Kültür
Giriş Tarihi : 11-02-2013 17:10   Güncelleme : 11-02-2013 17:10

Numan Bey’in Gidiş Biçimi Sorunlu, Tutumu Ahlakî Değildir

Bekaroğlu: ''Bugün barış için bir kolaylaştırıcı durum daha var; bu sorun çözümünü dayatıyor artık. Türk-Kürt herkes bir arada yaşamayı mümkün kılacak bir çözüm istiyor. Bu sorun çözülmezse çok daha kanlı bir hesaplaşmaya gidilecek; Kürtler ve Türkler ayrılacaklar ama Çekoslavakya’daki gibi değil; 100-200 yıl amansız bir düşmanlık olacak.''

Numan Bey’in Gidiş Biçimi Sorunlu, Tutumu Ahlakî Değildir

 
HAS Parti’nin AK Parti ile birleştirmesine çok sert eleştirilerde bulundunuz. Aradan yaklaşık 3 aylık bir süre geçti. Bugün tekrar baktığınızda durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
 
Sert değil net eleştirilerde bulundum. Yapılan işin yanlış olduğunu, 1 Kasım 2010’da bu partiyi kurarken şartlar ne idiyse partiyi kapatılırken de aynı şartlar vardı. Biz neden bu partiyi kurduk, ne değişti şimdi kapatıyorsunuz diye sordum. AK Parti o zamanda aynı partiydi, “Niçin o zaman değil de şimdi gidiyorsunuz?” diye sordum. “insanlara gerçekleri söyleyin” dedim.
 
Biz AK Parti hükumetine köklü eleştiriler getirerek bir beyanname yayınladık ve partimizi kurduk. O beyannamede söylediğimiz şeyler ortada, şartlar aynen devam ederken, hatta olumsuzluklar daha artmışken; AK Parti, ilk dönem vesayet sistemi ile mücadelesi sonrasında devletleşmeye, devlet dilini kullanmaya başlamışken.. Böyle bir dönemde; eski vesayetçileri tasfiye etmiş ama vesayet kurumlarına dokunmamış, MGK, YAŞ, YÖK vs. olduğu gibi dururken AK Parti’nin nesine gidiyorsunuz, diye sorduk. Sert eleştiri denen şey, budur. Numan Bey’in gidiş biçimi de sorunludur; kapalı kapılar arkasından kotarılmıştır, birbirimize verdiğimiz sözlere uygun değildir. Beyannamede her şeyi açıkça paylaşarak yapacağımızı deklare etmiştik ama arkadaşlarımız kapalı kapılar ardında işi kotardılar. Sonra formalite olarak kurullara getirdiler, biz bunlara karşı çıktık. Çünkü bu tutum siyaseten ahlaksızlıktır dedim.
 
 
“AK Parti eski Türkiye’nin partisidir, yenilikçi değildir.”
 
 
AK Parti, ‘tek adam, tek lider’ partisi olmakla da eleştiriliyor. Siz AK Parti içindeki bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
 
 
AK Parti’de bir demokrasiden söz etmek mümkün mü? AK Parti eski Türkiye’nin partisidir. Hatta tek adam partisidir. Fazilet Partisi döneminde ‘yenilikçiler’ diye başlamışlardı, ama bir eski Türkiye partisi kurdular. Eski Türkiye derken 1982 anayasasıyla kurulan düzen ve siyasal partiler sistemini kastediyorum. AK Parti çok güçlü bir parti oldu. Tek başına anayasa değişikliğini gerçekleştirebilecek çoğunluğu elde etti. Ama Kenan Evren’in 1982 anayasasından önce çıkardığı siyasi partiler ve seçim kanunlarına dokunmadı. Mevcut siyasi partiler kanunu tek adam partisini öngörüyor. Orada her şey parti liderlerinin ve adamlarının elindedir, genel başkanın iki dudağın arasındadır. Orada bir eleştiri ve müzakere söz konusu olamaz. Her şeye liderler/şefler karar verir. Bu CHP geleneğidir. 1924 CHP’si.
 
