Köşe Yazıları
Giriş Tarihi : 09-06-2013 14:49   Güncelleme : 09-06-2013 14:49

PARKTA OLAN BİTEN NE Veya …

Gezi parkı, bir haftadan beri postmodern bir eylem biçimini Türkiye gündeminin tam ortasına getirip bıraktı

PARKTA OLAN BİTEN NE Veya …
Gezi parkı, bir haftadan beri postmodern bir eylem biçimini Türkiye gündeminin tam ortasına getirip bıraktı.
 
Eylem, ilk etapta masum çevreci gençlerin park içinde dikili olan birkaç ağacın kesilmesine karşı duyulan tepkisel bir görünürlüğe sahipti. Oysa yüzeysel açıdan bakıldığında böyle görülen fotoğrafın, birçok katlı yapıya sahip olduğu fazla gayret sarf etmeden görülen bir gerçek. Dolayısıyla eylemleri ortaya koyan bu heterojen kitle ile eylem biçiminin arasındaki korelasyonunun her katmanında farklı fotoğraflar görmek mümkün. Çevrecilik ve Gezi Parkını (ağaçlarıyla birlikte) korumanın masum refleksif görüntüsünün hemen altında şunlar görünebilir: bir tutam; aynı resme bakmanın vermiş olduğu usanç, bir tutam; gençlik durumunun erke kızma pozisyonu, bol miktarda öfke ve kendini ifade etme biçiminin sokağa yansıyan yönelimleri. Açmak gerekirse, liseli gençlerin babaları ile aralarında olan erksel mesafeyi sokakta aşma girişimleri (Dostoyevski der ki, hepimiz gençliğimizde bir kere olsun babamızı öldürmeyi düşünmüşüzdür) ile o yaştaki gençlerin kendini dünyaya ve karşı cinse kabul ettirme biçimi altında sokağın iyi bir enstrümana karşılık gelmesi, aynı iktidarın bu oranda genç bir toplumu (ki bu toplumun tüketim toplumu olduğu unutulmamalı) bunca uzun sayılacak bir zaman zarfında yönetmesinin vermiş olduğu sıradanlık ve bu sıradanlığın o gençler indinde bıkkınlık ve öfkeye tahvil edilmesi. Bu bir
 
Meselenin bir diğer yönüne gelirsek; eylemlerin Gezi Parkında başladığı ilk bir iki günde, devletin kolluk kuvvetlerinin kullanmış olduğu eylem önleyici dil, aşırı güç olarak tezahür etmiş, bu durum ise eylemciler ile yönetsel erk arasında her gün gittikçe büyüyen mesafeler ortaya koymuştur. Açmak gerekirse; sosyal medya icat edileli beri ‘kol kırılır yen içinde kalır’ algısı iflas etmiş durumdadır. Artık her şey görünürlük dairesinde vuku bulmakla kalmamış, bu görünürlüğe dezenformasyon ölçüsünde ilavelerde bulunmaktan imtina edilmeyen bir vasat oluşturulmuştur. Yani artık bir gerçekliğin içine, aykırı bir unsur çok kolay şekilde monte edilip servise sunulabiliyor. (Jean Baudrillard’ın dediği gibi, gerçekliğe bir kere olsun müdahale ettiğinizde artık onu eski haline getiremezsiniz. Evet bu salt zihinsel dünyamızda bile mümkün değildir.) Bu bağlamda kolluk kuvvetlerinin kullandığı orantısız gücün yanında dezenformasyonun ezici etkisi de göstericilerin lehine bir şekilde sosyal medya tarafından pompalanınca iş, ezen ve ezilen ekseninde bir yere oturmakta gecikmedi.
 
