Türkiye
Giriş Tarihi : 20-07-2013 13:19   Güncelleme : 20-07-2013 13:19

MISIRLAŞMA, PATATESLEŞME, DOMATESLEŞME, HIYARLAŞMA

Çocuktum; mizah mecmuası Akbaba’nın kapağındaki satıcının nasıl haykırdığının şahidiydim: “Mısıra gel, mısıra... Kral Faruk bile doyamadan gitti bu mısıra!”

MISIRLAŞMA, PATATESLEŞME, DOMATESLEŞME, HIYARLAŞMA
Çocuktum ve daha dün ahalinin kendisine gıpta ile baktığı ve otomobil koleksiyonunun dünyada hayranlık uyandırdığı Kral Faruk’un devrilmesiyle beraber Mısır’ın Türkiyeleştirilmesi istikametinde en büyük adımın atılmış olduğunu anlayabilecek halim yoktu. Otuz sene ve yeni bir dünya savaşı farkıyla Atatürk’ün Türkiye’ye yaptığının bir benzerini Cemal-abdünnasır’ın Mısır’a yapacağına aklımın ermesi imkânsızdı.
 
Dünya Sistemi içindeki siyasi konumları itibariyle Türkiye ve Mısır’ın eşitlenme süreci Soğuk Savaş numarası boyunca çift taraflı işledi ve Arap Birliği propagandaları atlatıldıktan sonra hem Camp David’de Menahem Begin’le görüşen ve hem de Mescid-i Aksa’da namaz kılan Enver Sedat’ın öldürülmesi Türkiye’nin kolaylıkla Mısırlaşma vakıasına duçar olacağı ihtimaline kuvvet verdi. Eziyetli devran yine döndü ve Arap Baharı başlığı altında beliren vukuat bu ihtimali çabucak tahakkuk ettirdi. Şimdi artık havada hava basmağa yarayan hava cıvalı haklar, gıcır gıcır gözlüklü özgürlükler, ilk fırsatta fuhşun odalığına soyunma sevdalısı doğrular, kumarı da kumarbazı da gece gündüz demeden kollayan yanlışlar, stili imrendirici mücrimler, en bol paranın üzerlerinden kazanıldığı masumlar uçuşuyor. Sahiden neler olup bittiğinin bilgisi ise kimseye ilginç gelmiyor. Küfrün kendi işini yürütürken takip ettiği esasın sürüklemek olduğu ve kim neye sürüklendiyse onun orada boğulması olduğu dikkatlerden uzak. Kıyamet alâmeti diye bize bildirilenlerden biri de herkesin ortalıkta sekr halinde dolaşacağıdır. Helâktan kurtulamasak bile nefsimizin ateşten kurtarılması duasından geri durmamak için sarhoşluktan çıkmamız, ayılmamız gerek. Ayılmak mümkün ise bu sorgulamakla olacak.
 
Bilhassa şunu sorgulayacağız: Birileri kaybetmedikçe başka birileri kazanamıyor mu? Birinin eline geçen başka birinin elden kaçırdığı mı? Birileri alçalmadıkça başka birilerinin yükselme imkân ve ihtimâli yok mu? Kısacası hayatımızı şekillendiren kaideler arasında “sıfır toplam” diye bir şey var mı, gün be gün geçerli mi ve dolayısıyla şu anda Türkiye’de ve dünyada yaşananlar kısa çöpün uzun çöpten hakkını alma davasından ibaret midir? Bu son sualin ve dolaylı olarak önceki suallerin çöpler bakımından cevabı şeksiz şüphesiz bir evettir; ama ben dikkatleri Türkiye’de ve dünyada birilerinin, başka birilerinin değil, insanların, kaç kişi kaldılarsa insanların neler yaşadıkları bahsine çevirmek istiyorum. Benim bahsim insan kalma imkanları yok derekesine düşürüldüğü halde kalkışma, ayaklanma derdiyle yananları ihata ediyor. Ortalıkta uzun ve kısa çöp arasındaki dialog haricinde bir şey bırakılmamıştır. Yılların “materyalist söylem” ibaresi bu rezalete atıfta bulunuyor olsa gerek. Kâfir ve Müslüman aynı geminin yolcusu değil. Yolcu ve/veya mürettebat olarak aynı gemide bulunma masalı ölümden sonrasını reddeden ilâhiyatın ve/veya teologinin dayatmasıdır.
 
