Başarısızlığa uğrayan, ancak mücadeleden vaz geçmeyen tüm ideolojik ve dinsel yapıların tekrar başlamak amacıyla bir aşamadan sonra sordukları ilk soru, “Nerede kalmıştık?” Kendini sorgulama ve özeleştiri sürecini atlayarak, kaldığı yerden nasıl devam edeceğini düşünenler için güzel bir soru! Bir o kadar da itici, üzücü ve utandırıcı… Geçmişte yapılan yanlışlıkların getirdiği sonuç olan başarısızlığı gizlemek ve yeniden devam amacıyla enerji ve yandaş toplamak için sorulan, aslında cevap beklenmeyen bir soru… Hatta soru da değil… “Haydi, yeniden devam edelim!” tarzında bir gaza getiriş, yeniden kullanılış… “Yetmedi, sizi az daha kullanalım!” ile devam edecek kaypak bir süreç…
Sorgulama, özeleştiri ve insan olma süreci eksik kalınca böyle anlaşılması çok doğal

Başarısızlığa uğrayan, ancak mücadeleden vaz geçmeyen tüm ideolojik ve dinsel yapıların tekrar başlamak amacıyla bir aşamadan sonra sordukları ilk soru, “Nerede kalmıştık?” Kendini sorgulama ve özeleştiri sürecini atlayarak, kaldığı yerden nasıl devam edeceğini düşünenler için güzel bir soru! Bir o kadar da itici, üzücü ve utandırıcı… Geçmişte yapılan yanlışlıkların getirdiği sonuç olan başarısızlığı gizlemek ve yeniden devam amacıyla enerji ve yandaş toplamak için sorulan, aslında cevap beklenmeyen bir soru… Hatta soru da değil… “Haydi, yeniden devam edelim!” tarzında bir gaza getiriş, yeniden kullanılış… “Yetmedi, sizi az daha kullanalım!” ile devam edecek kaypak bir süreç…
Sorgulama, özeleştiri ve insan olma süreci eksik kalınca böyle anlaşılması çok doğal. Böyle anlaşıldı diye kimseyi de yadırgamamak lazım! “Nerde kalmıştık?” diye sorarken bu soruların sorulacağını ve bir özeleştiriye davet edileceğini bilmeli insan... Var mısınız özeleştiriye… Yüreğiniz yetiyor mu? Dünyevi kazanımlarınızdan vazgeçmek veya kaybetmek pahasına kendinizi sorgulamaya var mısınız? Yoksa düşünsel tatmin mi sizin aradığınız… Oysa onu yapacağınız yerler de belli… Buyurun elinizi tutan da yok…
“Nerede kalmıştık” demeden önce “Neredeydik?” sorusuna yanıt arayalım… Çok değil, yirmi otuz yıl kadar önce bugünlerden çok farklıydık. Hepimiz dertliydik… Hepimiz dürüsttük… Kızmamız, sevinmemiz, yazmamız ve çizmemiz hepsi Allah içindi… Herkes samimi idi… En azından samimi olmadığı dışarıdan anlaşılmıyordu... O zamanlar kalpleri yalnız Allah biliyordu… Günümüzdeki gibi dışardan bakınca anlaşılmıyordu insanların ne kadar ikiyüzlü, içten pazarlıklı ve kaypak olduğu… Dedim ya, herkesin bir derdi vardı... Gücü oranında sahiplendiği ve yaşamaya çalıştığı…
O zamanlar sakal bırakmak ve başörtüsü takmanın bir değeri ve bedeli vardı. Yapanlar saygıyla karşılanıyor ve bir mesajın sahipleri oldukları biliniyordu. Doğal olarak düşmanları da bu yüzden düşman oluyordu ve yok etmek için her şeyi yapıyorlardı. Sonuçta dost da düşman da belli idi… Hatta hiç kimse karşı taraf için dilini ve kalbini eğip bükmüyordu. Günümüzle kıyasladığımızda dost da mertti, düşman da… Düşmanın her zaman hilesi zaten vardı… Ama bu beklenen bir durumdu…
Okuduğunuz kitap sizi belirliyor, abone olduğunuz gazete kişiliğinize katkıda bulunuyordu. Sanki yazarlar sizden bir parça, sanki sürekli sizinle aynı duygu ve düşünceleri yaşadığını zannediyordunuz. Bir konferansa gitmek düşünce ve yaşamınızda bir şeye etki etmiyorsa hiçbir değeri yoktu. Sırf entelektüel yük artsın diye okunmuyor, bireysel ve toplumsal dönüşümün neresinde kullanılacağına dair yorumlar yapılıyordu. En saçma konular bile, “yaşamda karşımızda çıktığında kullanırız” düşüncesi ile okunuyordu…
Çağlar gerisinden yazılmış kitapları okuyarak çağlar ötesine çözüm bulmaya çalışıyorduk. Kuran o zamanlar hala Arapça okunuyor ve içeriği hayatımızda fazla yer etmiyordu. Sonuçta alimlerimiz en iyisini biliyordu. Ömrümüzün önemli bir bölümü daha sonra bu putlaştırdığımız kişileri yıkmakla geçecekti. Ancak her yıkılan putun yerine yeni bir put çıkıyordu… Bir zamanların put yıkıcıları, putlaşmaya başlamıştı.
