Bir derviş, dağa çekilmiş; ibadet ediyordu. O dağda ağaçlar, meyveler, armutlar, elmalar, narlar vardı. Derviş, meyvelerle karnını doyuruyor, başka bir şey yemiyordu.
Bir gün; “Allah’ım! Yemin olsun, bundan sonra bu ağaçlardan meyve toplamayacağım. Rüzgârla yere düşen meyvelerden başka meyveye elimi uzatmayacağım.” dedi.
Derviş, yemin etti; ama “İnşallah” demeyi unuttu. Tam beş gün meyve ağaçlarını silkelemedi. Eliyle hiçbir meyve koparmadı. Ne var ki açlık, sabrını tüketiyordu. Bir dalda birkaç armut gördü; fakat sabredip elini sürmedi.
Tam bu sırada bir rüzgâr esip dalı aşağı doğru eğdi. Derviş, daha fazla dayanamayıp, eğilen daldaki armutlardan koparıp yedi. Yer yemez Allah’ın azabı, dervişi yakalayıverdi.
Zira yirmi beş kadar hırsız, o civarda çaldıklarını pay ediyorlardı. Birisi de hırsızları kadıya ihbar etmişti. Askerler, gelip hepsini yakaladılar.
Bu arada dervişi de hırsız sanarak yakaladılar. Kadı, cellada;
- Bunların hepsinin ellerini ve ayaklarını kesin, diye emretti.
Cellat, hemen hırsızların sol ayakları ile sağ ellerini kesti. Dervişin de eli kesildi. Cellat, tam ayağını da kesecekken, rütbesi yüksek bir atlı koşarak yetişti ve;
- Durun! Bu bir derviştir. Hırsız değildir. Kendini Allah’a ibadete adamış biridir. Neden onun elini kestin? diye bağırdı.
Cellat, yana yakıla olan biten her şeyi, atlıya bir bir anlattı. Sonra dervişin yanına gelerek, ona şöyle yalvardı:
- Allah şahit ki bilemedim. Bu kötü işimi affet. Hakkını helâl eyle. Beni bağışla.
Bunun üzerine derviş, cellada şöyle dedi:
- Ben bunun sebebini biliyorum. Suçumu anlıyorum. Ben onun yeminine hürmeti terk ettim. Onun adaleti de benim yeminimi (sağ elimi) kestirdi. Ben, yanlış olduğunu bildiğim halde, yeminimden döndüm. Bu, alınyazımda varmış. Sen bilmeyerek yaptın. Bir suçun yok ki. Merak etme. Sana hakkımı helâl ettim.

















































































































































































































