Hoşlanmıyoruz. Nefret etmiyoruz belki ama tam anlamıyla sevdiğimizi de iddia edemeyiz. Kur’an ile yüzleşmek, Sünnet ile karşılaşmak, dini emirler ile muhatap olmak istemiyoruz. Doyasıya doyurmaya çabaladığımız, bu uğurda her şeyimizi feda ettiğimiz arzularımıza ve heveslerimize ket vurulmasından, istemediklerimizin dile getirilmesinden, yaşantımıza karışılmasından çekiniyoruz.
Tir tir titriyoruz. İlahi emirleri ve yasakları görmezden ve duymazdan geliyoruz. Üç maymunu oynamak diye meşhur bir tabirimiz var. Sanki bu tabir böylesi bir durumu izah etmek için ortaya sürülmüş gibi.
Başkalaşım geçirmişiz de haberimiz yok. Hazırlığımız olmamasına rağmen kendimizi cennetin daimi sahibi olarak görüyoruz dinimize düşmanlık besleyen insanlardan farksız bir derekeye evrildiğimiz halde. Rabbim sonumuzu hayreylesin! Rabbim ayaklarımızı Sırat-ı Mustakim’de sabit kılsın!
Yüce Dinimizi öğrenmek ve emirlerini yerine getirmek gelmiyor içimizden. Dini vecibeler nefsimize ve arzularımıza ağır geliyor. Hayatımıza yön veren emirlerin ardı sıra tekrar ediliyor olması mutlu etmiyor bizi. Her bir emir ile karşılaştığımızda Hz. Nuh (a.s)’ın kavminden kalan bir alışkanlıkla kulaklarımızı tıkamaktan başka bir şey de yapmıyoruz. Yeniden, bir daha ve tekraren vurgulanan helal ve haramları duymak istemiyoruz. İşimize gelmiyor. Kulaklarımız tıkalı, gözlerimiz kapalı, kalbimiz mühürlü bu konuda.
Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğine inanıyoruz. Bu konuda söylenecek bir söz, dile getirilecek bir şüphe, ileri sürülecek bir alternatif yok. Bu doğru. Olması gereken de bu. Ama “Dini Vecibeleri” hayatımıza devşirme ve sosyal yaşantımızda sergileme, kural ve nizam haline getirme konusunda dünyalar kadar sorunlarımız, şüphelerimiz, muğlaklarımız ve karamsarlığımız var. “Ne Der” dini emirler hemen her platformda ağırlık kazanıyor. Biz de bu ağırlığa destek veriyoruz. O yüzden Kur’an’ı okumak, Sünneti öğrenmek, dinimizin âli emirlerini ve dile getirdiği yasaklarını duymak ve içinde var olan hükümleri öğrenmek gelmiyor içimizden. Bize lazım olmadığı gibi çocuklarımız için de lüzumlu görmüyoruz. Hep öteliyoruz. Hep daha sonra, hep daha sonra diyerek avunuyoruz. Dini vecibeler karşısında hevesimiz tükendi, buzun kızgın güneş karşısında eriyen buz misali inancımız yavaş yavaş yok oldu diyebilirim. Rabbim muhafaza buyursun!
Yaşamak için bilmek, bilmek için okumak gerekiyordu. Anlamak için dinlemek, dinlemek için de istekli olmamız kaçınılmaz bir durumdu. Bu da işimize gelmedi. Bilgi, ilim, edep, irfan, ahlak ve terbiye devşirmenin en basit, en kullanışlı ve ilk insandan beri kullanılan en basit ve en eski yolu, dinlemekti. Onu da yitirdik ya da üç beş kuruşa sattık. Daha önce de dediğim gibi kulaklarımızı tıkamış, gözlerimizi kapatmış, kalplerimizi de kilitlemiştik dini emirlere karşı. İçselleştirmemiz için kulaklarımızı da gözlerimizi de dört açmamız gerekiyordu. Bu da işimize gelmiyordu. Bizde dinlemeye karşı istek, görmeye karşı heves, anlamaya karşı arzu, yaşama dönüştürmek için iman her geçen gün biraz daha azalıyordu. Ne yapalım, böyle gelmiş böyle gider, diyen insanlara ayak uydurmakla uğraşıyorduk. Bizi var gücüyle oyalayanları alkışlıyorduk. Uğraşımız büyüktü. O yüzden başımızı kaldıracak, gözlerimizi açacak zaman ve fırsat bulamıyorduk. Biz mi istemiyorduk yoksa bize kötü mü gösteriliyordu. Biz mi suçluyduk yoksa bizi bu duruma reva görenler mi caniydi?
O halde, Müslümanlar olarak şu noktada buluşmamız kaçınılmaz bir durum arz etmektedir. Kur’an ve Sünnet ışığında sorularımızı, sorunlarımızı, dertlerimizi ve kederlerimizi, yapmamız ve uzak durmamız gerekenleri tanımlamamız kaçınılmaz bir hal almaktadır. Cennet veya cehennem yaptıklarımız ile çepeçevre kuşatıldığını unutamayız. Şayet bunu unutuyorsak, muhataplarımıza önerebileceğimiz, geleceğe bırakabileceğimiz herhangi bir çözüm yolu da olmayacaktır. Düz yolda istikameti kaybeden, susuzluktan kavrulan insanlardan farksız bir şekilde koyu bir serap peşinde bir ömür tüketmekle geçireceğiz.
Düz yolu bulmak adına evvela teşhis, sonra da tedavi gerekiyor. Hastalığımız ne, tedavi yolumuz hangisi? Teşhis edemediğimiz bir hastalığı tedavi etmemiz de mümkün değildir.