Bütün bu olanlara rağmen değişmeyen tek şey vardı. Herkes gittiği yolun doğru ve yanlışlığına bakmaksızın samimi idi… Yanlış yapıyorsa da bir derdin insanıydı ve bu çağa söyleyecek bir çift sözü vardı. Cebinde parası olmadığı gibi düşüncesinde de yoktu. Belki saçma ama, gerçek bu idi... Herkes okuduğu iki kitapla aleme nizam vereceğini düşünüyordu... Oturduğu kahvehanede içtiği iki çayın parasını veremiyor ama kapitalist sistemi yıkacak argümanlara sahipti!… Ve gerçekte de sahip olduğuna inanıyordu. Böyle bir inanmışlıkla yaşama dalıyorduk…
İslam kültürünün en ilkel en saçma konularını tartışmak, hayatımıza anlam katıyordu. Haklıydık da! İslam adına bilinen pek bir şey yoktu... Geçmişle olan bağımız koparıldığından beri yapay bir kültürün bileşenleri olmaya zorlanmıştık. Bu nedenle din adına düşünce adına her şeyi öğrenmek, farklılaşmak istiyorduk. El yordamı ile ve yapılan tercümelerle çeşitli İslam alimlerinin kendi coğrafyalarına dönük yazdıkları kitaplarla kendi coğrafyamızı anlamaya çalışıyorduk. Okuduğumuz kitaplar ya bin yıl önceki yorumlar ya da değişik ulusların dünyasından idi. Kendi coğrafyamıza ait yazar ve alim çok azdı. Onların da bizden fazla bir farkı yoktu ya! Ama yine de samimi idik. Anlamak için olağanüstü çabalıyor, İslam alimlerinin bin yılda çözemediği olayları biz bir günde çözmeye gayret sarf ediyorduk. Arapça, kelam, hadis ilimlerini bilmiyorduk. Ama bilenlerin de çözemediğini görünce ümitleniyorduk ve sorunun bu bilimleri bilmek değil, başka bir şey olduğunu düşünüyorduk.
Cebimizde para yoktu ama kalın kitaplara para buluyor, alıyor ve okuyorduk… Hele elinde İslami eser veya gazete olan birisini gördüğümüzde hemen tanışıyorduk. Çünkü farklı gruptan olsa bile samimi idi… O zamanlar da gruplar vardı ve taraftarlarına bizim gibi aykırı düşüncelilerle konuşmayı yasaklarlardı. Kafaları karışmasın diye… Kendilerince haklı ve samimi idiler… Sonuçta niyetleri iyiydi... Günümüzdeki gibi İslami yapılar arasında makam, mevki, rütbe ve para gibi rant kaynakları paylaşımında sorun yoktu. Çünkü ekonomik ve sosyal kaynaklar başkaları yani seküler kesim tarafından paylaşılıyordu. Paylaşmak gibi bir düşüncemiz de yoktu aslında. Derdimiz dinimizi anlamak ve yaşamaktı. Tıpkı bugün de olduğu gibi…
Her birimizin sevdiği ve inandığı birkaç yazar olurdu. Hele o yazarlarla tanışmak ve görüşmek yok mu, süper bir duygu idi. Tanışan tanışmayana göre üstün ve farklı idi... Ama tanrılara yine karşıydık! Hayatımızın her aşamasını İslami usul ve geleneklere göre yapardık. Hurafe kavramı o zaman fazla kullanılmazdı. Siz bakmayın bugün tüm kesimlerin hurafeye karşıymış gibi durduklarına... Hepsinin üstlerini kazıyın, ya İslami, ya Şamanist ya da ateist hurafeler çıkar! Bu konularda birbirimizden farkımız yoktu aslında… Varmış gibiydik sadece! Şiir ve roman ağırlıklı edebiyat, bizde pek önemsenmezdi! Daha önemli işlerimiz vardı! İslam’ı ve Kuran’ı anlamak, tebliğ etmek, hayata egemen kılmak… Vay be, ne büyük adamlardık! İnandıklarımızı topluma değil ama kendimize hakim kılsaydık, kendimizi adam ederdik aslında! Ama