğu vurgulanmıştır. Bu maddeler ile makasidu’ş-şeria içinde zikredilen dinin korunmasının bu kadar geniş kapsamda yorumlanmadığı görülmektedir.

İslam İnsan Hakları Beyannamesine bakıldığında, 12 ve 13 maddelerde din özgürlüğü ile ilgili hükümlere yer verildiği görülür. Bu hükümler kadının aşağılanmaması ile birlikte herkesin dini inanç ve düşüncesine göre yaşama hakkını koruma altına aldığı görülmektedir. Ancak İnanç hürriyeti kapsamında insan hakları bağlamında tartışılan bir diğer konu da insanların din değiştirme hakkıdır.

İrtidat ile ilgili fikhi yorumlara bakıldığında, dinin muhafazası kapsamında din değiştirmenin bir hak olarak görülmediği anlaşılmaktadır. Din değiştirmek bir hak olarak görülmemiş olsa da, değiştirilmesi durumunda ceza uygulanıp uygulanmayacağı ve nasıl bir ceza uygulanacağı konusu modern dönemde tartışılmaya açık hale gelmiştir.

Özellikle bazı radikal tekfirci hareketlerin güç kazanması, ateizm ve deizm gibi yaygınlaşan akımlar da bu konunun sık sık gündeme gelmesini sağlamaktadır.

Doğal olarak dinin korunması düşüncesi, davet ve tebliğ hakkının ötesinde baskıyı meşrulaştıracak şekilde yorumlanması ne insan hakları ne de makasidu’ş-şeria ile bağdaşmamaktadır. Buna rağmen dinin korunması kapsamında dinini terk edenin öldürülmesi. Kuran’ın cemi de yine bu kapsamda değerlendirilirmiştir.

CANIN KORUNMASI

Canın korunması da ceza hukuku ile bağlantılı olarak kısas örneği ile açıklanmıştır. Esas itibari ile canın korunması ilkesinin kısas ile açıklanması bu maddenin esasına aykırıdır. Evet kısas canın korunmasının yöntemlerinden birisi olabilir ama bu kapsamda sadece kısasın zikredilmesi, bu ilkenin konulma amacının sadece kısası savunma ya da kısas karşıtlığı ile açıklamak demektir. Hâlbuki gerek Kuran-i kerim’de gerek ise hadislerde insan hayatının korunması ile ilgili birçok uyarı vardır.

Tüm inançlar ve uluslararası metinlerde de insan hayatının korunması ilkesi bulunmaktadır. Bu konudaki ayrılık sadece can emniyetinin ortadan kalkabileceği suç ve cezalarla ilgilidir. Tabii ki hayatın korunması ilkesini sadece insan canı ile açıklamaya çalışmak da mekasidu’ş-şeria’nın ruhuna aykırıdır. İslam inancı ve birçok farklı inançta da ihtiyaç ve zaruret dışında diğer canlıların da yaşamlarının korunması gerektiği bir ilke olarak kabul görmüştür.

AKLIN KORUNMASI

Aklın korunması da ayni şekilde evrensel değerlerden çok, fıkhi içtihatların muhafazasına uygun olarak yorumlandığı görülmektedir. Buna bağlı olarak da bu ilke altında genel içki ve benzeri uyuşturucuların haramlığı zikredilmiştir. Halbuki Kuran-i Kerim’de aklın muhafazası bunlarla sınırlanmış değildir.

Aklın korunması altında birinci sırada zikredilmesi gereken düşünce ve fikir hürriyeti olmalıydı. Çünkü aklın temel vasfı düşünce ve düşüncenin de meyvesi fikirdir. Düşünce ve fikir hürriyetinin sınırlanması ancak yine düşünce fikrin korunması ilkesine bağlı olarak düşünülmelidir.

MALIN KORUNMASI

Malın korunması konusunda hırsızlık ve cezası zikredilmektedir. Bu zarurinin kapsamında mülkiyet hakkı, emek ve sömürgeciliğin yasaklanması gibi konular da dahil edilmelidir.

Tahir b. Âşûr, konunun toplumsal yönüne ağırlık vererek malın korunmasından maksatın, milli servetin karşılıksız olarak başka milletlere akıtılmaması ve her bir ferdin malının telef olmaktan korunması olduğunu belirtir. Malın korunmasının sadece milli servetin korunmasının başka milletlerin haklarının olmadığı şeklinde yorumlanmasının mekasid düşüncesine aykırı olduğu açıktır.

Bu açıklamanın yeterli olduğu söylenemez, ekonomi ve gelişen ticaret hukuku dikkate alınarak bu tümelin de daha evrensel bir yoruma kavuşturulması gerekir.

NESLİN KORUNMASI

Neslin korunması daha çok zinanın engellenmesi, ailenin korunması ve evliliğin korunarak nüfusun arttırılması bağlamında değerlendirilmiştir.

Neslin korunmasınin soykırımın engellenmesi, kültürel farklılığın korunması şeklinde bugünkü ortak akla uygun olarak yorumlanması gerekmektedir.

Nitekim Kuran-i kerim’de kültürel farklılığın yaratılışın gayesine uygun olduğu ifade edilmektedir.

