Türk varlığına sarılmak hayra olduğu kadar şerre de nazar atfetmektir!
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Türk varlığına sarılmak hayra olduğu kadar şerre de nazar atfetmektir!
26.03.2022 17:12:44

 

Türk varlığına sarılmak hayra olduğu kadar şerre de nazar atfetmektir!

III. Selim saltanatı (1789-1807) yeryüzündeki Osmanlı gücünün kaybının resmen tasdik edildiği zamandır.

Çünkü padişah devletin sair devletlerle yaptığı anlaşmaların İslâm’la zıtlaşan taraflarına dikkat çeken ulemanın tamamını görevden alarak onların yerlerine devlet menfaatiyle İslâm’a uygunluğu aynı şey sayan ilmiye mensuplarını tayin etti. Böylece yaşadığımız ülkede Müslüman olmanın devlet katında teminatı kaybolmuş oluyordu. Buna cüret edilmesinin öncesinde Mevleviliğin Bektaşiliğin yerine ikame edilmesi ve sonrasında Yeniçeri ocağına son verilmesi veya fes giymeği hem Müslümanların, hem de gayri-Müslimlerin kullanımına açık bir resmi kıyafetin aslı sayılması çocuk oyuncağıydı. Türk milleti olarak bizi fötr şapkaya nakleden festen başkası olmamıştır. Köylülerimiz kafalarına resmiyetle, yani fötr şapkayla tam mutabık olmadıklarını belli eden bir başlık, bir kasket geçirerek bir tür savunma yolu denedi. Üstelik kasket şems siperini arkaya getirecek tarzda giyildiğinde namazda secde etmeğe engel olmuyordu.   

Devleti temsil ettiğini düşündüğümüz bir makam Montreux anlaşmasına dikkatlerin çevrilmesini teklif eden amirallerden uğradıkları haksızlıklardan ötürü af dileyecek veya ellerinden alınanları tazmin yoluna başvuracak mı? Hiç sanmıyorum. Batılılaşma siyaseti yüzünden Türklerin kendilerini itaate mecbur hissettikleri devlet kendini kendi başına bir buyrukluk olmaktan uzak tutarak devlet kaldı. III. Selim saltanatı devlet dümenini Batı Medeniyetinin en emniyetli liman olduğu fikrine çevirdi ve dümen bugüne kadar istikametinden en küçük tavizi bile vermedi. Vermeğe doğru bir temayül seziliyor mu? Hayır, hiçbir surette. “Türk varlığına sarılmak” ibaresi nüfusu 80 milyonun üstünde sayılan ülkede çoğunluğu tedirginliğe sevk ediyor. Bu menfi şartlarda ben ne yapıyorum öyleyse? Niçin 78 yıldır süren hayatıma rağmen İMD portalinde her hafta boy gösteriyorum? Cevap: Cesaretimi Gazneli Mahmud’un “Duvara konuş ki kapı duysun” tavsiyesinden alıyorum. Bu beni önce şair, sonra hem komünist, hem de Müslüman kılan ilkedir. Önümde bir duvar olduğunu inkâr etmiyorum. Benim dokumla uyuşmayan bir dünya kendini çok çeşitli yollardan fark ettirdi bana. Ne var ki bu duvarın bir yerinde benim benimsediğim dokudan kuvvet alan bir kapı açılacağı fikrinden hiç caymadım.

Ne idi benim benimsediğim doku? Benimsediğim dokunun Türk milletine selâmet getireceği öngörüsüne niçin sahibim? Ben önce Türk milletinin dokusunun nelerden teşekkül ettiğini fark ettim. Keşfimi yabana atmadım. Onu kendi dokum haline getirdim. Dolayısıyla bir milletin kendi dokusunu hiçe sayarak dünya milletleri arasında bir yer sahibi olamayacağını anlamam zor olmadı. Türk olmak serbestiyetine sahip çıkmaktır. Kelime Türkçe konuşanları yanıltmak için değil, yanılgıdan salim kılmak için türetilmiştir. Serbest “başı bağlı” demek. Kimin başı kime veya neye bağlı? Osmanlı düzeni “sunuf-u devlet” tarafından yaralanarak tesis edilmiştir. Osmanlılar dünyaya tapan Batı Medeniyetini model ittihaz ederek esaslarına sadakat gösterdi. Bu sadakati temsil edenler hâlâ aramızdadır ve toplumda en çok onların sözü geçiyor. Yani Türk toplumu ve Türk dokusu hâlâ birbirine yabancıdır.

Türk dokusuna vasıl olmada şiir yol gösterici olabilir. Aynı uçakla Hollanda’ya gidip gelmemizin bir sonucu olarak İlhan Berk’ten şunu öğrendim: Günlerden bir gün “Biz de bu şiiri yazabiliriz” demiş Behçet Necatigil. İşte Turgut Uyar’ın çıkmazda olduğunu ilân ettiği şiir “bu şiir ”dir. “Bu şiir” nedir? Bu sualin tatmin edici cevabını ancak Divan Edebiyatı’nın Türklere mahsus oluşunu ve Arapça ve Farsça divanları tesiri altında tutuşunun onun ortadan kaldırılışına gerekçe yarattığını anladığımız zaman anlayabiliriz. Beyitleri, dörtlükleri, gazelleri, mesnevileri, kasideleriyle sağır bir blok sanmayın Divan Edebiyatı’nı. Asırlar içinde Divan Edebiyatı Türklerde millet hayatının geşt ü güzeşti olarak yürüyüp gitti. Türkler kendi düşmanları tarafından imal edilmiş nesneleri satın almaktan zevk aldıkları gibi Batı tesirinde bir edebiyatın da hakkından gelebileceklerine inandılar. 27 Mayıs 1960 silahlı darbesi bu inancı tuzla buz etti. Darbenin nelere mal olduğu bugün de anlaşılabilmiş değildir. Tuhaflığın 27 Mayıs’a toz kondurmayıp 12 Eylül’ü kınamakta yuvalandığına aklı ermeyen bir milletin millî menfaat konusunda ciddiyetine güvenemeyiz.

İsteğimiz millî menfaat konusunda ciddiyetine güvenebileceğimiz Türk milletidir. Ismarlama millet olur mu? Bolşevikler, Faşistler ve Naziler bir dönem toplum mekanizmasına hâkim oldukları halde niçin hayallerindeki milleti devreye sokamadılar? Çünkü saydıklarımın hepsi Avrupa aydınlanmasının yavrularıydı. Avrupa Aydınlanması ise insan olmanın şerefine lâyık bir temel bulamadan yayılma faaliyeti yürütüyordu. Dünya İhtilâli, Roma İmparatorluğunun hortlaması, Almanlara mahsus bin yıllık hayat sahası… Bunların hepsi birer ham hayaldi; ama Avrupa bünyesinden bunun böyle olduğunu haykıracak bir zümre çıkaramadı. Çıkaramazdı; zira karşımızda Türk yiyerek semirmiş bir Batı Medeniyeti vardı. “Türk yemek” nedir? İnsanın şerefinin suiistimaline Türk yemek diyoruz. İnsanın şerefi ağzını yiyeceğine götürmeği reddedip yiyeceğini ağzına götürmekte ısrar etmektir.

YAZININ TAMAMINI OKUMAK İÇİN TILAYINIZ

http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IsmetOzel?Id=115&KatId=7

Türk varlığına sarılmak hayra olduğu kadar şerre de nazar atfetmektir!
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER
Advert