Köşe Yazıları
Giriş Tarihi : 21-03-2013 09:54   Güncelleme : 21-03-2013 09:54

Perestiş Mi, Prestij Mi

Tüm canlılarda olduğu gibi insanoğlu da sevgi ve saygısını karşı tarafa anlatmak için kendine özgü yollar dener

Perestiş Mi, Prestij Mi
Tüm canlılarda olduğu gibi insanoğlu da sevgi ve saygısını karşı tarafa anlatmak için kendine özgü yollar dener. Yeri geldiğinde bir çift söz, bir çiçek veya hediye bunun yollarından sadece birkaçıdır. En somut ve basit bir şekilde duygularını karşı tarafa anlatan insanoğlu zamanla ölçüyü kaçırıp karşısındakini daha üst noktalara taşımak durumuna geldiğinde kendi saygınlığını azaltma ve aşağılama, karşıdakini ise mümkün olduğu kadar yüceltme noktasına taşıyarak kendisiyle olan arasını açmaktadır. Böylece bilinçaltında, muhatabını kendinden aşkın bir noktaya koyarak ona değer verdiğini göstermektedir. Bu olgu zamanla farkına varılmadan muhatabı tanrı boyutuna taşımakta veya tanrısal bir takım özellikleri ona vermeye dönüşmektedir.

Birbirini seven iki kişi arasında ortaya çıkan muhatabı değerli kılma olgusu, her iki bireyi mutlu edebileceği gibi zararı varsa da sadece ikisine yansımaktadır. Ancak herhangi bir siyasi, sosyal, kültürel ve yönetsel oluşumda lider konumundaki bireyin bu noktaya taşınması pek çok sıkıntıyı da beraberinde getirmektedir. Lideri o noktaya taşıyan bireyler veya kitle bir müddet sonra onu aşılmaz, yanılmaz, hata yapmaz, yaptığı yanlışlarda bir hikmet var gibi değerlendirirken, kendisini değersiz, zavallı, kafası çalışmaz, emredileni yerine getiren birey konumuna oturtmaktadır. Sonuç olarak bu birey kendisine saygısını yitirmekte ve yaşamı boyunca düşünsel, siyasal, kültürel ve sosyal olarak onları aşamayacağı düşüncesi ile kompleks içerisinde yaşamaktadır. Hatta daha da öteye giderek lider veya idol olarak gördüğü bireyin düşünsel, davranışsal, inançsal bir kopyası olmaya çalışmakta, bunu da başardığında kendince önemli bir aşama kaydettiğini düşünmektedir. Oysa bu hareketiyle lider veya örnek gördüğü kişiye prestij kazandırmak isterken bir müddet sonra farkına varmadan bu kişiye tapınma, yani perestiş durumuna girmektedir.

Olayı net olarak algılamak bağlamında yaşamımızdan ve çevremizden yaşanmış ve yaşanmakta olan pek çok örnek getirebiliriz. Tüm siyasal oluşumlarda bu yapı zaten doğal olarak vardır. Hele toplumumuz gibi ait olduğu doğu kültürünün temelinde itaat etme, büyüklere karşı çıkmama gibi aslında çok önemli ve değerli olan davranış modelleri bulunmaktadır. Ancak bu davranış şekillerinin dozajını aşması durumunda ters etkide bulunarak körü körüne itaat ve kabullenme, sorgulamama ve olduğu gibi kabullenme, önde olanı aşmama veya aşılması durumunda yaşanacak sıkıntılara göğüs gerememe korkusu gibi geri yansımaları olmaktadır. Bu aşamadan sonra gizli şekilde korkuya dayalı saygı ve buna bağlı olarak perestiş olayı başlamaktadır.