başkalarını adam etmeye çalışmak kendimizi adam etmeye çalışmaktan daha kolaydı! Ve biz kolayını seçtik! İçki içmediğimiz için içki ayetlerini, birbirini nesh etme durumunu, alimlerin görüşlerini öğrendik… Sonuçta birisini içkiden kurtaracaktık… Dedikodu ediyorduk ama!... O ufak bir ayrıntı… Benim hatam… Fazla büyütmeye de gerek yok... Hatta beni bu konuda eleştirmeyin... Benim yerimde siz de olsanız edersiniz… Ayrıca ne var ki bunda, ben gerçekleri söylüyorum… Gelsin yüzüne de söylerim modunda bir savunma… Bu ve bunun gibi tüm yanlışlarda, önce kendimizi sonra çevremizi inandırdık. Hatta Allah’ı da inandırdığımızı zannettik!…
İşte “Nerede kalmıştık?” sorusundan önce “Neredeydik?” sorusuna ufak bir değindik… Biraz da Neredeyiz sorusuna bir bakalım… Zira kaldığımız bir yer yok aslında… Biz olduk!… Hem de tam olduk… Ne mi olduk!.. Onu da siz bulun!… Cesaretiniz varsa söylemeye, bana da söyleyin!
Sorumuza devam edelim… “Neredeyiz?” En zor cevap verilecek soru bu... İşimize gelmeyen cevaplar bu soruda gizli... Var mısınız cevaplara!… En başta geçmişimizi unuttuk… Yani hafızamız gitti... Sebebi de çok basit... Hatalarımızı, inkârlarımızı, yanlışlarımızı, ikiyüzlülüğümüzü, fıtrat amacından uzaklaşmışlığımızı görmeyelim ve bilmeyelim diye içimizdeki şeytan, yani biz, yani kendimiz bize hep dünyaya ait şeyleri güzel gösteriyor… Geçmişte okuduğumuz ve yaşadığımız güzel kuralları, tanrısal emirleri… Dostluk, kardeşlik, barış, hoşgörü, yemeğini paylaşma, gösterişe düşkün olmama, gıybetin haramlığı, içkiyi ve kumarı hoş görmeme, İslam’ı tebliğ, Allah için yaşama, makama ve rütbeye tapmama, peygamberin hasırda yatması, bir lokma bir hırka, dünyaya tapmama, ahirete çalışma vs. gibi şeyleri unuttuk.. Şimdi bunları kaç kişi düşünüyor… Düşünüyor derken de beyinsel tatmin anlamında değil… Gerçekten olması ve yaşanması gereken anlamında…
Hafızamızdan sonra yaşamı da kaybettik. Ekonomik hayvan olduk! Ama “Allah verdiği nimeti, kulu üzerinde görmek ister!” sözünün arkasına sığınarak. Bırak da, ver de Allah o nimeti bir garibanda da görsün!… Niye hep sende görüyor… Olur mu canım!… Camiye helal olan kiliseye haram ya… Vay be! Her şeyin cevabı hazır!… Yanılıyorsunuz bayım, bu cevapları bana değil, Allah’a vereceksiniz… O yüzden cevap verirken peşinden gelecekleri de düşünün…
Başörtüsü ve sakal dinsel bir obje olmaktan çıkıp dinsel bir aksesuar oldu… Amaç başı örtmek değil, süslenmek… Kime karşı! Zor bir soru… Berbat bir cevap… Sakal peygamberi şekilsel olarak taklit değil, gösteriş aracı oldu... Doğru veya yanlış, gerçek bu! İçerik dolu olsa bunlar da sorun olmayacak da, içerik boş olunca dikkat çekiyor… Giyimde asıl olan karşı tarafa cinsel obje imajı vermemek iken şimdi cinsel objeye İslami kılıf bulmaya çalışılıyor! Süslenmenin hedefi İslami gelenekte belli iken şimdi tüm kitle hedef haline geldi! Baş örtmek olgusu geleneksel örtüyü de modernize ederek her şeyi birbirine karıştırdı. Başı kapalı olmak beyni kapalı olmakla eşanlamlı hale gelir oldu! Bu düşünsel ablukayı kırmak için kimse de de bir çaba yok! Herkes halinden memnun!
