Salih MİRZABEYOĞLU "AKLIN ACZİ"
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber - dünyanın haberi bu sitede
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Salih MİRZABEYOĞLU
13.11.2020 10:22:14

 

Salih MİRZABEYOĞLU "AKLIN ACZİ"

“Aklın aczi”, buna dair edebiyat, gerek hakikatleri yönünden ve gerekse işin telkini yönünden, Üstadım tarafından ortaya getirilmiştir.

Batı’dan bahsetmiyorum, bizim ülkemiz için bu böyle. Ne var ki, “Atmasyoncu onbaşı” tâbirinin çerçevelediği keyfiyet, bunu da mübtezelleştirmiş, “aklın cüceliğine, bücürlüğüne dair neler yumurtlayabilirim?” muzibliğine döndürmüştür. Yahut da inadına, aklın ne tatlı, ne kaymak şey olduğunu ısrar muzibliğine, mübtezelliğine… Birbirlerine nisbeti ve kendi içlerinde kademeler olması ayrı mesele, her iki zümrenin müşterekliği, akılsız-ahmak oluşlarındadır; gerçek akıl nimetinden mahrum olmalarında.

 

Dikkat: Akıl, varlık ve varoluş memuriyeti ve gayesine bitişik, bu açıdan da varlık ve varoluş hakikatinin kendi olması bakımından, büyüdükçe kendini yiyen ve aczini idrak eden süreçte “yok” olur. Ölümün akla “yokluk” diye hitabetmesi de budur; ve aklın ruhta bu tükenişi, ruhîliği, “teslim olmuş akıl” davasının hakikatini gösterir. Bu azîm mânâ, “selim akıl”ın hakikatini de belirtir.

 

Dikkat: Akıl, ruhanî bir keyfiyettir ki, nefs zarurî ilimler ve nazariyeleri onunla kavrar… Akıl, ruhun lisânı ve basiretin tercümanıdır; “basiret” dedikleri, ruhun özü, akıl da onun lisânı derecesindedir… “İnsanın kelâmı, aklının terazisidir!” buyuruyor Hazret-i Ali.

 

Dikkat: “Din, edeb demektir!” buyuruyor Allah Resûlü. Edeb, hadlere riayettir; hadlere riayet ise, “ruh, akıl ve ahlâk” ölçü ve ölçülendirmelerinin kendilerinden, bunu gösteren topyekûn insan faaliyetlerinin verimlerine kadar herşeyi kapsar. Herşeyi!

 

Yine Hazret-i Ali, “edeb, aklın suretidir!” buyuruyor; ruhun sureti, ölümün sureti, düşüncenin sureti, idrakin sureti, tahdidin sureti… Tahdid: Sınırlamak. Tarif etmek. Birşeyi kasdetmek… Mevzular boyunca sözkonusu hikmetin açılımlarını burada veremeyeceğimize göre, sadece “tümdengelim” ve “tümevarım” yoluyla bu hikmetlerden nasıl istifade edileceğine dair birkaç mühim hususu işaretleyelim:

 

Akim sureti olan edebin, edebin “ahlâk’ı belirten anlamı içinde, hadleri-ölçüleri ve ölçülendirmeleri isteyen mânâsı açık. Yine bu çerçevede, haddin kendi olan ölçü ve ölçülendirmelerin tek tek, aklın aynı olduğu da. “Herşey zıddıyla kaimdir” hakikatine binaen, aklın bu ayn -suret- ifâdeleri boyunca çelişik ve karışık mânâsı da.

 

Ruh ve akıl: Bu kanatların muvazenelendirilmesinin ancak İslâm’la mümkün olduğunu söylüyoruz. Güya “ruh” hakikati ve “ruhçuluk” adına, “kendi yaptığına kendi tapar” hesabı ölçülerin hayatı içinde akıl nimetini dehleyen mistisizm, yahut akıl ve akılcılık adına “kendi yaptığına kendi tapar” hesabı ölçülerin hayatı içinde “insana mahsus olan”ı dehleyen gerçekçilik; bunların her ikisi de, mukabil kutubları bir yana, bizzat iddiasında oldukları hayat bakımından “havada” oluşlardır. “Hayatın palavra” hikâyesi. Herbirinin kendi kategorilerindeki versiyonları, aralarındaki çeşitli katıştırılmış örnekler vesaire, daha baştan yanlış başlamış olarak hep bu soydan. Neticede; ruh ve akıl kanatlarının muvazenelendirilmesi, bunun hayatı, gerçek hayat, yâni yaşanmaya değer hayat, öteleri tekeffül eden nizâm, İslâm’da.

