Fikir
Giriş Tarihi : 06-05-2026 18:30

İslam Dünyasında Müphemlik Hoşgörüsü

Thomas Bauer'in "Müphemlik Kültürü ve İslam" adlı eseri, İslam tarihine alışılagelmişin dışında bir mercek tutarak, modern dönemdeki "tek tipçilik" anlayışının aksine, klasik İslam medeniyetinin çok sesliliği bir zenginlik olarak kabul ettiğini ortaya koyuyor.

İslam Dünyasında Müphemlik Hoşgörüsü

Alman İslam araştırmacısı Thomas Bauer, modern Müslüman zihninin ve Batılı oryantalistlerin iddialarının aksine, İslam’ın klasik çağında farklı yorumların bir "hastalık" değil, bir "rahmet" olarak görüldüğünü savunuyor.

Bauer’e göre, kültürel müphemlik —yani birbiriyle çelişen normların aynı anda geçerli olması— İslam medeniyetinin kurucu unsurlarından biridir.

Ancak son iki asırda, Batı merkezli aydınlanma felsefesinin "tek doğru" dayatması, İslam dünyasındaki bu hoşgörü iklimini zedeleyerek yerini katı ve dışlayıcı akımlara bıraktı. 

FARKLILIKLARIN ESTETİĞİ

Bauer, çalışmasında Emevi ve Abbasi tarihinin ötesine geçerek; Selçuklu, Eyyubi ve Memluk dönemlerindeki entelektüel birikime odaklanıyor.

Müellif, klasik dönem âlimlerinin Kur'an'ın yedi kıraatle okunmasını veya fıkıhtaki mezhep çeşitliliğini bir tezatlık değil, ümmetin yükünü hafifleten bir ilahi hoşgörü olarak gördüklerini belirtiyor.

Yazara göre, geleneksel İslam hukukçusu tipolojisi, hakikati bir "ihtimaliyat" çerçevesinde ele alarak yüksek bir müphemlik hoşgörüsü sergilemiştir. 

SELEFİZM VE MODERNİZM: AYNI MADALYONUN İKİ YÜZÜ

Kitabın en çarpıcı tespitlerinden biri, günümüzdeki selefi çizginin ve seküler yenilikçilerin aslında aynı "modernist" kökten beslendiği iddiasıdır.

Bauer, hem selefîlerin hem de Taha Hüseyin gibi yenilikçilerin çokluğu bir sıkıntı kaynağı olarak gördüğünü ve metinleri "tekleştirme" çabasında olduklarını ifade eder.

Bu noktada Bauer, yaygın anlayışın aksine selefi çizginin geleneksel değil modern olduğunu ve yenilikçi, seküler Müslümanların da selefilerle aynı söyleme sahip olduğunu tespit eder. Ona göre modern çizgiye tekabül eden bu cereyanlar müphemlik kültürüne karşı hoşgörüsüz ve tekelci iken, İbn Cezerî postmoderndir ve müphemlik hoşgörüsüne sahiptir.

Bu durumun, İslam'ın tarihsel çeşitliliğini yok sayan ve her alanı dini kisveye büründürmeye çalışan "İslam'ın İslamileştirilmesi" paradigmasının bir sonucu olduğu vurgulanmaktadır. 

BATI'NIN ŞİDDETİ VE İSLAM'IN "EHLİLEŞTİRME" YOLU

Batı ve Doğu kültürlerini kıyaslayan Bauer, Batı dünyasının çok anlamlılığı "bertaraf etmeyi" seçerek tekçi bir hakikat söylemi üzerinden şiddet ürettiğini savunur.

Buna karşılık İslam'ın tarihi yolu, çok anlamlılığı "ehlileştirmek" ve farklı seslerin yan yana yaşamasına imkan tanımaktır. Ancak müellif, müphemlik hoşgörüsünün yitilmesiyle birlikte İslam dünyasında da dini şiddetin tırmanışa geçtiğine dikkat çeker.

“Kesinliği ararken” başlıklı son bölümde de farklılıklara değinen müellif, Batı’nın yolunun çok anlamlılığı bertaraf etmek olduğunu söylerken, İslâm’ın yolunun ise çok anlamlılığı ehlileştirmek olduğuna işaret eder. Batı’nın tekçi hakikat söylemi, beraberinde kaçınılmaz bir şiddeti getirmiştir. 

Eser, ana akım tarih anlatılarından sıyrılması ve kaynaklara nüfuzuyla takdir toplasa da bazı eksiklikleri nedeniyle eleştiriliyor.

Araştırmacı Ebubekir Pilatin'e göre Bauer; İslam tarihi içindeki itikadi tartışmaları, kanlı siyasi çatışmaları ve "tekfir" gibi ötekileştirici unsurları göz ardı ederek "romantik" bir okuma sunmaktadır;

“Özellikle onun Batılı meslektaşları ile hesaplaşarak, göz ardı edilen alanlara yönelmesi ve ana akım tarih anlatılarından sıyrılarak, belirlediği tarihsel dönemlerdeki kaynakları kullanmasındaki başarısının hakkını teslim etmek gerekir.

