Çok zamandır çeşitli canip ve vasıtalar ile bazı dostlardan, gündemdeki Bediüzzaman Said Nursi Hazreterinin (RH)ın “seyyidliği” ya da “şerifliği” mevzuunu sorunca hem hafızamı yokladım, hem de düşündüm.
Hafızamı o kadar yoklamama rağmen Üstad Hazretleri’nin Risale-i Nur Külliyatı’nın hiçbir yerinde “seyyidliği” ile alâkalı olarak “kıyl u kal” etmemesine rağmen, “dost” ya da “talebe” olduklarını dillendiren zevâtın O’na muhalif olarak bu tavırlarını anlamada hakikaten zorlanıyorum.
Yanlış anlaşılmasın. Üstad Risalelerinin hiçbir yerinde “Ben seyidim-şerifim!” demediği halde O’nun hem seyyidliğe, hem de şerifliğe layık olduğuna inanıyor, bunun “mümkün” olduğunu da biliyorum.
Mümkündür; araştırmalarımdan biliyorum ki “bu vatan ahalisi” tarih boyunca pek çok “muhaceret”lere uğramış, bir mozaik ya da gergefli bir yapı göstermiştir. Osmanlı’nın mânevi mimarı “ Edebali Hazretleri” aslında seyyid iken “sun’i” şecerelerle Türk asıllı diye takdim edilmiş, Mevlâna Celaleddin-i Rûmi (RH) ise “şerif” iken yine Türk diye sunulmuş, “yalan söyleyen tarih utansın ” itabına mazhar olunmuştur.

















































































































































































