Perestiş ve prestij arasındaki bu yalpalamalara neden olan olgu, özgür düşünce yapısının kurulmaması, düşünme mekanizmasının önünde aşılamayacak bir takım kanaat önderi, bilim adamı veya din bilgini gibi kişilerin bulunmasıdır. Daha çok dinsel konularda yaşanan bu çarpık yapılanma ne yazık ki bilgisel gelişmişlik düzeyine bakılmaksızın etkisini sürdürebilmektedir. Bulunduğu çağda önemli işler yapmış ve önemli bir boşluğu doldurmuş olan pek çok din bilgininin bugün hayırla yâd edilmesi kaçınılmazdır. Ancak bu durum onların düşüncelerinin bugünlere uyarlanıp uyarlanamayacağı veya yanlış olup olmayacağı noktasında eleştirilmelerine engel olmamalıdır. Saygı sınırları dâhilinde yapılacak olan her türlü eleştiri, bugün yaşamayan o kişilerin anısına da saygı duymak demektir. Zira zaman ve mekân bakımından evrensel, değişmeyecek olan tek görüş ve kitap Kuran'dır. Bunun dışındaki tüm kişi, görüş ve kitaplar sınırlı bir zaman dilimi içindir ve değişir, değişmek zorundadır da. Tersini düşünmek Kuran ve Allah ile bu kişileri ve kitaplarını yarıştırmak demektir. Yazılan her bir kitap ve öne sürülen her bir görüş bulunulan zaman ve mekâna bağlı olarak değişkenlik arz edebilir. İnsanoğlunun bilgi düzeyinin artmasına paralel olarak bu çok normaldir de. Anormal olan bir insanın yazdığı eserlerin sanki mutlak gerçekmiş gibi algılanıp kabullenilmesi, uygulamaya aktarılması, eleştirilere kapalı tutulması, eleştirenlerin kınanıp yerilmesidir. Yanlış olan ise bu eser ve sahiplerinin yaptıklarından dolayı saygı gösterilerek ortaya koydukları bu gayretlerden dolayı prestij sağlanması gerekirken, onları ve eserlerini perestiş edilen konuma taşımaktır.

Her bir bilim ve düşün adamı, medeniyet ve insanlık duvarına kendi bakış açısı veya kavrayışına göre bir tuğla koymaktadır. Onların koyduğu tuğlanın üzerine sonradan gelenlerin de bir tuğla koyması onlara saygısızlık değildir. Zira onlar da kendinden öncekilerin tuğlasının üstüne tuğla koymuştur. Bilimin gelişmesi de ancak böyle olmaktadır. Ayrıca sonra gelenin öncekinin yanlış olduğuna inandığı şeylerini söylemesi yine bilimin doğasındandır. Körü körüne kabuller veya değerlendirmelerle bilim ve yaşam gelişemez. Aklı başında ve kişilik zafiyeti olmayan hiçbir bilim ve din adamı da kendisine eleştiri getirilmesine kırılmaz. Aksine her hangi bir şekilde de olsa bir doğrunun ortaya çıkmasına neden olduğu için bu açıdan da sevinir. Bu nedenle dünyevi hırslarla donanmış ve dünyevi hırslarını dinsel paradigmalarla maskeleyenler dışında hangi bilim, din veya düşün adamının yolundan gidiyorsanız gidin onun düşüncelerini aşmanız veya bu yönde çabalamanız onu memnun edecektir. Bu davranışınız ona her zaman yüksek düzeyde bir prestij sağlayacaktır. Aksi durumda ise bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek, aşağılık kompleksinizden ya da bilgisizliğinizden dolayı etten kemikten müteşekkil biri veya birilerine perestiş edeceksinizdir.

Herhangi bir konuda görüş beyan eden kişiyi yok saymak veya dışlamak saygısızlıktır. Onu dinlemek, anlamak, gerektiğinde eleştirmek, aykırı veya farklı görüş ileri sürmek en basitinden saygının bir göstergesidir. Bunların hiçbirini yapmayıp onu aşılamaz, değiştirilemez, eleştirilemez, eksik veya yanlışı gösterilemez noktasına taşımak ise tanrısal özellikler atfetmek demektir. Bu düşünüş tarzı beşeriyet makamında yaşayan bireylere özgüdür. Resullerin geliş sürecindeki en önemli olayların başında gelen, toplumdaki önder ve bilgin konumundaki bireyleri bu noktaya taşıyanların uyarılması ve özgür düşünceye çağrılmasıdır. Bu konuda Kuran'da pek çok ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerden yola çıkarak ve “bizden öncekilere bu uyarı gitmiştir” düşüncesiyle ayetin alanını sınırlandırmaya çalışmak ise Kuran'ın zaman ve mekan boyutundaki evrenselliğini yok saymak demek olacaktır. Bizim yok saymamızla da bu mesajın geçerliliği yok olmayacaktır. Konuyu yine sözün en güzeli olan ve konuyla ilgili bir ayetle bitirmek gerekirse:

Onlara, "Allah'ın indirdiğine uyun" dendiğinde: "Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız." derler. Peki, ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!... (2/170)
adminadmin