Aslında, yedeğine haklı olma pozisyonunu da davet eden; zalim ve mazlum ekseni, aslen duygu tabanlı olduğu için birkaç adım sonra manipülasyonun engin sınırlarında gezinmeye başladı. İki taraf da kendini haklı çıkaracak argümanları kullanıp işine yaramayanları bir kenara atarak doğrulamacı yöntemi kendileri için esas tayin ederek, bu yöntemin kendi varoluşu gereği, gerçekliğinin birçok yönünü açıkta bırakan tavrını benimsemekte gecikmediler. Bu durum da gerçekliği getirip ideolojinin kapı eşiğine atmış oldu. Artık eylemciler için “salt gerçekliğin” hiçbir değeri kalmamış, çünkü gerçeklik kendi kodlarını aşarak ideolojinin eylem sınırlarına gelip dayanmıştı. Gün geçtikçe kolluk kuvvetlerinin kullandığı caydırıcı kuvvet, eylemin yönünün tayin edilemezliği ve katılımın ülke bazında bütün kesimler tarafından belli bir miktarda sahiplenildiği söylemleri altında yumuşamaya başladı. Bu sefer şiddet boşluk tanımaz ilkesi yürürlüğe girerek, eylemcilerin taşı, kolluk kuvvetleri tarafından korunulması gereken yaralayıcı bir enstrüman haline geldi. Mazlum ve zalim pozisyonu değişken bir denge etrafında seyredip gitmeye başladı. Zalim mazlum, mazlum da hemencecik zalim oluveriyordu.
 
Bu ve bunun gibi okunabilecek katmanları olan bu eylem biçiminin derin yapısının en alt katmanlarından birinde kentsoyluluk imgesi yatmaktadır. Osmanlıdan bu yana modern kentleşme biçiminin gerçek sahipleri olarak kendilerini gören kentsoylu dediğimiz ve toplumun yaklaşık olarak yüzde beş veya yüzde onunu teşkil eden bir kısım, yüzyıllardır yaşamış olduğu bu saltanatı 980’li yıllarda kırsaldan kente göçün yoğun bir biçimde başlamasıyla birlikte kaybetmeye başladı. Aslında kentin modern açıdan tanımlanmış soyluluk zemininde yer eden bu zümre kendine ortak istemiyor, kırsaldan gelen her dalgayı şehrin varoşlarına doğru sürüklüyordu. Seksenli yıllarda biraz da ırkçılık kokan bir biçimde maganda diye tabir edilen kentin bu yeni sakinleri, kentin eski sakinleri açısından bakıldığında tam bir kentli olamadıkları gibi, kentin sosyal dokusunu bozan bir atmosferi de kentin üzerine sermekte gecikmediler. Bütün itiraz aslında bunaydı. Ülkenin başına gelen ‘ihtilallar’ de bu kentsoyluluk ve çevre ekseni üzerinden okunabilirdi.
 
Ak Partinin son onbir yıllık iktidarı döneminde fiili olarak darbelerin (muhtıraların) önü kesildiğinden dolayı, eski yaşam tarzının değişikliğine yönelik her düzenleme bu kentsoylular indinde bir varlık sorunu haline getirildi ve aşırı saldırılarla püskürtülmeye çalışıldı. Son on yıllık periyotta bu hamleler için kullanacak malzeme (Askerler, derin devlet vb.) bulamayan kentsoylular; Ak Parti yönetimindeki alkol düzenlemesi, Taksime cami yapılması, Emek Sinemasının yıkılması, Gezi Parkının yeniden düzenlenip Topçu Kışlasının yeniden ihyası ve bunun gibi icraatları kendi yaşam biçimlerine yönelik saldırı algıladıklarından dolayı bir süreliğine de olsa sokağa çıktılar. Diyeceksiniz ki sadece onlar sokakta değil onlarla birlikte birçok kesimde sokakta, peki onların sorunu ne? Belki de bu kesimlerin her biri kentsoylu yaşam biçiminin en azından bir enstrümanını işbu kentsoylular ile paylaştığı ve bunu da kendi hanelerine bir imtiyaz olarak yazdıkları için olmasın.
 
Sizce bu durum, efendi köle diyalektiği gereği kölenin efendiye öykünmesi çerçevesinde doğal karşılanması gereken bir pozisyon değil mi?
Varide.net
adminadmin