Okunan kitaplar İslami olmaktan ziyade İslami moda kapsamında yayınlanmaya başladı. Yükselen alimler, düşen alimler sınıflandırması yapılır oldu! Kıssacı ve hurafeci din adamları ile diğerleri karşı karşıya! Ümmetin derdine çözüm üretmek yok! Bin yıldır çözülemeyen konular hala revaçta… Din pazarlayıcı adamların önemli bir kısmı ya sermaye peşinde, ya da sermayenin emrinde!… Mustazaf pozisyonunda olanlar, bu Firavunların piramitlerine taş taşıyarak mutlu oluyorlar!
Burnunun dibindeki Müslümana yardım etmeyi kendisine zul sayan yardımsever kişi ve kuruluşlar, binlerce kilometre ötedekinin derdine çözüm üretmeye çalışıyor… Yanındakini düşüncesinden dolayı ötekileştirenler, uzaktakilerin aynı görüşte olmasına bakmaksızın yardım yapmayı Allah’ın emri zannediyor.. Ayrım yapmadan uzağa ve yakına adil olmak kimsenin aklına gelmiyor.. Üç kuruşluk yardım yapmak için beş kuruşluk masraf yaparak Allah nezdinde değer kazandıklarını düşünüyorlar… Oysa sizin kestiğiniz kurbanların eti ve kanı Allah’a ulaşmaz… Böyle değil miydi temel kural… Yoksa yeni vahiy geldi de bizim mi haberimiz yok!… Turistik gezilere İslami kılıf bulmaya ne gerek var… Adam gibi kendilerini tatmin etseler kimsenin bir şey diyeceği olmayan bir süreçteyiz zaten… Emrimaruf ve nehyianilmünker gibi kavramlar zaten unutuldu… Herkesin bir özgürlük alanı var ve oraya değil siz, tanrı bile girmeye cesaret edemez hale gelindi!.. Allah korkusu ile kitleleri uyutanlar bile kendi yaşamlarında yaptıkları hataları Allah’ın ayetlerini eğip bükerek savunur oldu… Sonuçta Allah’ın kelamı, herkesin işine geldiği gibi kullandığı çok amaçlı bir alete dönüştü…
Muhalif olunduğu ve bu günlerin geleceğinin tahmin edilmediği zamanlarda doğruyu her ne pahasına olursa olsun savunmak, herkesle Allah için kötü olmak, anne ve baba ile aykırı düşmek, sert ve net olmak bir erdem ve İbrahimi bir tavır olarak görülmekte idi… Ancak ne zamanki rant kaynaklarının başına geçildi, bu bakış açısı da değişti… Resulullahın Mekke’deki dik duruşu, sahabenin dayak yemesine rağmen hakkı haykırışı, resullerin gerçeği eğip bükmeden dobra dobra söylemesini herkes unuttu… “Sivri dilli, çok sert konuşuyor, biraz yumuşak olmak lazım, kontrol edilmesi çok güç!” gibi söylemlerin arkasına sığınılıp eski arkadaşları uzaklaştırarak kendi konumlarını korumak durumunda kaldılar... Artık Resulullahın sert ve net çıkışı, Hazreti İbrahim’in Nemrut karşısında hakkı haykırışı, Hazreti Musa’nın Firavuna meydan okuması değil, yumuşak sözlü olunması, merhamet ve şefkat gibi konular gündeme gelmiştir. Daha doğrusu amaca uygun olan söz ve davranışlar Kuran’ın ve Resulullahın hayatı içerisinden cımbızla çekilip kullanılır hale gelmiştir. Tabi ki stratejik yaklaşım, konjonktürel bakış açısı gibi cafcaflı sözlerin arkasına sığınarak… Allah’ın stratejisinde ve konjonktüründe yerinin olup olmadığını hiç düşünmeden, çevrelerindekileri harcamaya başladılar… Kendilerine yakın olmayanların her türlü yalakalıklarını, kendilerini tanrılaştırma