 

Emr ve sıfat: “Ruh, rabbimin ermindendir!” âyet meâli malûm. Emr: İş buyurma. Buyurulan şey. Madde, husus, hâdise… “Ruhtan size çok az şey bildirilmiştir” âyeti, ruhun kendini idrakine bir delil; ruhumuzu ruhîlikle biliyoruz, varlığımız ve varlığımızı bilmemiz bir bedahet. İstersen, “düşünüyorum, onun için varım!” de; ama lâfının nereye gittiğini bilmek şartıyla… Sıfat: Bir kimse veya bir şeyin hâl ve vasfı, keyfiyeti. Suret, çehre. Nişân, alâmet. Bir şeyin keyfiyetini izâh için kullanılan kelime… O değil O’ndan, Bir değil Biriden, Emr değil Emrinden; birinciler “asıl”ı, ikinciler ise asıla izâfeyi bildiren sıfatlar. Apaçık görülüyor ki ruh, Allah’ın emrinden olmakla, mevzu üzerinde tecelli ediyor; Emrin İrâde’yi gerekli kılmasına nazaran, ruh, iradedendir, irâdedir. “Allah, bir şeyin olmasını dileyince OL der ve o şey olur” âyet meâli, iş ve eserin vücuda gelmesinde İrâde ve Emirin zaruretini gösterirken, ruhun irâde ve faal mânâsını da veriyor. İstersen, “geist-ruh, saf bir yapıp etmedir!” de; ama lâfının nereye gittiğini bilmek şartıyla. “Emrin Allah’tan, şeyin ise kendinden olması” hikmeti, Emre itaat eden ve oluşla vücuda gelen “şeyi” işaret ediyor ki, itaatten bahis “olan şeyin iradesi”ni, itaat de hareketi belirtiyor; “o şey”, fiil de olabilir, şu veya bu soydan kemmivet belirten bir madde ve varlık da olabilir, şu veya bu soydan keyfiyet belirtir bir madde ve varlık da olabilir, şu veya bu soydan suret de olabilir… Baştan beri üzerinde durulan hususlar; ruhun ruhîlikle bilinmesi, ruhun mevzu üzerinde tecellisine nazaran topyekûn varlık nev’inin ruh ve ruhîlik katmanları olması, “ol” ve “olur” arasında tecelli eden “ayniyet” ve “gayriyet”, hepsi, “âlemi bilen nefsini bilir, nefsini bilen Rabbini bilir!” hakikatini gösteriyor.

 

Ruh ve nefs: Nefs, kalb hakikatinde bitişik olduğu ruhun, mukabil ve menfi tarafıdır. Yâni, ruhanî bir keyfiyettir ki, nefs zarurî ilimler ve nazariyeleri onunla kavrar. “Zarurî ilimler”, tabiata dair ilimlerdir ki, insan irâdesine bağlı olmayan zorunluluk belirtirler. İlim sıfatının, varlıkları icâd ve hâdiseleri meydana getirme ile bir ilgisi yoktur, sadece bilir; insanın, âlemi bildikçe nefsini bilir olması, âlem ile nefs’in ayniyetini gösteriyor. Nefs, varlık ve varoluş memuriyeti ve gayesine bitişik, bu açıdan da varlık ve varoluş hakikatinin kendi olmak bakımından, safileştikçe aczini idrak eden -aczini idrak ettikçe safileşen- bir süreç’te “yok” olur. Ölümün nefse “yokluk” diye hitabetmesi de bu yüzdendir; ve nefsin ruhta bu tükenişi, ruhîliği, “teslim olmuş nefs” davasının hakikatini gösterir. Bu azim mânâ, “mutmain olmuş nefs”in hakikatini de belirtir… İşi, baştan alıp “ideal” noktasına kadar bu türlü izâhımız, akıl bahsi için de geçerli olduğu gibi, olabilen için “olunabilir”, bütün insanlar için de “olunması gereken” bir mânâ arzeder; sözkonusu izâh, kendi idraklerinde karşılığı bulunmayan hikmetleri “gerçekçi değil” yahut “gerçek değil!” pişkinliğinde değerlendirebilecekler için… İnsanın cismânî suretinin tabiatın suretleri cinsinden olması, bunun yanında “âlem”in nefs ile ayniyeti”; “herşey zıddıyla kaimdir” hakikatine binaen, nefs’in kendi “doğru, iyi ve güzel – yanlış, kötü ve çirkin” değerlerine nisbetle takdiri. Burada, kalb hakikatine dair “ruh ve nefs kutubları arasındaki muvazene” bahsinde söylenenler hatırlanırsa, ruhîliğin dahli anlaşılır. Ruhun “mevzu” üzerinde tecellisi, “melekler, insan nefsi-insanlar, hayvanlar, bitkiler, maddeler”; bu soydan cins, kademe ve onlara dair vahid ve fertler boyunca görülen aynılıklar ve aykırılıkların O’ndan olduğunu açıklar. İslâm büyüklerinin âleme “Kâmil İnsan” teşbih etmesi ve “Kâmil insanın ismiyle başlarım” sözü hatırlanırsa, Allah Sevgilisi’nin suretinin “suretin kendisinde tükendiği suret”, ayrıca ruh’un “Allah’ın ne kendi ve ne de gayrı” olması hakikati sezilebilir. Miraç hâdisesi, Allah ile Sevgilisi’nin “en mahrem visâl sırrı” ve Allah’ın Zâtı’nın Zâtî tecellisi ya; mahluk haddinin nihayetindeki nihayetsiz Ufku-Gaye İnsan, Allah’a nisbetle mahluk haddi içinde, Zâtî tecelliye “mazhar” oluyor… Dikkat: Mutmain olmuş nefs, teslim olmuş nefs, bu hakikatlerin nihayetsiz haddi içinde, yine mahlûk.