 
Bugün Başbakan bu yetkileri tam olarak kullanıyor ama görünen o ki ona 82 anayasası yetmiyor. Şimdi bir Tayyip Erdoğan anayasası, yeni bir 2013 anayasası yaparak Başkan olmak istiyor. Evet, teknik olarak ortak bir akıl vardır, teknik konuları bilenlere soruyorlar. Zaten olmasaydı, başarılı olamazlardı. Ama esas olan siyasi kararlardır, demokraside siyasi kararlar ortak akılla alınmalı. AKP’de siyasi kararları bir kişi veriyor. O kişiyi ikna ediyorsunuz. Oysa demokrasi de halk ikna edilir.
 
 
“Numan Kurtulmuş gitti çünkü bir şey yapmak değil, bir şey olmak istiyordu. Çünkü herkes bir şey olmuştu; Ahmet Davutoğlu bir şey olmuştu”
 
 
Tüm kararları bir kişi alıyor, milletvekillerini, belediye başkanlarını, bürokratları, belediye meclis üyelerini, il-ilçe başkanlarını tek kişi seçiyor. Tayyip Erdoğan seçiyor, diğer tarafta Bahçeli, Kılıçdaroğlu ve Öcalan seçiyor. Dört partinin milletvekilleri böyle seçiliyor. İşte eski Türkiye’de demokrasi bu. Biz HAS Parti’de bunlara hep itiraz etmiştik.
 
Gerçek demokraside bu kararları parti üyeleri alır. Tabi siyasi partilerin finansmanı da üyeler tarafından sağlanır. Has Parti’de bunları yapacaktır; beyannamemize, programımıza bunları yazmıştık.Tam olmasa da kısmen yaptık. Ben İstanbul’da bir yıl gece gündüz çalıştım, örnek bir parti teşkilatı oluşturmak için... Teşkilat, üye aidatlarıyla ayakları üzerinde durmaya başladı. Üyeleri ile birlikte karar alan bir parti oluşturuyorduk. İlçe kongrelerini yaptık, İlk kongresini yapacaktık. Böyle bir zamanda Sayın Numan Kurtulmuş gitti. Çünkü bir şey olmak istiyordu. Bir şey yapmak değil, bir şey olmak istiyordu. Çünkü herkes bir şey olmuştu. Ahmet Davutoğlu bir şey olmuştu. “Ben bu yolla olamayacağım” paniğine kapıldı. Anlatamadık, “bir şeyler yaparız, önemli bir şeyler yaparız” dedik ama olmadı. “Bir şeyler de oluruz ama olmasak da ne olur dedik... Biz bir örneklik ortaya koyalım yeter” dedik. Ama o, dayanamadı.
 
 
“Kürtlerden bir Erbakan oy almıştı bir de Erdoğan alıyor.”
Özellikle Kürt meselesinde pek çok kesimden “bu sorunu çözerse Başbakan çözer” gibi cümleler dillendiriliyor. Bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
 
Eleştirileri bir kenara koyalım ve şu hakkı teslim edelim. Tayyip Erdoğan, Türkiye’de son 30 yıldır bu kadar güçlü, halkı bu kadar ikna edebilen, % 50’nin oyunu alan ve Laz, Kürt, Türk, Çerkez, her kesimden oy alan bir lider... Böylesine güçlü siyasi bir figür, kangrenleşmiş sorunları çözmek için bir imkândır. Aklı olan bunu görür. Erdoğan, bu sorunu, bunu çözebilir. Kürtlerden de Türklerden de oy alıyor. Kürtlerden bir Erbakan oy almıştı bir de Erdoğan alıyor. 2003 yılında Gerçek Hayat dergisinde bir yazı yazmıştım. “Türkiye’nin en önemli meselesi Kürt meselesidir. Birçok yerden saldıracaklar ama Kürt meselesi üzerinden sizi yok edebilirler ya da siz, Kürt meselesi üzerinden var olabilirsiniz. Hem kendinizi hem de Türkiye’yi değiştirebilirsiniz” demiştim. Kürt meselesini çözmek, vesayet sistemini ortadan kaldırmak için de gereklidir.
 
Öcalan ile anlaşıp vesayetin bir bölümünü onlara devretmek Doğu’da başka bir vesayet uygulamasını sağlamak, meseleyi çözmek anlamına gelmez. Siyasi partiler yasasında, seçim yasasından, anayasaya kadar bir bütün olarak ele alacaksınız, vatandaşlık kavramını değiştireceksiniz, etnik vurgusu olmayan eşit vatandaşlığı getireceksiniz. Korkarım; bu hükumetin elinde öyle sistemli bir program yok.
 