aracına dönüştürüp ranttan onlara kemik atar gibi pay dağıttılar. Bunun da kılıfı hazırdı… Müslüman adil olmalı ve insanların düşüncesine bakmadan eşit davranmalı idi!.. Oysa uygulamada adalet diye bir şey de yoktu! Her şey dünyevi menfaate ve güce tapınmaya göre düzenleniyordu… Karşı taraftakinin ehliyet ve liyakati değil, dilini her türlü pis işte kullanma yeteneği ile kişiliğini kendini tanrı zannedenlerin ayakları altına sermesi baz alınıyordu. Velhasıl mustazaf olduğunu zannedenler müstekbirleşmiş, gündüz Darünnedvede zulmederken, akşam Darülerkamda günah çıkartır olmuşlardır.. Gerisi lafügüzaftır artık…
Bu dönemde namaz ise apayrı bir boyut kazandı… Üst düzey bürokratların veya tavassutta bulunanların gittiği camilerde namaz kılmak ayrı bir huşu verir oldu!... Farkına varılmadan namaz kılınan camilerde ve cemaatte kast sistemi oluşmaya başladı. Sabah namazlarının peşinden gelen kahvaltı ziyafeti ve sohbeti ile taraftar edinme ve olunma dönemi… Bürokratik mekanizmada talebi olanların olmazsa olmazı! Namazlarda ve peşinden gelen yemeklerde boy göstermeyenlerin talepleri dikkate alınmadı… İstekler için bu durum yeter koşul olmasa bile gerek koşul idi… Namazın Allah ile kulu arasında olması gereken önemli bir ibadet olduğu gerçeği, peşinden gelecek kahvaltı ve orada edilecek sohbetle bürokratik mekanizmada hızlı tırmanma düşüncesine kurban ediliyordu.. Bir Allah’ın kulu da çıkıp “Namazda huşu esastır. Ben sabah namazını bu durumda kılarken kahvaltıda ne yiyeceğimi ve bugünkü namazımı nasıl ranta dönüştüreceğimi düşünmeden edemiyorum!” diyememiştir… Zaten alan da memnun veren de! Allah’ın rızası zaten o aşamaya gelinceye kadar gerçekleşmedi ki namazla gerçekleşsin!..
Muhafazakar İslamcı yapıya sahip bu dönemde herkes rant peşine düştü! Bir zamanlar seküler kesimin paylaştığı ranta, İslami kesim resmen üşüştü! İğrenç bir görüntü arz ediyorlar… Hem düşünsel olarak hem de yaşamsal olarak kendilerine yakışmayan bir görüntü!… Ve ne yazık ki bunun da farkında değiller! Yaptıklarını doğru zannediyorlar… Yanılıyorlar! Bir zamanlar Allah’tan başkasının karşısında eğilinmez diyerek babasına bile eğilmeyenler şimdi makam kapmak için babasının tırnağı bile olmayacak insanların kapısında köpek gibi duruyorlar! Şirkin, tavassutun, kul hakkının, kişiliksizliğin, müstekbirlere boyun eğmenin de tanımını değiştirdiler!
Sosyal medyada iki tane özlü söz paylaşarak karşı tarafa laf geçirip İslami tebliğini yaptığını zanneden küçük beyinli Müslümanlar da bu görevi ifa etmenin mutluluğunu yaşamaktalar! Sosyal medyada övgüler dizerek yalakalık yaptıkları siyasilerin kapılarında danışman, yanaşman, yalakman, sülükmen olarak görev yapıyorlar! Sırtını terör örgütlerine dayayarak ümmeti fesada boğanları yadırgayanlar, kendileri de illegal bir şekilde sırtını dayadıkları yerlerden yallanıyorlar! Har şey Allah rızası ve ümmetin kurtuluşu için ama!.. Kendileri için hiçbir şey istemiyorlar... Sadece Hakka ve halka hizmet için! Yerseniz tabi!