 

Bilen ve Bilinen: “Emr” ve “sıfat” bahsi üzerinde dururken, sıfatın “bir şeyin keyfiyetini izâh için kullanılan kelime” mânâsını işaretledik. Kelime’nin ruh ve ruh’un da akıl ile ayniyeti, bir şeyin keyfiyetini izâh için kullanılan ruh ve aklın, bir buud oluş niteliğini ifşâ eder. Bu dava, ruhun bilinişinin-idrakinin mevzuundaki tecelli ile olmasına nazaran, bilinen’in de ruh ve ruhîliğini gösterir; “madde’nin şuuru var mı?” meselesini de. Ruh’un ruhîlilikle anlaşılması, yâni “bilen” ile “bilinen’in birliği, insandaki şuur katmanlarının-buudlarının, sair varlık katmanlarının şuurlarıyla birliğini gösterir. “Aristo’nun çok zaman önce işaret ettiği gibi, bilme faaliyeti, akıl ve onun nesnesinin kesin bir örtüşmesini ihtiva eder. Öyleyse akıl, dışımızdaki nesneyle nasıl örtüşmektedir? Böylesi bir örtüşme, ancak fail ile nesnenin kendilerine has bir biçimde sahib oldukları üçüncü bir varlık veya ortak bir unsur yoluyla anlaşılabilir; ve nesneyi bilinebilir kılan işte bu morphe’dur.”…

 

Morphe, var olan nesnenin formu veya niteliği, kavranabilir yanı; suret-sıfat. Sıfatın bilen ve bilinen’e dair neticede birleşen mânâsı, sıfatın nesne ve varlık’a nisbeti mevzularından ayrı değildir. Neticede insanın iç veya dış’a dair bilgisi, “bilgi”, bizzat kendini “sır” ve “problem” olarak ifşâ eden niteliğinden de anlaşılacağı üzere, varlığının teşekkülünü ve varlığını kök ve müntehasına doğru gidişte bilinmez olarak gösterir. Üstadımın “neyin mücerredi halledilebilmiş ki!” dediği dava. O hâlde, ruh’un tecelli mevzuunda görünüşü sırrı gereği, “bilgi” de, “herşey, O değil, O’ndan; bu yüzdendir ki O” ve “Bilen O, bilinen O, bileni bildiren O” mutlak hakikati içinde, yeri ve mevzuunun hadleri çerçevesinde tesbit edilecek bir iş, bir eser.

