Türkiye
Giriş Tarihi : 03-12-2014 11:21   Güncelleme : 03-12-2014 11:21

Rüşvet Alır Mısınız

Bu soruyla ilk karşılaşan insanın vereceği cevap elbette ki "Hayır!" olacaktır

Rüşvet Alır Mısınız
Bu soruyla ilk karşılaşan insanın vereceği cevap elbette ki "Hayır!" olacaktır. Hem de dürüstlüğünü öne sürerek. Ancak hayat, yalın sorular ve evet-hayır gibi kısa cevapları gerektirecek şekilde karşımıza çıkmamaktadır. Aldığımız karar ve uygulamalara o kadar çok çevresel faktör etkili olmaktadır ki geriye dönüp baktığımızda "Bu kararı ben nasıl verdim!" diyebilmekteyiz. Bu nedenle "İnsanın kınadığı başına gelmeden ölmez." veya "Büyük lokma ye, ama büyük konuşma!" sözleri halk arasında sıklıkla kullanılır ve hatırlatılır.   İlkelerimiz baş başa kalıp karar verdiğimizde, her zaman en güzelini ve doğrusunu biliriz. Ne zamanki karar alacağımız konuda yakınımızdan uzağa doğru gittikçe çevremizdeki etkenler devreye girer, işte o zaman yalpalamalar ve farklı kararlar ortaya çıkar. İçimizde bizi yönlendiren ve şeytan olarak nitelediğimiz nefsani ses, kişisel çıkarımızı öne sürerek başkalarının zararına olmasına karşın isteklerde bulunur. Bu ses "Bir kereden ne olur, Herkes yapıyor sen de yap, Kimse görmüyor ki, Sanki başkaları çok mu dürüst, Dürüst olan kaybeder, İyiler hep zarar etmiştir, İyilikten kimse anlamaz, Sen yapmasan başkası muhakkak yapacak, Allah affeder, Sen zordasın diye sana yardım mı ediyorlar, Bunu yapmadın diye aferin mi diyecekler" gibi kalıplaşmış saptırıcı cümlelerle kişiyi ayartmaya çalışır.   Sonuç olumlu olduğu ve hiç kimse de yanlışı fark etmediği zaman, daha da cesaretlenerek "Bak gördün mü hiç bir şey olmadı, Sen yapmasaydın o yapacak ve kazanacaktı, Kul hakkı burada geçerli değil, O da zaten şurada hak yemişti" gibi sözleri söylemeye devam edecektir. Bir kere de kişi hata yapmaya başladığında amacına ulaşmış olan bu ses "Geçende yaptın ya, Şimdi mi dürüstlük taslıyorsun, Zaten kirlenmiştin, Ha bir olmuş ha on, Bu sefer de yap gitsin, Bu sefer yap bir dahakine tövbe edersin" gibi yanıltıcı sözlerine devam eder. Sonuçta şeytani nefis tarafından azgınlaştırılan birey, hatalarıyla baş başa yaşamaya başlar. Bir müddet sonra da bu yanlışlarını doğru ve gerekli gibi algılar, hatta yaşamının bir parçası şekline dönüştürür. Başkalarının yaptığı yanlışları baz alarak kendini her zaman daha temiz görerek vicdanını rahatlatmaya çalışır. Hatta haksız kazanç sonucu maddi gelir elde ettiyse, paranın bir kısmını iyilik işlerine harcayarak da temizlendiği zannına kapılarak mutlu olur.   "Rüşvet alır mısınız?" sorusuna, muhatap olan herkes karşı çıkar. Çünkü haksız bir kazanç söz konusudur. Zorda bulunan birisinin durumundan veya menfaat kazandıran bir görevi yapmanın verdiği yetki gücünden yararlanılacaktır. Ya zayıfın hakkını gasp ederek ya da güçlünün haksız işini görmek için katlanılması gereken riskin karşılığı olarak. Yanlış olan böyle talepler dünyanın her yerinde ve çağlar boyunca yapılmaktadır. İnsanı ahlaklı konuma taşımayı hedefleyen din ve ideolojiler, rüşveti haksız kazanç olarak nitelemektedirler. Buna karşın hayat bazen öyle zor sorular sorar ki insanın karakteri, düşünceleri ve ilkelerine bağlılığı hepsi bir soruda ve bir anda test olmaktadır.   Şöyle düşünelim. On yaşında dünyalar tatlısı bir çocuğunuz var. Amansız bir hastalığa yakalandı. Her türlü olanaklarınızı zorladınız, yine de çözüm bulamadınız. Canınızdan bir parça olan çocuğunuz belki de yakında ölecek. Bu sırada gelen bir haber sizi ve çocuğunuzu tekrar hayata bağlıyor. Çocuğunuzun hastalığı konusunda uzman bir doktor olduğunu öğreniyorsunuz. Büyük bir heyecanla çocuğunuzu aldığınız gibi doktorun yanına gidiyorsunuz. Muayene ve tetkikler sonrasında doktor, "Çocuğunuzun tekrar normale dönmesi için bir dizi ameliyata ve vereceğim ilaç tedavisine gereksinimi var." diyor. Bir anda yeniden doğmuş gibi dünyalar sizin oluyor. Doktor devamında "Ancak bu işler için yüz bin lira masrafınız olur. Ayrıca tedaviye çok geç kalmışsınız. Bir ay içerisinde tedaviye