Ümmetin birliği için ırkını öne sürmeyenler, şimdi ilçeler bazında ırkçılık yaparak rant sağlıyorlar! Makamlara gelmek ve rütbeleri kapmak için ilçe bazında ırkçılık yapıyorlar, tevhid maskesi altında ayrılıkçılık tohumları ekiyorlar… Ama her şey Allah rızası için!… Yalakalık yaparak geldikleri makamları Allah’ın kendilerine lütfettiğini ya da nasip ettiğini söyleyerek kendi yalakalıklarını maskeliyorlar! Bu ne biçim tanrı inancı ki, iki tane yalaka ve sahtekârın makamını vermek için çalışıyor, ama milyonlarca Müslüman ölürken kılını kıpırdatmıyor… Müslümanların katledilmesi onların imtihanı oluyor, yalakaların makam kapması da ödülü… Sizin tanrınız bile metamorfoza uğramış bayım! Değil ki dininiz uğramasın!.. Evet, okuyucu kardeşim sana da bir pay var buradan! Ben zaten yaşadıklarımı yazıyorum!… Kimsenin zoruna gitmesin! Gidiyorsa da kendi bilir… Sizden bir tek beklenen pis işlerinize Allah’ı karıştırmayın… Yalakalık ilişkilerinize Allah’ı komisyoncu etmeyin… Belki anlarsınız diye söyleyeyim… Allah ile bizi ve kimseyi aldatmaya kalkmayın!
Bulunduklarım makamları hizmet yeri olarak görmeyip rant yiyenler bir gün normal yaşama döndüklerinde, kapalı kapılar ardında üstlerine nasıl kuyruk salladıklarını elbette gizleyecek, ama astlarını nasıl ısırdıklarını da övünerek anlatacaklardır. Bunların evrim sürecindeki soylarının da temel özelliği budur zaten… Güçlüye biat etmek, güçsüzü taam etmek… Yüksek makamlara geldikten sonra alt kademelere ahkâm kesen ve bu makamları emekleri karşılığında Allah’ın lütfettiğine inanan alçak (!) gönüllülere söylenecek bir söz var… Misafir gittiği evde kendisi çay kaşığıyla çorba içerken, ev sahibi ise kepçeyle yerken “Oh! Öldüm be…” diyerek hareket etmesi karşılığında Nasreddin Hocanın “Komşu, ver biraz da biz ölelim!” dediği gibi… Seküler yandaşların yaptığına benzer şekilde çıktığınız makamlardan inin aşağıya… Biraz da başkaları ölsün!
İslam tarihinde peygamberlerin yanlış yolda gidenlere hakkı haykırması, zamanın rant kaynaklarını yönetenlere dik durması, gücü elinde tutanlara adaleti hatırlatması, bir zamanlar hepimizin özlemi ve örneği idi… Bu uğurda ölenler hayırla anılır ve gıpta edilirdi… Şimdi ise içimizden çıkan ve Müslüman olduğunu öne süren tanrıcıklara yaptıkları yanlışları söylemek, hatalarını düzeltmelerini istemek, adaleti uygulamaları için çağrı yapmak, ehliyet ve liyakat ölçüsüne göre davranmalarını beklemek, bir zamanlar düşünüp inandıkları gibi bugün de yaşamalarını istemek, bunu da böyle bir yazı kaleme alarak tebliğ, inzar ve ihtar etmek cezalandırılması gereken büyük bir suçtur!… Unutanlar, yeni yetme ve yandan çarklı Müslümanlar için bu kelimelerin Türkçesini de vermek gerekirse; bildirmek, uyarmak ve hatırlatmaktır!
Şimdi sorabiliriz tekrar… Nerede kalmıştık? Kaldığımız bir yer yok aslında… Herkes kendi sınavını yaşıyor… Makam, mevki, rütbe, gösterişli yaşam, firavunvari değer görme, haramla mide doldurma seansları, nargileli sohbetler, pratiğe dönük olmayan entel yaklaşımlar, kamu malından yapılan iyilikler vs. İşte bunlar yüzünden önemli bir kısım insan sınavı kaybetti… “Hayır, kaybetmedim!” diyorsanız, inin makamlardan karışın halkın arasına… Çok kazandığınız rantı paylaşın insanlarla… Mustazaflarla birlikte olun… İnsanların dertleriyle dertlenin… Hiçbir zaman rant olarak size dönmeyecek şekilde iki garibanın derdini çözün… Yani, Ölmeden önce ölün!..
Sonuç olarak anladık ki tüm mesele “Biraz da biz ölelim!” imiş…
Hala soruyor musunuz? Nerede kalmıştık?