 
“Kürt meselesi çözümünde Başbakan’ın çok yüksek karizması ve % 50 oyu, bu elbette bir imkândır.”
 
 
Bugün barış için bir kolaylaştırıcı durum daha var; bu sorun çözümünü dayatıyor artık. Türk-Kürt herkes bir arada yaşamayı mümkün kılacak bir çözüm istiyor. Bu sorun çözülmezse çok daha kanlı bir hesaplaşmaya gidilecek; Kürtler ve Türkler ayrılacaklar ama Çekoslavakya’daki gibi değil; 100-200 yıl amansız bir düşmanlık olacak. Bu Kürtler ve Türkler için de korkunç bir şeydir. Dolaysıyla insanlar bu durumu görüyor, bundan endişe ettikleri için barış sürecini destekliyorlar. Bakınız, terör örgütüyle Oslo görüşmeleri deşifre oldu sonra AK Parti anayasa oylamasına gidip % 58 aldı ve seçime gittiğinde de % 50 aldı. Demek ki vatandaş bu işi çöz, ayrılmayalım ve çocuklarımız ölmesin de nasıl çözersen çöz noktasında. Bu anlamda Başbakan’ın çok yüksek karizması ve % 50 oyu, bu elbette bir imkândır.
 
Kürt siyaseti de çok uğraştı; Arap Baharı gibi bir ayaklanma olsun diye Kürt sokağında, ama beceremediler. Kürt halkı ayrılmak istemiyor; sokak hareketlerine, isyana katılmadı ama BDP milletvekillerini güçlü bir destekle Ankara’ya gönderdi. Kürtler de “Gidin Ankara’ya orada müzakereler yoluyla bu sorunu çözün” diyor.
 
 
 
İmralı-hükumet görüşmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Gelişen diyalog sürecinden umutlu musunuz?
 
 
Bu görüşmelerin fiyaskoyla sonuçlanmamasını temenni ederim ve umudum da var. Demokratik açılımın hazırlıkları yapılmış değildi. Bu kez daha temkinli hareket ediliyor. Bir de o zaman göre Türk ve Kürt halkları buna hazır ve mesajlarını net veriyor. Dolaysıyla çok ciddi teknik hatalar yapılmazsa ve niyetler de iyi ise olur, diyorum. Ama eğer Başbakan; “bu anayasayı Kürtlerle değiştirebilirim ve buradan bir başkanlık sistemi çıkarırım”, Öcalan da “ başbakanın bu isteğine destek vererek, şartlarımı iyileştirebilirim, belki dışarı çıkarım, özerklik kazanabiliriz” diyorlar ise bu süreçten bir şey çıkmaz. Bunlar hesap işidir, eğer gerçekten samimi iseler bu işin çözümü bellidir. Silahların nasıl bırakılacağı söylendi. Dünyayı yeniden keşfetmiyoruz. Umut ediyorum ki her şey güzel olur.
 
“Davutoğlu kişisel hırslarla, akademik gururla hareket ediyor.”
Dış politikada “Komşularla Sıfır Sorun” yaklaşımından sonra bugün geldiğimiz noktayı ve Türkiye’nin, ‘Arap Baharı’ sürecindeki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
 
Rezalet! Türkiye’nin desteğiyle çoğu İncirlik’ten kalkan uçaklarla Irak bombalandı, vuruldu, kırıldı, 1 milyonun üzerinde insan öldü. Bugün Dışişleri Bakanımız elektrik kesintileri için Irak yönetimini eleştiriyordu.Bu rezalet değil de nedir. Sormazlar mı; “Ey Davutoğlu, Irak’ın yıkılmasına bu kadar katkı yaptınız, şimdi niçin elektrik kesik diyorsun, öyle mi; sen şu 1 milyon insanın kanı üzerine bir şey söylesene!”. Sormuyor maalesef. Türkiye Müslümanları bir tuhaf oldu; bu “dindar” hükumet Türkiye Müslümanlarının nutkunu bağladı.
 
Davutoğlu ve Hükümet çok kibirli, çok hırslı. Davutoğlu kişisel hırslarla, akademik gururla hareket ediyor. “Sıfır sorun” diyerek bir megalomani ile çıktı. “Stratejik Derinlik kitabını ben yazdım” diyen bir özgüvenle çıktı. Eee.. şimdi ne durumdayız? Bakanlıkta bulunduğu yıllar süresinde bakarsanız bugün tüm komşularla sorunlu, herkesle kavgalıyız.
 
