Modern hayatın problemleri ve Müslümanca yaşamak
Çocuklarımızı Rabb’ine kul olmaları yolunda yetiştirmek, anne ve babaya düşen görevlerin en başında gelmektedir
Çocuklarımızı Rabb’ine kul olmaları yolunda yetiştirmek, anne ve babaya düşen görevlerin en başında gelmektedir. Müslümana düşen şey, kendisiyle birlikte eşini ve yavrularını, dünya ve âhiret yurduna hazırlamaktır.
Şüphesiz ki her zaman ve mekânın kendisine has özellikleri vardır. Bu özellikler insana birtakım zorluklar ya da kolaylıklar getirir. Bu da kişiyi, o zaman ve mekânın getirisi olan şartlara hazırlıklı olmaya zorlar.
İnsan, fıtraten inanmaya ihtiyaç duyar. Bu, yaratılışında var olan bir gerçektir. İsterse modern hayatın tamamıyla içinde olsun. Bu ihtiyaç her halükârda kendisini hissettirecektir. Çünkü insan yaratılmıştır, âciz ve muhtaçtır. Varlığını devam ettirmesi de, kendisini yaratan Yüce Allah’a bağlıdır. Bu gerçekler insan olgusunun vazgeçemeyeceği unsurlardır. İnanmayan insan da bu manayı çok iyi kavrar ama bilerek inkâr eder. Bir an gelir kabul eder de ancak iş işten geçmiş olur. Tıpkı Fir’avn gibi.
O halde hangi zaman ve mekânda olursa olsun her şeyden önce insan da, iman ve onu hayata geçirme olgusu yer etmelidir. Bu olgu onda, zaman ve mekânın şartlarına göre dini yaşama azmini geliştirir. Eğer kişi böylesine bir niyet ve gayret içerisinde olmazsa onun için, dini yaşama şartları ne kadar kolaylaştırılırsa kolaylaştırılsın asla böylesi bir hayata yönelmeyecektir. Evvela bireyi böyle bir niyet ve azmi kazanmaya yönlendirmelidir.
Bu şıkkı hayata geçirmek demek insanı, insanca ve Müslümanca yetiştirmek demektir. Bu da yine önemli bir çabanın ve bu hedefin öncelikli olmasına inanmanın ürünü olacaktır. O halde toplumlarda var olması gereken yegâne hedef; hangi konumda olursa olsun bireyleri, günün şartlarına uygun olarak dini yaşama azmiyle yetiştirmek olmalıdır.
Belki insana ilk anda şöyle bir kıyas uygun gelebilir:
“Günümüzde dini yaşamak çok zor. Zira şimdi o kadar günah ve günaha götüren yollar var ki, insanın ve hele genç kişinin kendisini onlardan uzak tutması neredeyse mümkün değil. Halbuki eski yıllarda, yani modern zamanlardan önce dini yaşamak bu kadar zor değildi.”
Bu yorum kişiye ilk anda çok normal gelebilir. Ama bu, insanı aldatır. Günah işlemekte kolaycılığa ve bahaneler üretmeye götürür.
Şu açık bir gerçektir ki; günümüz şartlarında her şeyde pek çok kolaylıklar olduğu gibi, dini yaşamakta da kolaylıklar mevcuttur. Bu durum dini öğrenmek hususunda olduğu gibi, onun gereklerini hayata geçirmek konusunda da aynıdır. Evvelki yıllarda bir bilgiye ulaşmanın zorluğu düşünülürse, bugün nasıl bir imkân içerisinde olduğumuz anlaşılır. Uygulama açısından ise, ibadet için gerekli olan bir abdest alma imkânı bile bugün, büyük bir kolaylık arz etmektedir.
O halde hangi zamanda olursa olsun, insan yetiştirme gerçeği önde tutulmalıdır. Bugün modern hayatın içinde hatta belki de belli zorlukların da olduğu halde, İslâm’ı çok güzel yaşayan gençlerimiz mevcuttur Allah’a şükür. Bu gerçek bize, Allah’a kul olmanın gereğine göre, insan yetiştirmenin önemini bir kez daha hatırlatıyor. İşte yetiştirilen bir insan ve elde edilen bir başarı. Öyleyse, “insana hangi yaştan itibaren nasıl bir eğitim verilmesi gerekir” konusu, bizim en çok üzerinde durmamız gereken çok önemli bir husustur.
İnsanın inanması ve inancını hayata geçirmesi en tabii hakkıdır. Bu gerçeği göz ardı etmemeli ve kişiyi bu en önemli hakkından mahrum etmemelidir. Ancak öteden beri buna mani olan zalimler daima bulunmuş ve bulunacaktır. Müslüman Toplum olarak bizler bunu unutmamalı ve nesillerimizi tehlikelerden koruma gayreti içerisinde, onlara gerekli eğitim ve öğretimi mutlaka vermeliyiz. Zira Cenab-ı Hakk (c.c.) her aile reisine bu görevi vermiş ve uygulanmaması halinde büyük bir azaba çarptırılacağını da bildirmiştir:
“Ey inananlar! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun; onun yakıtı, insanlar ve taşlardır; görevlileri, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere başkaldırmayan, kendilerine buyrulanları yerine getiren pek haşin meleklerdir.”66 (Tahrim 6)
Bu noktada şu Hadis-i Şerif de aklımıza gelir:“Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; EbûDâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5)
Görüldüğü üzere burada eğitim ve öğretim ön plana çıkmıştır. Bütün zaman ve mekânın yaratıcısı Allah (c.c.) bu dini, evrensel ve kıyamet saatine kadar geçerli kıldığına göre İslâm, her devirde en güzel şekilde yaşanabilir. Bu demektir ki İslâm’ın her asra, her zaman ve mekâna söyleyeceği söz(ler) vardır. Önemli olan bizim, bunlar üzerinde tefekkür ederek, onları yaşanılır hayatın birer paydası haline getirebilmemizdir. Yeter ki bizler bu gerçeğe hakkıyla inanıp, onu hayata geçirmenin usullerine riayet edelim.