Yazarın dakik tutumu, kaynaklara nüfuzu ve İslâmî kültüre dair içe dönük bakışı da dikkat çekicidir.

Bu yönüyle eser, alışılagelmiş Batılı İslâm okumalarından farklılaşmaktadır. Ancak eseri bazı yönlerden zayıf kılan hususlar da bulunmaktadır.

Müellif, müphemlik kavramının dilsel katmanını aşarak eylemsel yönüne vurgu yapar ve bu doğrultuda İslâm kültürünü okumaya çalışır. Fakat İslâm kültürü içinde vuku bulan itikâdî/kelâmî tartışmalara, politik çatışmalara/savaşlara, İslâm hukuku dışındaki İslâm’da Batı’da olduğu gibi, cinselliğe pek ilgi gösterilmediği ve cinsellik hakkında da müphemliğin çoğulcu bir söyleminin var olduğunun altını çizmektedir.

Çünkü hem İslâm hukukunda cinsellik ile ilgili belirli ilkeler, izlekler bulunmaktadır hem de sûfîlerin çevresinde şekillenen bir cinsellik tasavvuru vardır.

İki farklı söylemden biri, diğerini dışlayıp kendi geçerliliğini öne sürmez. Dolayısıyla Antikçağın aşk ve cinsellik gibi telakkileri, müellife göre Batı’da değil, Doğu’da varlığını sürdürmüştür (s.259-278).

Bauer, karşılaştırmanın politik ayağına tekrar odaklanarak Batı’nın evrenselleşme hırsına karşın İslâm kültüründeki müphemlik hoşgörüsünün, Müslümanların dünyaya sakin bakmalarına imkân sağladığını öne sürer (s.301).

Dînî şiddetin patlaması da tam bu noktada, müphemlik hoşgörüsünün yitimiyle başlar. Oysa Batı’nın aksine İslâm dünyasında her zaman politik görüşler ve devlet görüşleri hakkında farklı sesler ve renkler olmuştur.

Örneğin Mâverdî’nin görüşlerine karşılık İslâm coğrafyasında Platon’un ideal devletini savunanlar da olagelmiştir. Ayrıca İslâm kültüründe “yabancı” kavramı birçok kültüre göre farklılık arz etmektedir (s. 339).

Müellif, örnek olarak aynı coğrafyada iç içe yaşayan Müslüman, Yahudi ve Hristiyanları zikretmektedir. “Kesinliği ararken” başlıklı son bölümde de farklılıklara değinen müellif, Batı’nın yolunun çok anlamlılığı bertaraf etmek olduğunu söylerken, İslâm’ın yolunun ise çok anlamlılığı ehlileştirmek olduğuna işaret eder. Batı’nın tekçi hakikat söylemi, beraberinde kaçınılmaz bir şiddeti getirmiştir (s. 362).

Sonuç olarak müellifin İslâm tarihi anlatısını tüm yönleriyle değerlendirmek veya vakıaya uygunluğunu ve anakronizme düşüp düşmediğini tartışmak, tanıtımın kapsamını aşmaktadır.

Fakat kuramsal çerçevede belirginleştirdiği müphemlik kavramını İslâm tarihi zemininde kitap boyunca istikrarlı/tutarlı bir şekilde sürdürdüğünü söyleyebiliriz.

Özellikle onun Batılı meslektaşları ile hesaplaşarak, göz ardı edilen alanlara yönelmesi ve ana akım tarih anlatılarından sıyrılarak, belirlediği tarihsel dönemlerdeki kaynakları kullanmasındaki başarısının hakkını teslim etmek

gerekir.

Yazarın dakik tutumu, kaynaklara nüfuzu ve İslâmî kültüre dair içe dönük bakışı da dikkat çekicidir.

Bu yönüyle eser, alışılagelmiş Batılı İslâm okumalarından farklılaşmaktadır. Ancak eseri bazı yönlerden zayıf kılan hususlar da bulunmaktadır.

Müellif, müphemlik kavramının dilsel katmanını aşarak eylemsel yönüne vurgu yapar ve bu doğrultuda İslâm kültürünü okumaya çalışır.

Fakat İslâm kültürü içinde vuku bulan itikâdî/kelâmî tartışmalara, politik çatışmalara/savaşlara, İslâm hukuku dışındaki mezhepler arasında yaşanan ihtilaflara ve özellikle tekfir gibi ötekileştirici unsurlara değinmemektedir. Ayrıca İslâm coğrafyasında varlık gösteren felsefe ve tasavvuf gibi alanlar da hariçte tutulmaktadır.

Bu yönüyle müellifin metinsel veya kavramsal bir romantik İslâm tarihi okuması sunduğunu ifade edebiliriz.

Son kertede, eserin farklı yöntemi ve müellifin sağduyulu tutumu ile İslâm tarihi literatürüne katkı yapması kaçınılmazdır.

Kaynak: Araş. Gör. Ebubekir Pilatin - Mardin Artuklu Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi İslam Felsefesi Anabilim Dalı

adminadmin