“Türkiye, bir adamın akademik fantezilerine kurban edilemez.”
 
 
Arap Baharı’nda elbette Arap halklarının adalet ve özgürlük taleplerine olumlu bakacağız. Tunus ve Mısır’da her şey kendiliğinden oldu. Libya’da önce “Ne işi var NATO’nun” dedi Başbakan; bir hafta sonra da NATO kuvvetlerine gemi verdi. Burada bir çelişki var. Ama Özellikle Suriye’de müthiş bir trajedi yaşanıyor ve bu trajedide Başbakan ile Dışişleri Bakanının da dahli var. Esad, silahsız halk ayaklanması ile görevi bırakmaya zorlanabilirdi; Mısır ve Tunus’taki gibi. Ama çok hızlı bir şekilde muhalefet silahlandırıldı, devrim terörize edildi. Bir sürü silahlı gruplar giriyor Türkiye’den ve bunu herkes biliyor.
 
Kitaplarda yazanlarla, akademik fantezilerle gerçek dünya aynı değil. Türkiye, bir adamın akademik fantezilerine kurban edilemez. Türkiye’nin şu anki bölge görüntüsü hiç iyi değil, herkesle kavgalıyız; sadece Suriye mi; Irak, İran tüm komşularla sorunlar var. Ciddi bir mezhep kavgasına doğru sürükleniyoruz. Bu bölge ülkelerinin değil, ABD’nin, İsrail’in işine yarar. Bu durum, ileride Müslüman ülkeler arasında çok olumsuz sorunla doğuracaktır.
 
 
“Roboski’de devlete insanı kurban eden tipik Türkiye Cumhuriyetinin 80 seneden beri kullandığı politika uygulandı.”
Roboski olayında AK Parti çok eleştirildi bu eleştiriler hala devam ediyor. Sizce hükumet neden bu olayı çözüme kavuşturamadı?
 
 
Orada insanlar bir şekilde vuruldu. Bu vaka AK Parti için bir turnusol kağıdı niteliğindeydi. AK Parti devletleşiyor, vesayet kurumlarını ellerine geçirdiler ve artık çok fazla demokrasi değişim ve dinamiklerini taşımıyor eleştirilerinin dile getirildiği bir anda tam bir devlet refleksi verdi. “Genel Kurmayımız, görevini yerine getirmiştir, tazminat ödenecektir” gibi açıklamalar yapıldı. Bu tipik Türkiye Cumhuriyetinin 80 seneden beri kullandığı ve uyguladığı politikadır. Devlete insanı kurban eden, devleti önceleyen, yurttaşı devletin aracı olarak gören ideolojidir yaklaşımdır, bu. AK Parti’nin eski bir parti olduğu bu vaka ile belli olmuştur. Başbakan orada özür dileyerek sorumluları oraya çıkartsa idi yeterli olacaktı. Bu sorun böylece çözülebilirdi. Ama bu tutumuyla Tayyip Erdoğan da Türkiye de kaybetti.
 
“Bu meclis yeni bir anayasa yapamaz çünkü bu meclis liderlerinin seçtiği milletvekillerinden oluşuyor.”
 
Yeni anayasaya yönelik çalışmaları ve Başbakan’ın referandumu dillendirdiği süreç hakkında ne düşünüyorsunuz?
 
 
Yeni anayasa yapmayacaklar. Dört tane birbirine benzemeyen parti var. Ortak bir anayasa çıkması mümkün değil. Bu ‘anayasa uzlaşma komisyonu’ değil, ‘anayasa uzlaşmama komisyonudur’. Birbirlerini bu zamana kadar masadan kalkmaya zorladılar. Şimdi Başbakan bir takvim koydu; “olmazsa kendi metnimi Meclise indirir orada yatar sayı ararım” diyor. Peki nasıl? Diğer partilerden milletvekili çalarak ya da BDP ile...
 
Bana göre bu meclis yeni bir anayasa yapamaz. Çünkü bu meclis liderlerinin seçtiği milletvekillerinden oluşuyor. Bu sebeple biz HAS Parti zamanında anayasa yapma meclisi önermiştik. Anayasanın 175. maddesi anayasanın değiştirilmesiyle ilgilidir. “Bunu değiştirelim ve bir anayasa meclisi oluşturalım, bu meclisin tek görevi anayasa yapmak olsun ve hazırlayacağı metin halk oylamasına gitsin demiştik. Ancak o şartlarda bu meclis temsil özelliği olan bir anayasa yapabilir. Milletvekillerini liderler değil, vatandaş seçmelidir. Velhasıl ben ciddi bir anayasa değişikliği yapılacağı kanaatinde değilim. Köklü bir çözüm olmayacaktır.
 