 

Usul ölçüsü: Baştan beri anlatılanlardan çıkarılması gereken en önemli usul ölçüsü, hadlerin yerine getiriliş çaba ve eserinde, “sır idraki”ne riayet şartıdır. Bunun aslı da, İslâm’a teslimde: Bir varoluş paradoksalı olarak, varlık ve yokluk, teslim ve tasarruf, esaret ve hürriyet, birbirinin içinde gelişir. “Kendi yapar kendi tapar” hesabı teslimiyetin faaliyetleri, -adı teslimiyet olmasa da, faaliyetlerin ifâdesi budur-, “sır idraki”ni işaret ediyor olsa da, hakikatini gösteriyor olamaz. İnsan faaliyeti çerçevesindeki iş ve eser nevinin hadlerinin, bütün bir hadler manzumesi olan İslâm’da, onun tâyin ettiği şekilde olması gereği açık. Bunun en canlı misâli, bizzat ruh bahsinde takib edilebilir: Allah’ın Emrinden olan ruh, mahlûk değildir; doğru. Ruh, sonradan olmak bakımından hâdistir; doğru. Ruh, kendisiyle kaim, gelip giden her nefesin hayatından müstakil olarak uzanan bir varlığa sahip, lâtif cisimdir; doğru. Ruh, tarif ve tefsir olunamaz; doğru. Ruh, kesif cisimlere işlemiş lâtif bir cisimdir. Yeşilin suya ve yaprağa işlemesi gibi; doğru. İnsandaki nefs, arzulamak ve kötüyü istemek vasfiyla yaratılmıştır. İnsanın FAZİLETİ ruhtadır; doğru… Birbirini iptâl etmeksizin bütün bu görüşleri “doğru” kılan ve kendini empoze eden ve edecek bütün insan ve toplum meselelerinin hallinde “yeri ve mevzuunda” isbat ve istifâde edilir yapan, İslâmî ölçülere-hadlere uygunluklarıdır.

 

Vesile ve nefs: “Vesileye yapışınız!” buyuruyor Allah… Vesile: Sebeb. Bahane… Vesile, sebeb ve âlet mânâsına, mücerretlerin tecelli âleti ve zemini; neticeye âlet ve netice. Bu çerçevede de, âlet ve neticenin aynı… Sebbin “küfür” anlamı içinde, Allah’ta fâni olma memuriyetine direnen nefsin, -nefs kâfir ya!-, bu hususiyeti görülüyor; “Allah’tan başka herşey bâtıl!” hadîsini isbatlayan… Buna mukabil, ruhî tekâmül için “talim ve sıçrama tahtası” rolü de aynı anlamdan süzülüyor; tıbkı tabiatın rolü gibi… Allah’ın muradıdır hakikat ve tecellisidir; topyekûn kâinat…  Hakikatler her soydan; hak ve batıl kılıklı… Vesileye yapışınız; Allah için, hak için… Burada hak, “Allah için”in aynıdır.

 

Keramet ve istidrac: Hazret-i Ali’nin torununun torunu, Cafer-i Sadık Hazretlerinin muazzam bir tesbiti vardır ki, mevzuumuzun hemen her, paragrafında kendini teklif etmesine rağmen, her paragrafa veri olmak üzere buraya kadar sakladık… “Kim nefsi için nefsi ile mücâhede ederse, keramete kavuşur; kim de Allah için nefsi ile mücâhede ederse, Allah’a kavuşur!”… Velinin kendi hâli, kerametinden üstündür; ve bir veli kendi irâdesiyle keramet göstermez… Nefsi için nefsi ile mücahede etmenin neticesi batılda şu veya bu şeklinde tecelli eden istidrac nev’inden oluşumlar, hâdisevî yönüyle bir kısım “küçük kerametler” cinsindendir; surette benzer olsalar da mânâda birbirinden ayrı nice misâl muvacehesinde, niçin  bunlara “istidraç” teşmil edildiği anlaşılır… “Teslim olmuş” nefsin, nefsine yönelmiş olsa bile nefs mücadelesi “Allah için” yolunda iken, diğeri bizzat nefsine teslim! Burada, birtakım keramet cinsinden olağanüstülüklerin velâyetle ilgisinin olmadığı da anlaşılır; veliden keramet zuhur edebilir, ama her keramet cinsi oluş veliliğe delil değildir. Velinin kendi, kerametinden üstündür!