Sadece Allah’a kulluk etmede ve sadece Allah’tan istemede ne kadar nakısamız varsa o kadar dayatmalara şapka çıkarıyor, dayatmalar karşısında diz çöküyor veya müessiriyetimizi artırmak hırsına kapılıp dayatmaların koluna giriyoruz. Kirli bir zihin ortamında bulunuşumuz hiçbirimizde rahatsızlık uyandırmıyor. Çünkü bunun verili, vazgeçilmez ortam olduğu kabulüyle yaşıyoruz. Müslümanlar Rasul-i Ekrem tarafından nerede ikaz edildiklerini, nerede azarlandıklarını yüzyıllar boyu hesaba katmadan yaşadı. Modernistler bu ikaz ve azarları İslâm’dan sapmanın vasıtası şekline getirdi. Çoğunluk zihni kirlendikçe bayram edenlerden müteşekkil. Birileri ve başka birileri bu kire itiraz etmeden, bu kiri korudukları mikyasta yer edindi. Deniyorsa uzun çöp onlara deniyor. Fıkıh tahsil edene de uzun çöp dendiğinden, onun ağzına baktığı için kısa kalmış çöpe hitaben onun “sakız çiğnemek orucu bozmaz” deyişi sair çöpleri yadırgatmıyor. Yadırgı veren sözleri söyleyen benim. Türkiye’de ve dünyada ben bunu bir farz-ı kifaye kabul ettiğim için söylemekteyim. Çöplere hitap etmek mecburiyeti gocundurmuyor beni. Öncelikle uzun çöpe şunları deme durumundayım:         
 
Bunca fıkhî malûmatın sana “sakız çiğnemek orucu bozmaz” dedirtecek idiyse, sen ve senin gibilerin İslâm hakkında hiç bir şey öğrenmemesi daha iyi olacaktı. Oruçlu oruçlu sakız çiğneyen sen kimsin, siz kimlersiniz? Bidayette gâvurluğunuzun kendi başınıza dert açmaması için def-i belâ kabilinden “Ben de Müslüman oldum” dediniz. Bu ifadeniz kime fayda getirdi? Kimsenin boyu sizin bu sözü söylemiş olmanızdan ötürü bir karış büyümedi. Lâkin şimdi tutmuş ve tutturmuş “Ben Müslüman değil miyim?” sualinin rantını azamiye çıkarma hevesindesiniz. Müslümanların arasında öyle bir hayat yaşadınız ki, sualinize cevap yetiştiren her kim olursa olsun, ve verdiği cevap ister müspet, ister menfi olsun, onun boyu bir karış kısalacak, cevap veren herkes küçülecek. “Sakız çiğnemek orucu bozmaz” diyen sizler insanları küçültme faaliyetiyle meşgulsünüz. Ağzınızın lâf yaptığına kimleri inandırdıysanız onları insanoğlu sakız çiğnemeden oruç tutamayacak kadar aşağılık yaratıktır fikrinde sabitlediniz. Üstelik bu tahkiminize gizli bir ifade olarak şunu ilâve ediyorsunuz: “Sizin oruç dediğiniz şeyin kaale alınacak bir tarafı yoktur. Oruç tutmak havadan civadan bir iştir. Oruç tutanlar tırı vırı insanlardır.”

http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?YID=878&KID=52

İsmet ÖZEL – İstiklal Marşı Derneği
adminadmin