“Türkiye’de gerçek anlamda üretime dayalı bir büyüme yoktur, tümüyle sanal bir kalkınma vardır.”
 
Türkiye ekonomisindeki gelişim, uluslararası medya ve küresel ekonomi kurumları tarafından da olumlu bulunuyor. İçeride ise “taşeronluk” sistemi gibi bazı temel konularda yoğun eleştiriler yapılıyor. Siz ekonomi politikalarımızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
 
Kim övüyor, bütün liberaller, uluslar arası sermeye çevreleri, onların bu ülkedeki uzantıları... Önce bir bakalım; neler oldu, nasıl bir ekonomik model uygulanıyor? 2001’de Türkiye’de bir kriz oldu. Dönemim Başbakanı Ecevit, Dünya Bankasından Kemal Derviş’i getirdi. Derviş, cebinde bir programla geldi. Bu programı bizim gibi ülkelerde neo-liberal dönüşümü sağlayacak bir programdı. Türkiye’deki II. neo-liberal dönüşümdü, bu. Birincisi 24 Ocak 1980 kararları ile başladı ve Özal tarafından uygulandı. Erdoğan ve hükumetleri de harfiyen bunları uyguladı. Böylece Türkiye ekonomisi, dünya ekonomisine eklemlendi. Türkiye’de gerçek anlamda üretime dayalı bir kalkınma ve büyüme olmadı. Tümüyle sanal bir kalkınmadır. Mesela özelleştirme gelirleriyle bütçe açıkları kapatılıyor. Neo-liberalizm, kapitalizm krizini aşmak için kullandığı bir programdır. Yeni ülkeler, yeni kaynaklar, yeni hizmetler, yeni malların ticarileştirilmesine dayanır bu program.
 
 
“Batman’daki AVM’lerden ve hiper marketlerden yapılan satışın parası İstanbul’dan tahsil ediliyor.”
 
 
Kapitalizm; kazanmak kazanmak kazanmak üzerinedir. Bir liralık evi, türev kağıtlarla piyasada bin liraya yükseltiyor. Böylece sanal ekonomi oluşturuluyor. Neo-liberal dalga dünyanın diğer kesimlerine, el değmemiş kaynaklarını sistemine dahil etme yöntemidir. Türkiye’de bu uygulanıyor.
 
Bu ekonomi, büyüğü büyüten; orta ölçeği küçülten, küçükleri de yok eden bir ekonomidir. Başarı dedikleri budur. Geçenlerde Batman’a gitmiştim esnafları ziyaret ediyordu. Şehrin işlek caddesindeki her iki dükkandan biri kapalıydı. Herkes perişan. AVM’ler ve hiper marketler yapılmış, her şey buralarda satılıyor ama parası İstanbul’dan tahsil ediliyor. Yani kredi kartlarıyla...
 
 
“Numan Bey’in vaktiyle “Ficher-Derviş Modeli” dediği ve eleştirdiği model bugün “Ficher-Derviş-Erdoğan-Kurtulmuş Modeli’ne” dönüşmüştür.
 
 
Evet, her şey ticarileştiriliyor. Bakınız; hastaneler birleşiyor, büyük gruplar oluşturuluyor ve uluslararası sermayeye satılıyor. Bunları körfez ve batılı fonlar satın alıyor. Aslında sermayeler çok da farklı şeyler değil; körfez, ABD, Çin hepsi aynı... Sağlık ticarileştiriliyor.
 
HAS Parti’de genel başkanı iken Numan Bey; “Ficher-Derviş Modeli” derdi, HAS Parti seçim beyannamesinde “Ficher-Derviş-Erdoğan Modeli” diye yazmıştık. Şimdi kendisi gidip AK Parti’nin ekonomiden sorumlu başkanı oldu ve aynı model uygulanıyor. Şimdi de “Ficher-Derviş-Erdoğan-Kurtulmuş Modeli” diyecekler herhalde. Bu model de büyükleri büyüten bir modeldir.
 