 

Andre Gide: Sanat, yavaş yavaş kuvvetten düşünce, kaplıcalara götürülen bir hasta gibi tabiata çıkarılır. Ne yazık ki tabiat artık ona birşey yapamaz. Bir anlaşmazlık var. Sanatın köye çekilip dinlenmesi ve eğer bitkinlikten sararıp soluyorsa, kırlarda, hayatta, gidip yeni bir canlılık aramasını bazen iyi bulurum. Güzellik hiçbir zaman tabiî bir ürün değildir; o ancak sun’î bir baskı ile elde edilir. Sanatla tabiat, yeryüzünde rekabet hâlindedir. Evet, sanat, tabiatı kucaklar, bütün tabiatı kucaklar ve onu kolları arasında sıkar; ama meşhur mısraı kullanarak diyebiliriz ki, “sanat daima baskının neticesidir!”… Onu, ne kadar serbestse o kadar yukarılara yükselir sanmak, uçurtmayı havalanmaktan alıkoyan şeyin ip olduğunu sanmaktır. Kanadını rahatsız eden bu hava olmasa daha iyi uçacağını düşünen Kant’ın güvercini, uçmak için kanadını dayayabileceği bu hava mukavemetine muhtaç olduğunu takdir etmemektedir. Sanat da böyledir; yükselmek için dirence dayanmak zorundadır. Bu söylediğim, resim için, heykel için, musiki ve şiir için de doğrudur. Sanat ancak hasta devirlerde hürriyeti arar. Kolayca var olmak ister. Kendini her kuvvetli buluşta, düşüş ve engel arar, kalıplarını paramparça etmekten hoşlanır. İşte bunun için hayatın en taşkın olduğu devirlerde değil midir ki, en heyecanlı dehâlar en sıkı kalıpların ihtiyacı ile kıvranmışlardır. Bereketli Rönesans zamanında Shakespeare’in, Ronsardin, Petrarca’nın, Michelangelo’nun soneyi, Dante’nin üçlü kafiyeleri kullanmaları; Bachin fugure’e, aşırı duyduğu dayanılmaz ihtiyaç hep bundandır. Verilecek daha ne örnekler var! Lirik ilhâmındaki genişleme kuvvetinin onun baskısı ile orantılı olduğuna, yahut da yenilmesi gereken yer çekiminin mimarlığa verdiği imkâna şaşmak mı lâzım? Büyük sanatçı, güçlüğün coşturduğu, engeli kendine sıçrama tahtası yapan adamdır. Derler ki, Michelangelo’yu Musa’nın ellerine toplu bir hareket vermeye zorlayan, (heykelin en çarpıcı ve güzel yanı), mermersizlik olmuştur; mermer kütlesinin küçüklüğü. Sahnede, hep birden kullanılacak ses perdelerinin sayılı oluşudur ki, Eschyle’i, Kafkas dağlarında zincire vurulan Promethous’un susuşunu icâd etmek zorunda bırakmıştır. Eski Yunanlarda saza bir tel ekleyen adam şiddetle cezalandırılırdı. Sanat baskıdan doğar, döğüşle yaşar, hürlükten ölür.

 

Bir not: Andre Gide’in sanat bahsinde söyledikleri, hemen İslâmî estetik idrakinin şu temel taşını hatırlatmalı değil mi? “Doğru’nun olmadığı yerde güzel de yoktur!”… Zorlayan; doğru!

 