IRZIN KORUNMASI

Irzın korunması daha geç dönemde zaruriyat kapsamında zikredilmiştir. Kapsamı içinde hırsızlık suçu da değerlendirilmiştir.

Bence bu kapsamın içerisine insanlığın ortak onur ve şerefini ifade eden adalet ilkesi, her insanın manevi şahsiyetini koruma ve geliştirme hakkı ve hukuk yolu ile hak arama hürriyeti, kadının temel hak ve hürriyetlerde cinsiyet ayırımına tabii tutulmaması da katılmalıdır.

ÇEVRE VE TABİATIN KORUNMASI

Çevre ve tabiat insanlığın ortak yaşam alanı olması ve tüm bu haklarla bağlantılı olması sebebiyle genel koruyucu tümellerin içinde yer almaları gerekir. Bugün insanlığı tehdit eden en büyük sorunlardan birisi de çevre kirliliği ve buna bağlı olarak doğal dengenin bozulmasıdır.

Kuran ve sünnetin taranması durumunda bu konu ile bağlantılı bir çok ayet ve hadise rastlamak mümkündür. İnsanın gelişim süreci ve sorumlulukları sadece kendi cinsi ile olan ilişkide değil aynı zamanda çevresi ve doğayla olan ilişkisinde de ortaya çıkmaktadır.

Bugün şüphesiz evrensel iddialarda bulunan her inanç ve medeniyetin çevre ve tabiata karşı da koruyucu değerlere sahip olması gerekir. İslam inanç ve kültürü içinde de bu değerlerin inşasına katkı sağlayabilecek güçlü bir potansiyel bulunmaktadır.

SONUÇ VE ÖNERİLER

Müslümanlar makasid düşüncesine benzer şekilde medine vesikası, veda hutbesi asrısaadete dönüş gibi alternatifler geliştirmeye çalıştılar. Ancak daha sonraları gelişen zimmi hukuku, Medine vesikasının uygulanabilirliğini zorlaştırmıştır.

Yine Veda hutbesi Müslümanlara ve insanlığa hitap edebilecek bazı mesajlar içerse de uluslararası düzeyde genel kabul görecek nitelikte değildirler. Asrısaadete dönüş düşüncesi de ayni şekilde insanlık için genel kabul görebilecek bir potansiyele sahip değildir.

Bu düşünce ayrıca Müslümanların bugüne kadar ürettiği medeniyet birikimini de inkar gibi bir duruma sürükleyebilir. Ayrıca konunun uzmanları asrısaadetin sınırları ve değerleri daha geç dönemlerde yazılmış olan metinlere dayandığı için realite de başarılması mümkün değildir. Çünkü asrı saadete dönüş için zorunlu olarak çok geç dönemde yazılmış ve dönemlerin sorunlarını taşıyan metinlerle bunu başarmak mümkün olmadığı gibi gerekli de değildir. Asrı saadet düşüncesi belirttiğimiz ilkler doğrultusunda değerlendirilirse evrensel kabul görebilecek bir potansiyele erişebilir. Nitekim mekasid düşüncesinin selefin de dikkate aldığı bir düşünce olduğu ifade edilmiştir.

Büyük ölçüde Müslümanlarca kabul gören on emrin dinlerin ortak değerleri olarak alınması da farklı bir öneridir.

Tevrat’a dayanan bu emirler öldürmeme, çalmama gibi genel ahlaki değerleri içerse de bir bütün olarak evrensel tümeller olarak ele alınması uygun değildir. Çünkü bu değerlerin bir kısmı tamamen Yahudi inanç ve kültürüne has değerlerdir.

Bu yüzden bu alternatifler içinde hem dinin doğru anlaşılması hem de insanlık tarihi ve medeniyetinin olumlu yönde gelişmesine uygun en güçlü yaklaşım, mekasidu’ş-şeria yaklaşımıdır.

Bu yaklaşım Müslümanlara özgün özellikler taşımakla birlikte tüm insanlığın da ortak akıl ve vicdanına hitap edebilecek potansiyele sahip olması sebebiyle, hem Müslümanların hem de insanlığın geleceğinin daha sağlıklı temeller ve tümeller üzerine inşasına katkı sağlama potansiyeline sahiptir.

Şunu٠belirtmek gerekir ki, bu beş tümelin savunulabilmesi, tümellerin varlığı ve gerekliliği, tartışmaları ile de alakalıdır.

Biz bu çalışmamızda, tümellerin gerekliliğini esas aldığımız için konunun felsefi tartışmalarına girmedik.

Maslow’un intiyaçlar hiyerarşine bakıldığında, beş zaruri unsuru da içerdikleri görülür.

Belirttiğimiz gibi bu altı tümelin içerisine çevre ve tabiatın da korunmasının katılması gerekir.

Mekasidu’ş-şeria düşüncesi tüm inançlarda bulunmasına rağmen, bunun zaruriyat şeklinde sınıflandırılarak evrensel bir ortak aklı çağrıştırılacak şekilde sınıflandırılması Müslüman ilim adamlarının bir başarısı ve insanlık medeniyetinin inşasına katkısı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu düşüncenin ruhu insanlığın ortak aklına hitap edebilecek bir güce sahip olmasına rağmen, yapılan yorumların büyük ölçüde tarihsel olduğu anlaşılmaktadır.