 
“İktidarı ele geçirdiler, muktedir oldular ve değişim dinamiğini kaybettiler.”
 
“Erdoğan, değişim dinamiğini kaybetti. Mücahitler müteahhit oldu.” şeklinde bir beyanınız var. Bu köklü değişimin sebepleri nedir?
 
 
İktidar oldu, muktedir olamadı diye bir tür eleştiri vardır. İktidar da muktedir de olundu. Vesayet kurumları ele geçirildi: MGK, YÖK, YAŞ ve ekonomi üst kurulları, artık hep kendi adamları var. Sistemi bütünüyle devraldı. 2001’de Fazilet Partisi’nin meclis grubunda biz çok tartışırdık. Onlar “iktidarda kalmalıyız, bunun için reel politika gerekir” diyorlardı. Ben ve Rahmetli Bahri Zengin ağabeyimiz; “Biz iktidarın mahiyetini sorgulamalıyız. Bu sistemi ele geçirdiğinizde ayrı bir vesayet sistemini siz kurarsınız ve zulmü bu kez siz yaparsınız. Çünkü senden değil, sistemin kendisinden kaynaklanıyor sorun. Bu sebeple bu iktidarın tabiatını sorgulamamız gerekiyor” diyorduk. Şimdi iktidarı ele geçirdiler, muktedir oldular ve değişim dinamiğini kaybettiler.
 
Millet seçiyor, iktidar oluyorsun ama seni denetleyecek adamı da sen atıyorsun. Her şeyi kapalı kapılar ardında yapıyorsun. Mesela Belediye Meclisleri, imar komisyonları; burada bütün işlerini kapalı kapılar ardında yapılıyor. Kapı kapalıysa zaten kimse gitmiyor. Bir de kullandıkları dil (ki bilgi asimetrisi deniyor buna), bu dili halk anlamıyor. Bir imar değişikliği yapıyorlar ama teknik bir dil kullandıklarından ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Burada yanlışlıklar yapılır. Bunlar insan değil mi, melaike mi oldular. İnsan yanlış yapar; bu şekilde iktidar yanlış yapılır. O nedenle iktidarın şeklini değiştireceksiniz, Şeffaf ve denetlenebilir bir yönetim olacak. Olmayınca dün onlar çalardı bugün bunlar çalar. Müslüman olmak, dürüst olmak elbette gerekli. Ama şeffaflık olmadıkça, ama halkın denetimine açık olmadıkça yanlışlık yaparsın.
 
Olan ne; önce vesayet sistemini eleştiriyorlar, sonra iktidar olunca da bu kurumları olduğu gibi tutuyorlar. Niçin? Çünkü bu kurumlar Firavunluğa en uygun kurumlardır.
 
 
“HES’te büyük bir tuzak var.”
 
Rizeli olduğunuzu biliyoruz. Geçtiğimiz yaz HES’lerle ilgili sosyal medyada bir takım paylaşımlarda bulundunuz ve çevreye verdiği zarardan bahsettiniz. Karadeniz’de HES’lere yönelik ciddi bir tepki var fakat ulusal basında bu tepkilere ve protestolara çok rastlayamıyoruz. HES’lerin varlık amacı nedir sizce? HES’lerin perspektifinden çevre politikamızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
 
HES’te büyük bir tuzak var. Enerji, elektrik filan diyorlar ama böyle değil. Suyun kullanma hakkını alarak, paketleyip satmak istiyorlar. Seni Başbakan seçtik diye bize ve bütün yaratıklara ait olan bir şeyin kullanma hakkını, imtiyazını birilerine veremezsiniz. Köprülerin kullanma hakkını Koç ve Ülker’e 25 yıllığına devrettim diyor. Nasıl olur; bu köprüler, bizim, hepimizin, sen bizim olan şeyı nasıl başkasına verirsin. Üstelikte imtiyaz veriyorsun, ayrıcalık yapıyorsun. Adamlar köprüyü tutuyor, başka yerden geçme şansın yok, orada istedikleri parayı alıyorlar. Bu zulümdür, zulmün en büyüğüdür.
Rportajın tamamı için:
http://hurbakis.net/content/mehmet-bekaroglu-numan-beyin-gidis-bicimi-sorunlu-tutumu-ahlaki-degildirroportaj
Hür Bakış- Röportaj : Fatman SANCAK
 
adminadmin