Bir yazısında Hilmi Yavuz, bayramlarımızın rûhâniyetini kaybettiğinden şikâyet ediyordu. Yazıyı okuyunca, “sadece bayramların mı, neyin rûhâniyeti kaldı ki!” demiştim kendi kendime.
Rûhâniyeti kaybolan bir şeyden arda kalan sadece şekil ve sûrettir; yani öz gitmiş posa; iç kaybolmuş, kabuk kalmıştır.
Cuma namazı için camideyiz. Müezzin efendi elinde mikrofon alabildiğine bağırıyor, beyaz ampuller tepemizde yaldır yaldır yanıyor, camlardan içeriye ışıklar saldırıyor, halılar bin bir desenle “bana bak” diyor, duvarda rengârenk fayanslar gözleri bulandırıyor, sıcak buram buram terletiyor, klimaya yaklaşsan donduruyor, velhasılı kelam içeride huzurla oturmanın imkânı bırakılmamış!
Ama oturmak zorundasınız. Mekânın rûhâniyeti gitmiş, sadece şekli kalmış. Bu camileri bu hale getirmek için ne kadar uğraştık kim bilir!
Mübarek atalarımız; Allah’ın yarattığını taklit etmiş. Âlemde eşsiz bir kompozisyon, mükemmel bir sadelik, kusursuz bir estetik organizasyon, gözleri ve kulakları rahatsız etmeyen bir sunum, ruha işleyen bir sükûnet, gönülleri okşayan bir rûhâniyet vardır.
Göklere bakın, dağlara çıkın, ormana girin, denize inin hep bunu görürsünüz. Eğer bir kusurunuz yoksa kusur bulamazsınız. Varlık insana bir huzur abidesi olarak sunulmuştur.
İşte mübarek atalarımız bunu aynen taklit etmişler. Evlerinde, mabetlerinde, sokaklarında, mimarilerinde, bahçelerinde, çarşı-pazarlarında hep bunu görürsünüz: Yani insan rahatsız edilmez. Varlık bir huzur letafetiyle sunulur insana.
Bir Süleymaniye’yi veya daha da küçük olabilir; atalardan yadigâr bir camiyi düşünün. Olabildiğince sadedir. İbadete karşı özel bir alerjiniz yoksa camiden dışarı çıkasınız gelmez. Her şeyiyle sizi çepeçevre kuşatır. İçeride öyle bir akustik vardır ki, ses size yer yönden gelir, şimdiki gibi tepenizde iki bin wattlık bomba patlamaz!
Duvarlar alabildiğine kalındır, içerisi dışarıdan yalıtılmıştır. Dışarının (dünyanın) hay-huyu size ulaşmaz. Işıklar camide öyle bir dağılır ki ışığı sadece gözle görmezsiniz, sanki bütün duyularınızla hissedersiniz, yani ışık sizi rahatsız etmez, aksine ruhaniyetinize ruhaniyet katar! Şimdiki gibi, gözlerinizin içine girip bütün huzurunuzu kaçırdığı için ışıktan kaçmazsınız, aksine, daha da ulûhiyet için ışığa kaçarsınız!
İmamı da müezzini de bu ruhaniyetin ve ilahi bütünün bir parçasıdır. Duvarlar taşıyla, mimar eseriyle, renkler, yazılar görselliğiyle, ışıklar loşluğuyla, imam ve müezzin de sesiyle bu semâvi abidenin tamamlayıcısı olur. Süleymaniye’yi düşünün; O muazzam boşlukta müezzin sesi akustiğin de yardımıyla her köşeye ulaştıracaktır! Bildiği bütün makamlarla sesini en yükseğe çıkarması gerekir. Bugün elinde o güçlü ses sistemleri olan müezzinlerimiz niye bağırıyorlar! Sesi ulaştırmak için olmadığına göre, niçin?
İbadetin huşû içinde olması, mekânın ışıktan yalıtılmasıyla mümkündür. Yaldır yaldır yanan ampuller altında huzurlu bir ibadet olmaz! Bütün eski mabetlerde ışık daima loş bir şekilde gelir. Bugünkü gibi tepelerde beyninizi kaynatacak, gözlerinizi karartacak, her yeri parıl parıl ışığa boğacak şekilde değil! iç âleme dalmanız için, dıştan çekilmeniz gerekir. Bu ışıklar altında bu, ne kadar mümkündür! Eskiden sarı renkli ampuller vardı da onlar biraz olsun loşluk sağlıyordu. Bembeyaz tasarruf ampulünün icadıyla ibadetler de bayağı tasarruflu olmaya başladı; ışık o kadar rahatsız edici ki, içeride durmanın imkânı kalmıyor!
Sadi-i Şirazî merhum, bir gün camiye gidiyor, içeriye girip namazı bekliyor. Biraz sonra minareden bir ezan sesi, o kadar bet bir sesle okunuyor ki ilahi kelam, dayanamıyor dışarı çıkıp ezanı okuyanı bekliyor. Minareden inen adama “sen neden ezan okuyorsun?” diye soruyor. Adam da “insanlar bana ezan okuyayım diye para veriyorlar, onun için okuyorum” deyince Sadi, adama biraz para uzatıyor ve diyor ki “şu parayı al da artık okuma, çok daha büyük hizmet etmiş olursun!”
Peygamberimiz bunalınca “Ey Bilal! Ezan oku da bizi rahatlat!” dermiş. Yazıcızâde Muhammediye’sinde Hz. Bilal’in ezan okuyuşunu şöyle anlatıyor: Buyurdu mescidin sathına çıktı // Ezan okudu kim canları yaktı. (Muhammediye, MEB. Yay., C:2, s. 178). Hz. Bilal’in meslektaşları lütfen bu ilahî inceliğe dikkat etsinler: Ezanlarınız ruhlara işliyor mu, bunalmış gönülleri rahatlatıyor mu, en azından siz buna dikkat ediyor musunuz? Böyle bir görevinizin de olduğunun idrakinde misiniz?
Mübarek atalarımız, minarelerde ezan okurken o kadar hassas davranmışlar ki bendenizin dikkat çekmeye çalıştığı şu birkaç hususun çok daha fazlasına eğilmişler: Her ezanı farklı makamda okumuşlar. Şu nezakete ve hassasiyete bakar mısınız: “Sabah ezanı saba makamında okunur. Saba makamı ölümden dirilişi anlattığı için yavaş yavaş okunması gerekir. Öğle ezanı uşşak, ikindi ezanı rast, akşam ezanı segâh ve hüzzam, yatsı ezanı ise hicaz okunuyor. Perşembe günleri ikindi ezanı nihavent makamı okutulur ki ertesi günün cuma olduğu bilinsin."(Şehzadebaşı Camii Müezzini Oğuzhan Bahtiyaroğlu; Zaman Gazetesi, 01.09.2012)
Câmilerimiz Ve Kaybolan Rûhâniyetimiz
Bir yazısında Hilmi Yavuz, bayramlarımızın rûhâniyetini kaybettiğinden şikâyet ediyordu
admin














































































































































































































