Kategorilenmemiş
Giriş Tarihi : 01-01-1970 03:00

Bir Müslüm GÜRSES Yazısı

MESELEMÇatlamış ve çatallaşmış Müslüm Gürses sesi bisikletin önüne monte edilmiş araba teybinden geliyor;  “ Sahilde martılar benimle ağlar

Bir Müslüm GÜRSES Yazısı
MESELEMÇatlamış ve çatallaşmış Müslüm Gürses sesi bisikletin önüne monte edilmiş araba teybinden geliyor;  “ Sahilde martılar benimle ağlar.. Her tarafta senden bir hatıra var. Baktığım, gördüğüm, duyduğum sensin..” Belki askere gitmemiş veya yeni gidecek bu esmer delikanlımızın Müslüm sevgisi, bisikletine araba teybi monte ettirmiş. Arka çamurluğuna ise yine Müslüm’den bir şarkı ismi, “Meselem!”  yazdırmış. Hatırlayabildiğim kadarıyla şöyle; “Bu benim meselem derin mesele. Ezelden ebede giden mesele.. Meselem, bir sevda türküsü gibi, meselem, kırık sazım gibi, meselem, yeryüzü gökyüzüdür, meselem”  derin sözler.. İstiklal Caddesi’nden, o kalabalıktan bir yılan gibi süzülüyor. Arkasından bakıyorum. Ses gittikçe azalırken O bana, şehri kurgularından ve kuruntularından kurtarmaya gelen bir ordunun öncü-akıncı gücü gibi görünüyor. Ama aksini verdiği aynalı binaların önünden geçip Atatürk Bulvarı’na kıvrılırken daha çok Don Kişot... Bisikletin gidonunu sıkıca tutan ellerindeki karalıktan sanayide çalıştığını düşünüyorum. Sanırım ona bu müzik ilhamını veren bir aşk meselesidir. Kendisini sevdiğine “Müslüm Baba” ile daha iyi ifade edebileceğini düşünüyor demek ki. Ama daha çok düşündürtülüyor.. Evet, seviyordur ve bu sevgisi O’nu içinde yaşıyor olduğu toplumdan farklı hale getirmektedir. Saygıdeğer hanfendi de O’nu seviyordur. Ne ki bu sevgi O’nun hayatında, iç dünyasındaki fırtınalı gel gitlerden başkaca bir şeyi değiştirmemektedir. Çünkü delikanlımız sevgisini sevgilisiyle paylaşmaktan çok “iyi bir görüntü-racon vermek” maksatlı kullanmaktadır. “Seviyorum ulan!”lı içki sohbetleri ve sarhoş olmadan aşktan bahsedemeyişler. Herkes bilsin, duysun.. Delikanlı adamız severiz tabi.. Bu sıcak günlerde elleri ve yüzü kapkara, girdiği ağır, hantal ve hasta arabaların altından gözlerine damlayan kir ve pas kokulu yağlardan korunarak sıktığı vidaların, değiştirdiği parçaların arasında kendisini Almanya’ya bir türlü aldırmayan hala oğluna küfrederek yapıyor işini.. Mesai bitimine doğru belini tutarak kalkıyor ve kendisi kadar kirli ve yağlı pet şişeyi dikleyerek içtiği suyun son yudumunu yere tükürüyor. İşçi tulumundan kurtulur kurtulmaz yeri hazır, masası hazır birahanede soluklanıyor. Yorgunluğun ve sıcağın ve aşkın ıstırabı ile ne çabuk üçüncü bardağı bitirdiğinin farkında değil. Aç karnına yuvarladığı için beklediği etkiyi de çok çabuk buluyor. Gözleri kan çanağı ama mutlulukla ve neşeyle ve huşu için de çıkıyor dışarı. “ Soğan da doğriim mi abi?” Getir oğlum ne varsa işte.. Kuru fasulye pilavdan sonra üzerine oturan yorgunluk ve sarhoşluğun etkisiyle evinin yolunu tutuyor. *** Duvarda hiç de şaşırmayacağınız muhteşem ikili.. Müslüm Baba ile Orhan Baba karşılıklı birbirlerine gülümsüyorlar. Ve bisikletindekinden daha “kral” bir ses düzeni. Sunta içine yerleştirilmiş (yine) araba teybi  ve kolonları sağlı sollu dağıtılmış müzik seti.. Şimdi Orhan Baba, “ Bir görüşte âşık oldum sana delice...” diye ciğerlerimizi yakacak... Kalb ritmimizi tehlikeye sokacak... Yorgunluk, sarhoşluk ve arabesk.. her şey hazır.. İnsiyatifprojesi.net’te Sadık Yalsızuçanların “ Babailik” konulu bir yazısına rastladım. Bahailik’ten mülhem Babailiği iki kola ayırmış; Orhaniyye ve Müslümiyye... Diyor ki; “Meselesi, 'alın yazısı' olan bir babaidir Müslüm Gürses. Şeyh Bedreddin, Ekberi irfanın güzide bir bilgesi idi. Onu da Molla Lütfi gibi Bizans