O halde öncelikli olarak niyet gerekir. Sonra da azim… Birey olarak bizlerin, ailede ebeveynin, toplumda da idarecilerin böylesine bir hedefi kabullenmeleri, modern hayatta dini yaşamayı çok daha kolay kılacaktır. Ama maalesef bugün böylesi bir düzeyimiz olmadığı için zorluklarla karşılaşmaktayız.
Aslında bu iş aileden başlar. Yavrularını, Rabb’ine kul olmaları yolunda yetiştirmek, anne ve babaya düşen görevlerin en başında gelmektedir. Ancak ebeveyn bu konuda bilinçli olmalıdır. Çocuklarını sadece dünyaya hazırlayan aileler, bunun sıkıntısını hem dünya hem de âhiret yurdunda çekerler. Müslümana düşen şey, kendisiyle birlikte eşini ve yavrularını, dünya ve âhiret yurduna hazırlamaktır. Böylesi bir gayret dünya hayatının da âhirete göre şekillenmesini sağlayacaktır. Bu adeta; “Ey Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, ahiret yurdunda da iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru,” (2 Bakara 201) duasının bir tecellisi olacaktır.
İşte, modern hayatın bozguna uğratamayacağı yegâne hakikat budur. Yaratılışın sırrı bu manâ ile çözülür. İnsan, insan olma davasını bu manâ ile kavrar. Kul olmanın hazzı, Allah ve Rasûlü sevgisiyle olgunlaşmanın tezahürleri, böylesi bir çizgiyle belirginlik kazanır. Bize düşen şey de ancak bu manâya, bu eşsiz ve yüksek payeye ulaşmaktır.
Rabbimiz yâr ve yardımcımız olsun. O’na emenet olunuz!
Abdürrezzak, Târık b. Şihâb’dan:
Hiçbir zaman sınırı aşmamak gerektiğini, her şeyde denge ve düzenin ne kadar önemli olduğunu belirten bir kıssa;
Selmân-ı Fârisî’nin ibadetini görmek için bir akşam, evinde yattım. Selmân’ın hiç yatmayıp sabaha kadar namaz kıldığını sanıyordum. Oysa, yatsı namazını kıldıktan sonra hemen uzanıp yattı ve ancak sabaha karşı kalkıp namaza başladı.
Ona: -Ben seni böyle bilmiyordum, seni sabaha kadar namaz kılar sanırdım, dedim.”
Selmân:
-Gücünüz yettiği kadar beş vakit namaza dikkat edin. Zira beş vakit namaz, öldürücü olmayan bütün maddi ve manevi dertlere devadır. Akşam olunca insanlar üç kısma ayrılır. Kimisinin hiç ziyanı yok, hep kazançlıdır. Kiminin hiç kazancı yok, hep ziyanlıdır. Kimisi de ne ziyanlı ve ne de kazançlıdır. Gece karanlığını ve herkesin uykuda olup olan bitenden habersiz olmalarını fırsat edinerek kalkıp sabaha kadar namaz kılan kimse, hep kazançlı olup hiç ziyanı yoktur. Gecenin karanlığını ve herkesin uykuda olup kimin ne yaptığından haberi bulunmadığını fırsat edinerek bütün gecesini günah işlemekte geçiren kimse de, hep ziyanlı olup hiç kazancı yoktur. Yatsı namazından sonra uzanıp sabaha kadar yatan kimse de ne kazançlı ve ne de ziyanlıdır. Sakın seni yoracak biçimde hızlı hızlı gitme. Hiçbir zaman itidalin sınırını aşma; yolunda dengeli ve devamlı yürü, dedi.”
El-Kenz, c. IV, s. 182.
Peygamberimiz Hasan’ı öperken kendisi ile Akra arasında geçen hikaye
Taberâni Saib b. Yezid’den (r.a): “Peygamber Efendimiz Hasan’ı öptü. Orada hazır bulunan Akra’ b. Habis: -Benim on çocuğum oldu. Hiç birini öpmüş değilim dedi.
Peygamber Efendimiz:
İnsanlara karşı şefkat duygusu taşımayan kimseye Allah merhamet eylemez,” buyurdu.”
Heysemi, c. VIII, s. 156
Muzaffer DERELİ – DİRİLİŞ POSTASI
admin
















































































































































































