Sonuçta ilkeler evrensel olsa da uygulamaların birey ve toplumların hissiyat, düşünce ve tecrübelerini ifade ettiği bilinmektedir.

ŞERİATLARIN FARKLILAŞMASI

Bu düşünce esas, alındığında şeriatların farklılaşmasının da aslında tamamen değişen, şartlara, göre bu yedi esasın korunmasına yönelik olduğu söylenebilir.

Her topluluğa resul gönderildiği ayetini de dikkate aldığımızda aslında şeriatların bu tümeller doğrultusunda, toplumların٠ yaşamlarını düzenlediği ve koruduğu sonucu çıkmaktadır.

Tabii ki bu durumda, bu yedi esasın iptal anlamında bir neshi de kabul etmeyeceği, neshin bu ana prensiplere uygun, olarak, tali, konularda, olduğu sonucu, çıkmaktadır.

Tabii ki, neshin, iptal, değil de yeni bir düzenleme, olarak, yorumlanması durumunda, eski düzenlemelerin hukuki değerinin de ayrıca tartışılmasına ihtiyaç vardır.Değerler ve Felsefe İlişkisi

Değerler konusu hayat felsefesi ile de yakından alakalıdır. Çünkü canlılar arasındaki ilişkilerin belirlenmesinde gücün mü yoksa değerlerin mi esas alınması gerektiği konusu tümellerin varlığının veya gerekliğinin kabulüne bağlıdır.

Mekasid düşücesi bu itibarla tümellerin en azından düzenleyici göçücünün kabulüne bağlıdır. Bu yüzden de İslam ülkelerinde bu tümeller ve kavaidler önemli bir yer tutmuştur. Özellikle Hristiyanlık kültürü ve medeniyeti içerisinde gelişen LEGAL MAXİMS düşüncesi mekasid düşüncesi gibi tümellerle benzerlik içerse de, bunlar daha çok İslam düşüncesi içinde de bulunan kavaidlere benzemektedir. İslam düşüncesi içinde de bulunan kavaid düşüncesi, mekasid gibi insanlığın geneline hitap eden özelliğe sahip değildir.

Müslümanların yoğunlukta yaşadığı ülkelerdeki insan hakları ihlallerinin rahatsız edici boyutta olması sebebiyle İslam İşbirliği Teşkilatı buna yönelik yeni bir İnsan Hakları bildirisi yayınladı.

İslam İşbirliği Teşkilatı, BM İnsan haklarını kabul etmekle beraber, bu bildiriyi bir alternatif olarak değil de tamamlayıcı olarak hazırladığı ifade edilmiştir.

Burada Recep Şentürk hocanın, Müslümanların insan hakları tartışmalarına katkı sağlamaları gerektiği sözüne vurgu yapmak gerekir. Hatta bundan da öte tartışmadan öte bu hakların geliştirilmesi ve uygulanması konusunda daha da fazla sorumluluk üstlenmeleri gerektiğini belirtmek gerekir.

Bunu dış baskıların bir gereği olarak değil ilahi ve insani bir sorumluluk duygusu ile gerçekleştirmeleri gerekir.Dinlerin iki farklı felsefi yorumu vardır. Bunlardan birisi değerlerin varlığı ve korunmasının ahlaki zorunluluğu; diğeri ise değerlerin korunmasının ahlaki zorunluluğu olmadığı, değerlerin doğadaki mücadelenin bir parçası olduğudur.

İkinci yoruma göre dinler kişi ya da toplulukların kişisel gayelerine ulaşmak için kullandıkları araçlardır.

Kendi zatında değerli değildirler. Birinci yoruma göre ise değerler yaratının evrene koyduğu maddi ve manevi yasalara karşı yaratılanların akli ve vicdani sorumluluğunu ifade eder ve değerler bireylerin dışında bir değere sahiptirler.

Sahip oldukları değer yaratıcının varlığından kaynaklanan üstün bir değerdir. Bu inançla Müslümanlar temel insan hak ve hürriyetlerin de esası olan mekasıdu’ş-şerianın zaruriyatlarına özel bir ihtimam göstermeleri gerekir.Bu zaruriyatlar daha sonraları faklı insan hakları beyannameleri ile birlikte düşünüldüğünde ortak insani değerlerin inşa edilerek daha huzurlu ve güvenli bir dünya yaşamının oluşmasına güçlü bir katkı sağlama potansiyeline sahip oldukları anlaşılmaktadır.

Farklı insan hakları beyannameleri ile mekasid çalışmaları birlikte düşünüldüğünde, bu gayretlerin insanlığın ortak aklı ve ahlakı gelişim sürecine bağlı olarak gelecekte ortak hukuku temsil eden bir Dünya Anayasa’sı ve Dünya İnsan Hakları Mahkemesi’nin temellerini atma potansiyeline sahip olduklarını söyleyebiliriz.

Yrd. Doç. Dr. Yusuf SUİÇMEZ - Yakın Doğu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER