Nevzat’a Mektup II
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Nevzat’a Mektup II
18.05.2022 19:24:40

 

Nevzat’a Mektup II

Yazmanın nadasına bırakılan, birbirimizi görmediğimiz bunca zamanından beri; nasılsın kardeşim, bunu nice acemi vakitlerden sonra sormak ne kadar abes olsa bile ‘ne yapıyorsun’?

Hani insan ihtiyaç duyduğu bazı anlarda zamana, diğer bazı anlarda da mekana abanır ya, bendeniz de bazen birinin boşluğuna sığınıp diğerine bakıyorken, bazen de diğerinin siperinden başımı kaldırıp ötekini temaşa ederek hayat denen bu yolda kendime bir tür mevzi edinmiş oluyorum, bağışla. Yine Nevzat, bazen içinin bir burcunun düştüğünü hisseder ya insan, bir taraflarının sürekli sızlandığını anlar ya yoğun bir eskimişlik duygusuyla, bendeniz artık o hissiyat tarafından sık sık yokladığımı duyumsuyorum. İçimin kırık dökük taraflarını bazen hiç aldırmayıp, bazen de iyi kötü tamir etmeye yekinerek her gün bir yenilenmenin kenarında ruhumu dinç kalma temrinleriyle avutmaya çalışırken, elimden akıveren bedensel edinimlerimin beni bir bir terk ettiklerini gördüğümde içimin nasıl da sızladığını sana anlatamam.

Nevzat bu üşengeç zamanları eylemin ve enikonu söylemenin yolundan temizleyip, sana ve senin hikayeye teşne tarafına yönelik bir iki cümle karalamak istiyorum, bu benim, sana ilk mektubumu yazdıktan sonra sürekli düşündüğüm bir şey. Bir bakıma kendimi güdülediğim bir eyleme biçimi, hani kalbi teskin eden cinsten bir oluş hali. Yani kardeşim insana ve geçen zamana tanıklık eden, adına hasret denmiş bu yaralayıcı vasatın üzerine; samimiyetten yapılmış tanıdık bir tavır, bir kucak selam bırakmak istiyorum. Bu beni rahatlatan bir şey olacak elbet, bunu da biliyorum, sonra senin halihazırdaki durumunu düşünüp yanımda yöremde başkalaşım geçiren ne varsa; adına ister zaman, isterse mekan densin bütün bu oluşları aklıma getirip, bir yüzünde memnun ve razı olan yaşanmışlıkların, diğer yüzünde beni ne hale getirdiğini dilimin döndüğünce anlatmaya çalışacağım. Senin ne çıkarsadığını bilmeden, görmenin; gözünün baktığı yerde -zamanın içimizde boşluk büyüten o ürpertici halinden sonra- yapacağım bunları. Kendimi hasretin ve geçen zamanın rehin aldığı bütün bir insan sermayesine karşı konuşlandırarak, içime ve içimin bütün ayrıksı kişilerine pazarladığım bu varsıl durumumu aramızdaki akde uygun bir şekilde iyi olmanın haznesine süreceğim. Yoksa bu yazdıklarım, bir ucu varlığı diğerine anlatmakla yazgılanmış mana denen düzenin teslim aldığı bir ifade biçimi değil ve olmayacak. Veya dostum bütün bu söylediklerim, eksik bir ifade olarak, var kılacak beni ve içimden ötelere uzanan her şeyi. Bütün bu anlattıklarımdan sonra, sana bir selamın içine ne kadar iyilik, ne kadar içtenlik, ne kadar insan ve ne kadar duygu ayartan eylem sığıyorsa o kadar selem ederim.

İşbu faslı bir kenara koyduktan sonra, bahis konusu yeni mekânında, bunca fizik ve psikolojik olumsuzlukların içinde büyüttüğün, var ettiğin, sevdiğin, öfkelendiğin ne bileyim her biriyle bir başka hissiyatını güçlendirdiğin bilinmedik yeni kelimeler elde ettin mi diye -en azından benim için can alıcı vasfa sahip- bir soru ile başlayayım dilersen. Büyüttüğün her söz öbeğinde, gene kendinin arabesk yüzünde irileşen bir sevda, demetleşen bir gül, yakaya iliştirilmiş bir karanfil hala yer ediyor mu, söyle diye de ekleyeyim dilersen. Veya sana zor geliyorsa söyleme, biz başkalaşıp öyle anlayalım dile dökmediklerini; yani dostum anlamanın bir kenarında sen ol diğerinde… diğerinde’yi boş ver. Hem zaten insan başkaları onu anlamaya başladığında bereketlenip, beşerden ‘insan’ olmaya doğru bir yola girmiş olmaz mı? Bir yol ki insanlığın ham hayalinden oluşan ağırlıklı taşlarla döşeli. Bu belki hepimizin bazı bazı okuduğu, bazı bazı aymazlığa getirip boş verdiği, hepimizin künyesine kazılı bir oluş hikayesi. Belki daha anlaşılsın diye kendini pazara çıkarma hali hamlığını aşamamış olan insan denen bu varlığın. Emin ol o kadar ayrıksı olanı hakkında, dilimin okşadığı tek kelime var o da ‘bilmiyorum’dan başka bir şey değil kardeşim. Diğeri dil artığı, boşuna yanmış kelimeler.

Beni soracak olursan ben bu aralar med cezirin cezrindeyim dostum kelimeden biraz çekildim, kelimeden ve anlamdan ve sözün söylemek istediği her şeyden, sahadan, durumdan, yürümeden, gitmeden, gelmeden ve her şeyden biraz çekilmeye başladım. Anlam denilen şey, kendimi ifade etmede artık bana eskisi kadar yardımcı olmuyor, Ionesco’ya sorarsan kelimeyle aramızda yaptığımız anlaşma baştan yanlıştı zaten. “Kelime bizi hiçbir yere taşımadı” diyor bir söyleşisinde veya buna yakın bir ifade biçimiyle anlatıyor meramını ve sonra ekliyor “sükût da öyle” diye. Bakma sen Ionesco’ya! Yani sükût ne yapsın değil mi Nevzat? Bunca sessizliği anlama katmasını ona biz söylemedik mi, biz onu sessizliğin de bir kulağı var, biz seni onunla duyuyor olacağız diye güdülemedik mi dostum? Bazen Ionesco’ya gönül koymuyor değilim hani. Hayır, ben elbet bazı anlaşmaların hala kelimeler üzerinden yapılabileceklerine dair bir inanç taşıyorum dostum, üstelik bu beni hala diri tutan, hala başkalarına gönderen bir şey; pek tabi çok büyütmemek ve işi çığırından çıkarmamak şatıyla.

Sonra Nevzat diğer mektubumda da dediğim gibi Şevketiye Caddesi’ne arada bir İstiklal Caddesi tarafından başımı şöyle uzatıp kaçamak bakışlarla bakmıyor değilim, ifadenin sankili ucundan konuşacak olursak, senin antikacıya gittiğini söylüyor Abidin Abi, hafif bir bıyıkaltı gülmeyle ve doğrudan kulağıma doğru. Sonra akla iyi gelmeyen ileri cümleler kuruyor ve ben bütün bunları anlamakta bir miktar zorlanmadan edemiyorum sanki.

Lakin anlamadıklarımın yanında nispeten anladıklarım da var tabi, hem ben doğrudan veya dolaylı olsun iletişmenin her zaman yanında olmuş biriyim, hani “Dil varlığın evidir” diyen Heidegger’i bir parça daha ileri götürüp, orada Kuşeyri üstada da abanarak ‘dil varlığın insana bürünmüş halidir’ diyebilirim, neyse mevzuyu çıkmaz sokaklara taşıyıp boğmayalım, geçelim efendim.

Hafızamın Cibran tarafına doğru meylettiğimde, hani bir yaz günü, ramazanda iftarı beklerken, Fatsa taraflarından senin lise arkadaşın Hidayet’in benim de ortak olduğum çoban salataya yalnız aykırılık olsun diye karabiber dökmesini ve bunu da benden gizleyerek yapmış olduğunu hatırla ama. Şimdi düşünüyorum da hatırlamanın defterine bu vakayı neden en koyu mürekkeple yazdığımı daha iyi anlıyorum. Senin birini kaybederim düşüncesiyle korkunun ve meçhulün peşinden şaşkınlıkla baktığını gözlerimin önüne getiriyorum da bir adamın en basitinden de olsa diğerinin yerine geçmediğini, geçemeyeceğini o anda kavradığımı iki kere ikinin dört ettiğini veya etmediğini matematik bir ispatla ispatlar gibi sunuyorum aklıma bunu da unutma emi. Sonra her birimizin kendi düşünce sermayesini uğrunda harcamayı hiç hesap etmeden sayfalarına boca ettiği Kent Kültürü dergisini çıkardığımız zamanların güzelliğini aklına getir, peşinden senin o zamanlar çam sakızı çoban armağanı türünden derginin yazarlarına 25 lira telif ödediğini de unutmadan yap bunu hani.

Yaralarım Nevzat, yaşlandıkça geçen zamana nispet, koyulaştıkça daha bir sızlayan yaralarım. Yaralarım, dinlediğim her şarkıda alıp beni ileri yaşamaklara götüren, içinden acı sızan cümle çatlağı yaralarım. Belki de diyorum Nevzat, yaralanmak bir lezzeti bir daha tatmamacasına damağına değdirmek ve orada kendini zamanaşırı bir etkiye açmaktır. Derinleştirmeyelim efendim bunu da geçelim…

Bilmiyorum dört duvar arasında zincir sallamadan geçen zamanın yerine, açık güneşli bir havadan başka ne kullanılabilir, belki biraz da mavi renge bulanmış kuyruğu kendine asi bir uçurtma. Bilmiyorum gözlerim neden gümüşi bir serinlik görüyor, gözün görme üzerinden ferahlaması böyle bir şey galiba. Bütün bu kelimelerin üzerindeki gölge bana mı ait. Ah dostum ben bir şey yapmamanın eylemsizlik hali gibiydim, önce kelimeyle başladım hayata; çünkü kelimenin hayatı eskiten bir tarafı vardı bildiğim kadarıyla, çünkü ne olursa olsun bir şeyin üzerinden bu kadar vurgulu bir şekilde geçerseniz onu aşındırarak veya açığa çıkararak eskitmiş olursunuz. Yani yapmamak da ağır bir suçtur kardeşim, hem ben hayatımda yaptıklarımdan ziyade yapmadıklarımla yargılandım. Neyse mevzuya geri dönersek eğer bunca fiziksel atalet beni dışarıda bırakırken, senin bütün bu yaptıklarımın üzerine eklediğin bir tutam eylem seni alıp maphus damına tıktı. Ah Nevzat eylemsizliğin getirdiği bütün günahları gövdeme davet ettiğim günden beri kendimi hayata karşı daha bir yabancı hissediyorum, bu mesela Long Aydın’ın bilebileceği bir şey değil, adam baştan ayağa eylem, ciddiyetten saçma olanına kadar eylem, garip ama oturma haliyle de yatma haliyle de bir eylemlilik hali veriyor adam. Hem sen onun zırvaya yakın düştüğüne bakma, ben insanın abesi bir karanfil gibi yakasına bu kadar yakıştıranını henüz görmedim, bu yargıma sen de katılırsın sanıyorum. Long’un sanki uygunsuz olanı aklayıp temize çıkarma gibi bir özelliği var, başkalarının üzerinde kötü görünen ne varsa, onda şaşılacak kadar güzel veya en azından kabullenilebilir. Karizmaya başka tarafından yaklaşmak bu olsa gerek.

Neyse kardeşim benim bu sözünü ettiğim hal, -akla gelince formasyonunu kaybetmiş- dilin söyleyemediği, harcıalem bir cümle kadar cesur olamadığımı gösteriyor ele güne. Nevzat ben bunu sana birçok şeyi anlatmada kolaylık olsun diye seçtiğim İsmet Özel şiiri ile de anlatamayacağım yazık ki! Yazık ki kelimelerimin arasında senin de yaralarına çare olsun diye çalacağım bir parmak merhemim yok.

Nevzat, sana bu ikinci mektubum, sayıyla da iki, rakamla da, mektuba girişte anlatmaya çalıştığım nedenlerden dolayı sana fazla yazamadım bağışla beni. Biliyorum -aslında tahmin ediyorum- bazen oylumlu bir cümle bir adam niteliğine bürünür, en azından yoklukta insan böyle bir görüntü verebilir, bunun varsıl olmanın kaçıncı ayağı olduğunu bilmem, matematik ilmi kesinlik ifade etmediğinden olacak bu şeylerle uğraşmıyor artık, sosyolojiye de ben inanmıyorum anlıyor musun? Ah, kendimi bunca aymazlığın sütre gerisine attığım için affet beni, bu benim dediğim ve anlamanın entropisini düştükten sonra senin anlayacağın. Belki tanış olmanın pazarından uzak kalmakla yazgılanmış, yanında yöresinde adam yokluğu çekenlerin daha iyi bildiği bir şey, ben bilemedim doğrusu.

Aslında Nevzat, seni düştüğün ve dile getirmekte çekinmediğin aşklardan ötürü tutuklamalıydılar yoksa bu içeri girdiğin sebeplerden değil. Anlıyor musun dostum; aslında seninki âşık olmak değil, aşk denen o duyguya bir tavan boyu yukarıdan baş aşağı düşmek ve kafanı gözünü yarmaktı. Sen aslında bilindik bir şeyi bilinmedik bir tarafından anlatmaya çalışıyordun; tabi ki hikayesi olsun diye. Nevzat şimdi daha iyi anlıyorum ki gerçek seni hiçbir zaman hikaye kadar ilgilendirmedi. İşte ben tam da burayı odaklayarak, bazı serbest vakitlerimde gerçeği göz ardı edip, aşk yüzünden düşmenin ne olduğunu hikaye ettim seni anlatırken yeni yetmelere. Cümle gençlik, ileri boyutta bir vakanın nasıl anlaşılacağını çıkarsadı bundan. Bu ben gibilere de getirisi farklı tınılarla dolu kelime oldu dostum, hani cümlenin özçekim kuvvetine o kadar da aldırmayan kelime. Hem belki de susmak burada dillendi, burada içeriye açıldı meramımız.

Abdülkadir Abi, Hüseyin Kılınç’tan sonra burada, geçen yılın sonbaharında içimizdeki dünya bir miktar daha eksildi, hayat bir adım daha geriledi Nevzat, bir Hüseyin Ayçiçek geçti aramızdan, aklımızdan, nefes almaklığımızdan, aşkımızdan ve merhametimizden ve insaniyetimizden bir Hüseyin geçti. Şimdi anlıyorum ki Hüseyin, dilimizde ileri bir cümle, vicdanımızda gür seda, aklımızda apaçık bir burhandı. Ne desek nafile Hüseyin gitti Nevzat, hem de hepimizin dünyasında içimizi üşütecek bir kapı aralığı bırakarak yaptı bunu. Hüseyin -Nevzat-, kapanması imkansız bir hayat boşluğu bıraktı bizde, onulmaz bir yara açtı, içimize bakamayacağımız bir derinliği koyuverip gitti. Ben Hüseyin’le beraber ölümün ömrüme ne kadar yakın durduğunu hissettim, demek ki akran ölümü, insanı kendi sonuyla daha bir yakin hale getiriyor. Ölümün eşitsizlik hali bu olsa gerek dostum, hiç değilse beni oradan yakaladı.

Pandemi biraz bitti Nevzat, globalci baronlar onun yerine neyi koyacaklarını kara kara düşünüyorlardır eminim. Bilirsin şimdi eksisi gibi değil, önceden yaşadıklarımızın üzerine bir algı bina ederdik, şimdi ise gerçeğin, oluşturmuş olduğumuz algının peşinden gitmesi için yoğun bir çaba sarf ediyoruz. Karabatağın Kuzey Denizindeki petrole bulanmış olması o kadar önemli değil bu baronlar için, önemli olan körfezde yapılacak harbe olumlu bir altlık teşkil etmesi. Şimdi de dostum, işbu savaş baronları Ukrayna’yı, evvelinde Rusya’ya (o zamanlar için Sovyetler Birliği) verdikleri sözü geçersiz kılarak, tersi bir istekle NATO’ya alma vaatleriyle renk skalasında pembe, beyaz, turuncu ne varsa onlarla bir Soros darbesi yapıp Putin’in kucağına atarak, bunun üzerinden dünyaya yeniden nizamat vermenin peşine düştüler. Şimdi bütün aklı evvellerin düşüncesi; ABD ve AB’nin haklı, Ukrayna’nın mazlum, Rusya’nın da zalim olduğu bir algıyla şekillendi. Oh ne güzel dünya, böyle bir algı döşemesiyle Irak’ta ve Afganistan’da milyonlarca kişiyi bir hiç uğruna öldürmedi mi bunlar? Nasıl olsa Batılı bir büyük, “bir kişinin ölümü trajik milyonların ölümü ise istatistiktir” dememiş miydi? Biz sadece istatistik bir veriyiz dostum anlıyor musun? Sadece istatistiksel bir veri, yani rakamdan başka bir şey değiliz anlıyor musun?

Bu arada şunu öğrendik ki insanın ölümünde bile bir farklılık var, Suriyelileri ülkelerine almayan bu ileri demokratik ülkeler ve onların bizim ülkemizdeki faşist izdüşümleri iki halkı mazlum olma pozisyonunda bile ayırmanın bir yolunu bulmaya çalıştılar. Bir keresinde rahmetli Hakan Dilek’le oturduğumuzda ortak kanımız, faşizmin her türlü kalitesizliğin adı olduğu üzerineydi. Şimdi pratiğin de getirileriyle bunu çok daha iyi anlıyorum. İşbu baronlar, Bosna’da bir halk katledilirken hiç ortada yoktular, ne zaman ki sahada avantaj Boşnakların eline geçmeye başladı, o zaman müdahale ettiler. Parçalanmış diğer Yugoslav halkların müstakil bir devleti olmalarına rağmen her zaman ellerinin altlarında yok edilmeye ayarlı bir Bosna bulundurmak amacıyla, Bosna Hersek denen coğrafyanın yönetsel kaderini biri Müslüman diğeri Hristiyan olan birbirine zıt iki halkın kaşındığında kavga çıkacak kaygan psikolojik zeminine bıraktılar.

Nevzat bir şey bozulduğunda onu hak ve adaletle onarabilirsin ama ya hak ve adalet bozulursa o zaman ne yapabilirsin düşünmek çok zor.

Selamla ve duayla kal kardeşim, dışarı çıkmanı sabırsızlıkla bekliyorum.

Mustafa KARAOSMANOĞLU

 

 

 

Nevzat’a Mektup II
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Web Tasarım