Dünyanın her neresinde yaşıyorsanız yaşayın, hangi toplumda, hangi ortamda dünyaya gözlerinizi açmış olursanız olun; yaşadığınız ülkede, doğduğunuz şehirde, dünya meişetini kazandığınız ilçede, sosyal yaşamınızı sürdürdüğünüz mahallede, eğitiminizi sürdürdüğünüz beldede, dinlenmeye çekildiğiniz köyde veya ömrünüzü tükettiğiniz evde cennete giden bir yol mutlaka vardır. Bunu ararsanız bulursunuz. Öyle gizli kapaklı da değildir. Güneşin parlaklığı kadar açıktır. Dilerseniz ve didinirseniz görürsünüz. İsterseniz çağrısını duyarsınız. Ama cehenneme açılan bir kapının da yanıbaşınızda, yastığınızın altında her zaman açık olduğunu asla unutmayınız! Cehenneme açılan kapıyı elinizin tersiyle kapatmadan, cehenneme giden şahıslardan uzak durmadan, şeytan ve avanelerine rest çekmeden cennete giden yolda olması gereken vechiyle yürümeniz de mümkün olmayacaktır. Cehennemin açık kapısından esen ruzgâr gözlerinizi kör, kulaklarınızı sağır ve kalbinizi de hissizleştirecektir.
Dünya bir imtihan alanıdır. Dileyen dilediğini seçmekte serbesttir. Bu irade herkese verilmiştir. Bu serbestiyet, ölüm vaki oluncaya kadar geçerlidir. Sonra… Evet sonra… Sonrası geri dönüşü olmayan bir yolculuktur. Nedamet de fayda vermeyecektir. Ölüm ile açılan kapıdan gelecek şeyleri değiştirmeye de güç getirilmeyecektir.
Cennet ve ve cehennem bugüne has bir mesele değildir. İnsanlar dün de cennete gitmek için çalışıyorlardı, bugün de cennete ulaşmak için çalışanlar var. Dün de cehennemden kurtulmak için didinmek gerekiyordu bugün de cehenneme düşmemek için titizlikle haramlardan kaçınanları görüyoruz.
Mesela insanlık tarihi ile beraber ortaya çıkan putlar, tarihi süreç içerisinde isimleri değişmiş olsa da insanlar üzerindeki etkileri, yetkileri, fonksiyonları, iş ve işlevselliği hiç değişmediğini görebiliyoruz, söyleyebiliyoruz. Maalesef Hz. Nuh (a.s.), Hz. İbrahim (a.s.) ve Cahiliye döneminde var olan putların birey ve toplum üzerindeki fonksiyonları ile günümüzde var olan putların birey ve toplum üzerindeki fonksiyonları arasında isimlerinin değişiminden, zaman ve mekânın farklılığından başka hiçbir şey değişmemiştir. Günümüzün modern zamanlarında teknolojik aletler ile çokça geliştiğini ve oldukça bilgi sahibi(!) olduğunu sanan insanların putlara karşı sergiledikleri ibadetler, geçmiş zamanlarda yapılan ibadetlerden farklı birer davranış olduğunu da söyleyemeyiz. Dün de böyleydi bugün de böyledir, yarın da böyle olacaktır. Çünkü ne cennet değişti ne de cehenneme giriş şartlarında bir değişim oldu. İmtihan gereği değişim yok bu süreçte…
Yine garibana, fakire ve fukaraya gün boyu süt vermekle sosyal adaleti sağlayan ve yine gün boyu su içmekle kapitalis ve burjuva kesiminin ticaretine neşter vuran Salih (a.s.)’in devesi, toplum içinde ilahi emirlerinin uygulanmasına verilebilecek en güzel örnek olduğunu söyleyebilirim. Düşünmekle kalmıyor iddia ediyorum. Ancak Allah’ın emirlerinin hem sosyal hayatta hem de ekonomik yaşamda cari olmasını istemeyen ve devenin zuhuruyla işleri kasada uğrayan dokuzlu çete denilen toplumun yeğane sahibi olduğunu iddia eden bu bencil ve kapitalist insanlar, devenin ayaklarını keserek öldürmeye kalkıştılar. Peygamberin getirdiklerinin hem bireyin hem de toplumun yaşamında görünür olmasına, sosyal hayatın iş ve işlevlerine yol ve yordam göstermesine tahammül edemediler.
Söyler misiniz, durum bugün de böyle değil mi?
Hangi ad altında olursa olsun günümüzde de Kur'an hükümlerinin, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in getirdiklerinin, Din-i Mübin’i İslam’ın sosyal hayatta, ekonomik yaşamda ve devlet düzeninde diskalifiye edilmiş olmasının tipik örneğinin Salih (a.s.)’in devresinin öldürülmesine benzediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Dokuzlu çete denilen kapitalist insanlar; ekonomi kurallarını, sosyal hayatın işleyişini ve devlet düzenini Hz. Salih (a.s)'in devresinin üzerinden gerçekleşmesini istemiyorlardı.
O yüzden yaşam felsefesine dönüştürerek içinde debelenip durdukları günahları, kötülükleri, ahlaksızlıkları ve hâyâsızlıkları duymak istemeyen kişiler; günahları, kötülükleri ahlaksızlıkları ve hâyâsızlıkları net bir şekilde dile getiren kişileri sapıklıkla ve dinden çıkmakla yani kâfir olmakla, şirke düşmekle suçladılar, bu gün de suçluyorlar. Zamanın ve mekânın değişimiyle insanların dine yaklaşımlarının da değişeceğini sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Buyurun şu ayeti okuyarak bugünkü yazımızı noktalayalım: “… “Çıkarın bunları memleketinizden! Güya onlar kendilerini fazla temiz tutan insanlar!..” demek oldu.” (A’raf/82)