başlamazsak sonuç çok kötü olur." deyince bir anda doğan ümitlerin tepesinde kara bulutlar gezmeye başlıyor. Bu parayı bulmanız olanaksız. Bir düşünce alıyor sizi. Bir hafta bu parayı bulmak için çalmadık kapı bırakmıyorsunuz. Ne yazık ki bulamıyorsunuz. Çocuğunuz ölmek üzere. Bugüne kadar dürüstlükten taviz vermediğiniz için olumsuz yolları düşünemiyorsunuz. Bu karamsar duygu ve düşünceler içerisinde işinize gidip geliyorsunuz. Ve bir gün odanızın kapısını çalan kişi, kendinden emin adımlarla girerek size derdini anlatmaya çalışıyor. "Beyefendi, benim evrakımda küçük bir eksiklik var biliyorum. Tamamlayamadım. Ne gerekiyorsa yapabilirim!" diyor. Siz ise her zamanki temizlik ve dürüstlüğünüzle "Evrakınız eksik iken işleme koyamam. Bugün son gün. Tamamlayamazsanız ihale iptal edilip yeniden yapılacak. Ben diğer firmalara yapmış olduğum kuralların aynısını size uyguluyorum. Bu haliyle kabul edersem onlara haksızlık etmiş olurum. Lütfen tamamlayınız." diyorsunuz. Evrakta sorun olduğu için ihalenin kesin iptal edileceğini ve parasal kayba uğrayacağını bilen firma yetkilisi, anlaşılır şekilde konuşmaya başlıyor. "Bu evrak eksikliğini görmeyerek imzalarsanız, biz de firma olarak yardımlarınızın karşılığı için gösterdiğiniz bir hesaba yüz bin TL aktarırız." deyince, anahtar kelime olan ve günlerce beyninizi kemiren "yüz bin TL" dikkatinizi çekiyor. Bir haftadır bulmak için çalmadık kapı bırakmadığınız miktar için fırsat şu anda önünüzde. Bunun rüşvet teklifi olduğu açık seçik ortada. Rüşvet olduğunu bilmenize rağmen içinizdeki ses başlıyor. "İşte fırsat ayağına geldi. Bunu rüşvet olarak değerlendirme. Sonuçta bir kişinin hayatını kurtaracaksın. Ortaya çıktığında hapis tehlikesi bile olsa sonuçta bir kişinin canını kurtarıyorsun. Hapse girince ölmeyeceksin ya. İki yılda çıkacaksın. İyi bir avukat bulursan belki de iki ayda. Hem hakim de acır durumuna seni salıverir. Allah da zaten affeder. Onu da kafana takma. Zaten kim yemiyor ki. Bu güne kadar dürüst oldun da ne oldu. Yüz bin lira para bulamadın. Hadi al ve hemen çocuğunu kurtar..." Bu sözlere kanmayacak insan çok nadir çıkar. Çünkü canından bir parçayı kurtarmak için alacak o parayı. Mecbur olmasa zaten dönüp de bakmaz bile. Çok zor bir sınav!   Şimdi aynı olayı kendi çocuğumuz için değil de komşumuzun çocuğu için olduğunu düşünelim. Her şey aynı. Sadece çocuk bizim değil, komşunun çocuğu ve onlar da yüz bin TL parayı bulamadılar. Siz de bu sorunu en yakından tanıyan, mahallenin en iyiliksever insanısınız. İşyerinizde yüz bin TL rüşvet teklifi geldi. Ne yaparsınız. İçinizdeki ses başlıyor. "İşte fırsat ayağına geldi. Bunu rüşvet olarak değerlendirme. Sonuçta bir kişinin hayatını kurtaracaksın. Ortaya çıktığında hapis tehlikesi bile olsa sonuçta bir kişinin canını kurtarıyorsun. Hapse girince ölmeyeceksin ya. İki yılda çıkacaksın. İyi bir avukat bulursan belki de iki ayda. Hem hakim de acır durumuna seni salıverir. Allah da zaten affeder. Onu da kafana takma. Zaten kim yemiyor ki. Bu güne kadar dürüst oldun da ne oldu. Yüz bin lira para bulamadın. Hadi al ve hemen komşunun çocuğunu kurtar..." Bu sözlere de kanacak insan çok nadir çıkar. Çünkü ölecek olan komşunun, yani başkasının çocuğu. İyilik meleği gibi altyapı hazırlayan içinizdeki ses tekrar devreye girerek "Ailesi uğraşsın çözsün. Herkesin derdine sen mi koşacaksın. Hem Allah rüşveti yasaklamış. Şimdi niye günaha gireceksin. Belki ölmeyecek. Doktor belki yanlış söyledi. Zaten doktorlar da ne bilir ki hep yanılırlar. Durduk yere niye günah işleyeyim. Babası da adam olsaydı para bulurdu. Adam değilmiş. Annesi de öyle. Hele çocuk, geçende yanımdan geçerken bir selam bile vermedi. Benim çocuğum aynı durumda olsa bunlar kılını bile kıpırdatmazlar. Sonra Allah'tan ümit kesilmez. Kesin iyileşir canım ya!" diyerek gerçek niyetini açıklar. Bu durumda siz ne yaparsınız. Vereceğiniz cevap aynı zamanda sizin de kaderiniz olacaktır. Nasıl mı...  "İnsanın kınadığı başına gelmeden ölmez." ve "Büyük lokma ye, ama büyük konuşma!"...  
adminadmin