entrikaları boğdu. Nazım Hikmet ve diğerleri kendi görmek istedikleri Bedreddin'i yazdılar. Hiç kimse, O'nun Bayezid-i Bistami'den, İbn Arabi'den aldığı feyiz ve tasarrufun mahsulü Varidat'ına bakmayı, düşünmedi, düşünemedi. Bu düşünmekle olacak bir şey de değildi gerçi. Varidat'ındaki Şeyh Bedreddin'le, iktidarı köktenci biçimde dışlayan Bedreddin aynı kişilerdi. Sufilerin dünya ile ve dünyanın hükümranlarıyla araları hiç hoş olmamıştır. Tarihi kronolojik dedikodular biçiminde okuyan kimi araştırmacılar, metinleri kendi menkıbesi olan bu bilgeleri doğru yorumlamakta acziyet içindedirler. Onlardan kalan 'metin'ler, bizatihi kendi menkıbeleridir. Onlar 'kendi derdim söylerem/gayri hikayet etmezem' diyen şair gibi, kendi seyr-i süluklarını, ruhi seyahatlarını anlatmışlardır. Müslüm Gürses de böyledir ve bu yönüyle de inisiyatik bir koku tüter. İsyankar, alemin 'hayal' oluşuyla başlar...” Arabesk ile tasavvufun entel çevrelerimiz tarafından yadırganması veya dışlanması tesadüfî değildir. Çünkü yukarıdaki yazıda da görüldüğü üzere arabesk fena halde tasavvuf içermektedir. Arabeskte tıpkı tarikatlarımız gibi yeraltı-undergraund bir yaşama alanıdır. Hatta arabesk, kapatılan, yasaklanan ve kaderine terk edilen tekke ve tasavvuf birikiminin belki yoz belki çok eksik belki çarpık ama bir biçimde yeniden yaşama gayretidir. Arabesk Allah’ından koparılmış bir kuşağın bağıra çağıra Allah’ını arama çabasıdır. Arabesk temelde sekulerizme-modernizme isyan olduğu için yasadışıdır ve/ veya her zaman moda dışı...(TRT’de arabeskin yasak olduğu dönemleri bilmeyenimiz var mı?) Arabesk adı üstünde karmaşık bir yapıdır..Aslında isyan etmesini asla düşünemeyen, bilmeyen, beceremeyen bir toplumu önce sevgiliye ( sevgili yaşamın hayatın remzidir.Hayat pınarının..) sonra tanrısına (aslında bu isyanın bilinçaltı temeli asla tanrı değildir, ne ki okunuşu böyledir) isyan etme biçimidir. “ tövbe et çarpılırsın..” dan, “ ben ne yaptım kader sana, mahkum ettin beni bana, her nefeste bin sitem var, şikayetim yaratana..”  noktasına tehlikeli bir yönelim, bir eğilimdir.. Dikkat edilirse iki yöne doğru pekâlâ kıvrılabilerek oluşan bu sosyal doku temelde ve başından beri kaderci olan doğu toplumunun şehirleşmeye-metropol ve moderniteye olan isyanıdır, tepkisidir. Açmayalım ama çamurlu minübüsler ve her sabah patronlarına hizmet etmek için şehir merkezlerine akan varoşlu kızlar arabeskin ana temasıdır. Aslında arabeskin isyanını direk bu sistemin kurucularına değil de Evrenin Kurucusu’na doğru kayabilme tehlikesini doğru ve yerinde ve zamanında anlamış/ okuyabilmiş olabilseydik, arabesk toplumu mütedeyyin kitlelere dönüştürme çabası belki daha sağlıklı sonuçlar verebilirdi. Solcularımızın arabeske karşı duruşlarındaki haklılık payı da geçicidir. 'Toplumcu bir ideolojinin' arabeskin doğum yerine göre bir durum değerlendirmesi ve sosyal projesi olabilmeliydi yani. İğdiş edilmiş bir toplumun düşünce dünyasının akacak mecra arayışıdır arabesk. Tasavvufi ve seküler özellikleri karmaşık bir şekilde bünyesinde barındırmasına rağmen her iki cenah tarafından da rehabilite edilebilmiş ve üzerinde düşünülmüş değildir. Arabeskin bu dünya düzleminden seslendiği sevgili, tasavvufta Allah’tır. Arabeskteki meyhane tasavvufta zikir(hane) dir. Kadehlerdeki dudak izi ise bizzat zakirin zikridir. Arabeskte üstü kapalı  tarif edilen ve yaşandığı varsayılan  sırça köşklü peri masallarındaki aşkların, gerçek dünya ile küt diye tanışmaları sonucu ortaya çıkan inleyişler, jilet darbeleri yerine rahle-i tedris ile teskin olunmadıkça, evet “batsın bu dünya..” Bu yazının ilk yayınlanış tarihi 21 Aralık 2008
adminadmin