Şeriat ve hakikat: Hakikat, hakikattir… İster tesbit ve tesbit edilenin kendini bildirir görünsün, ister şu veya bu sıfatlandırma ve niteleme belirtsin; bu böyle. Giderek herkesin hakikati kendine. Doğruya, iyiye, güzel’e aykırı bir hakikat mi var? Yanlış, kötü ve çirkin de niteliği o olan bir hakikati gösterir… Şer’î meselelerin hallinde şer’î hükümlerin gerekliliği meselesi, “şer’î olan ve olmayan ilimler ayırımı” ve bu çerçeve ölçülendirilmesi gereken bahisleri davet etmesi gerekirken, asırlarca İslâm’ın aleyhine işletilir bir yanlışa âlet edilmiştir: “Kaynaktan yapmalıyız!” tekerlemesiyle âdeta ille de suyun H20 terkibini Kur’ân’dan göstermek -sanki gösterilmeyince onun hakikati o ve kabul edilir olmayacak!- garabetine girişenleri mi istersiniz, bu tekerleme içinde olmamakla beraber İslâm’ın eşya ve hâdiseye nakşından anlayışı onlarla ayniyete girenleri mi istersiniz, yarım – derken çeyrek – derken dibe vurmuş zekâsıyla çeşitli soydan görüşlerle İslâm’ı senteze kalkanları mı istersiniz, en nihayet bu sürecin içinde iken bu dertten büsbütün kurtulmak üzere İslâm’ı dünyayı şekillendirme işinden büsbütün tahliye eden günümüzün “zübük” demokratlarını mı istersiniz… Yeri geldikçe işlediğimiz “İlm-i Ledün” faslında, “şer’î olan ve olmayan ilimler ayırımı”na dair meseleler, bizzat bu bahisten başlayarak eserlerimizde gösterilmiştir, gösterilmektedir…  Dikkat: Bir veliye, elbette bir hikmete mebni, “şeriat hakikate aykırıdır!” diye bir ilhâm gelir ve ânında gaibden cevabını, “Şeriat’a aykırı bir hakikat olamaz!” diye alır… “Felsefe” ve “hikemiyat” hususunda söylediklerimizi gözönüne alırsanız, birinde hakikati hakikat olduğu için sevme, diğerinde ise hakikati “Allah için” sevme sözkonusu olduğundan, Allah’ın sevmedikleri sevilmez; hakikatlerin, Allah’ın muradı ve tecellisi olması, “Allah’tan başka herşey bâtıl” ölçüsü, bunun yanında Şeriatin üste doğru toplanışında “Arabca üzerine nazil olmuş Allah Kelâmı” olan Kur’ânin “Levh-i mahfuz” mânâsı ve Levh-i Mahfuz’un da “İlm-i ilâhî” anlamı, ilmin icâd belirtmeyen sıfat olması bakımından tecelliyle alâkasızlığı, sıfatın sahibi “Alim”in Allah’ın ilmi olması, Allah’ın kelâm sıfatının ses ve savttan münezzehliği… Netice olarak: İcmal mertebesinde, “şeriat hakikate aykırı’dır, tafsil mertebesinde ise Allah’ın sevmediklerini de bildirmiş ve alâkadar olmadıklarını da tayin ediyor olması bakımından hakikatlerinin hakikatini gösteriyor olması bakımından, “şeriat’a aykırı hiçbir hakikat olamaz!”… Hakikate mutlak aykırı hiçbir söz söylenemeyeceği hikmetinin bir yönü de budur.

 

Üstün Akıl: Bunun, en üstünler sınıfından biri, Ebu Hanife Hazretleridir. Büyük âlim Mis’ar, Ebu Hanife’nin karşısında diz çökerek, bilmediklerini sorar öğrenirdi. “Birçok âlimden ders aldım, fakat Ebu Hanife’yi görmeseydim Yunan felsefesinin bataklığına kayacaktım!” demiştir.

 

Üstün Akıl: Ali bin Asım, “Ebu Hanife’nin ilmi, zamanımızdaki âlimlerin ilimlerinin toplamı ile ölçülse, Ebu Hanife’nin ilmi fazla gelirdi!” buyuruyor. Herşeyin kemmiyet ve kilo hesabı ölçüsüyle anlaşıldığı ve “toplu keyfiyet’in icmâle ve tafsile doğru nasıl nisbetlendirildiğinin bilinmediği bir zamanda, bilinmesi gerekenlerin bunlar olduğunun izâh ve ikâzındayız. ,

 

Bir “Yevmiye”: “Her büyük aksiyoncunun yanında, bir fikir adamı-hocası vardır; buna dikkat et!” demişti Üstadım, bir “Yevmiye” bahsinde; ve misâl olarak da Büyük İskender ve hocası Aristo’yu göstermişti… Vesilesiyle: Çocukluğunda Boukefal adındaki ünlü at ona getirildiği zaman, bu tehlikeli hayvanın üstünde duracak bir tek binici çıkmamıştı. Gelişigüzel bir adam buna bakarak, “bu hayvan huysuz!” deyip işin içinden çıkardı. Ama İskender işin püf noktasını çabucak buldu. Boukefal’in kendi gölgesinden çok fena korktuğuna dikkat etmişti; korku gölgeyi de şahlandırdığı için, bunun bir türlü sonu gelmiyordu. Fakat o, Boukefal’in başını güneşe doğru çevirdi ve onu hep bu doğrultuda sürerek hayvanı yatıştırmayı ve yormayı başardı… “Böylece Aristo’nun öğrencisi göstermişti ki, gerçek sebeblerini bilmedikçe huylarımıza asla hükmümüz geçmez!”… Alain böyle diyor.

Kaynak; Salih Mirzabeyoğlu’nın, 4 ciltlik “Büyük Muztaribler” eserinin “II.Cilt”inden “Aklın Aczi” başlıklı bölüm

Salih MİRZABEYOĞLU Aklın aczi
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER