Gönlün rızkı aşk ile olur, aşk ekmeğini yiyen od ile yanmak selameti bulur.
Onun nasibi sonsuzdur.
Ki aşk, kudretin yankısı, inancın gayesi, gücün en güzel göstergesidir acziyette.
Âşık artık, gözle ve akılla bakmaz hiçbir şeye. Cesaret bilenen o duygulanımdır, dağları da yolları da aşan. Yüceye yücelme basamağıdır aşk, ateşten gömlek! Yanmak mecazdır aşk mektebinde lakin olmak mecaz değildir. Yunus’u söyleten, Yusuf’u cebreden, Muhyiddin Arabî’leri tefsir eden, Nedim’e Fuzuli’ye beyitler gönderen aşkdır aşk! Benlik libasından sıyrılan âdemin kendini unutup, bıraktığı zaman ki o halde başlar hikâyesi. Varlıkta hiçlik, hiçlik de varlıktır aşk. “Aşk imiş her ne var âlemde/ İlim bir kıl-u kal imiş ancak.” Deyişi, Fuzuli’ye var oluşun menkıbesinden damlayan o deryadır.
Aşksız âdem ot olsa gerek, aşkı bilmeyene muhabbet ne gerek?
Denilir ki bu işin çilesi çoktur. Kuralı bu olsa gerek ki çile çekilmeyen aşk yoktur. Elemine bakılacak olunursa geçmez bir maraz, uslanmaz bir naz, duyulmaz bir niyaz, iflah olmaz bir haylaz oluverir aşk. Oysa meyvesi acının membaından filizlenir. Aşk ehlinin dili lal olsa da gönlü sevgiliyi bulduğu için lezzetlidir.
“Yok etmiyorsa aşk yoktur.” Maşukun fikri şah, aşıkın zikri ahtır! Bilmeyenlerin konuştuğu, bilenlerin sustuğu şeydir; aşkı anlatabilmek nicedir? Suskun görünür lakin susamaz da gönlün içinden şerbet gibi sızan o nehir. Bazen hal, susmayı gerektirse de aşk uçurumlardan düşen taş misali dili söyleterek eğitir. Terbiye eder, sevgiliye bürünür, simayı değiştirir.
Aşksız başın bileceği ancak ömrü doldururmuş. Oysa aşk uğrayan kalp, kâinatın rengine boyanır, kâinatla kanatlanırmış. Dilemekle olmaz, itiraz etmekle durmaz bir kader ve nasip işi ki, her bahtiyar kişi kendi hayret makamına düştüğünde aynıya çıkan başka anlatımlarla soluk bulur.
“Muhabbetten hâsıl oldu Muhammed/ Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl?”
Muhabbet kalpten gelesi, kalbi hissetmek için ise kalbe değilesi şeymiş. Koca bir ömrü yaşayıp bir başkasına kalben muhabbet duymadan yaşamak, yoksun göçüp gitmek değildir de nedir?
Ben demekten geçip sen diyebilmektir aşk. Sanılır ki ben diyen kaybeder, kendini ayaklar altına serer, muhatabını hayli yüceltirse gözle görülemeyecek kadar küçülür bu minvalde. Bilakis işin sırrı tam da bu noktada o mertebeyi yakalamak da, kazanmak için kaybetmekteymiş.
Nefsini, rahatını, kendince doğru olanı, haklıyı, haksızı, tartışmayı gönül defterinin arasına dürüp, artık yardan ne gelecekse “eyvallah” sıfatına bürünmekle çile satabilmekmiş sükûta.
“Akar suların çağlarım /Dertli ciğerim dağlarım /Şeyhim anuban ağlarım /Gel gör beni aşk neyledi .
Ya elim al kaldır beni / Ya vaslına erdir beni / Çok ağlattın güldür beni / Gel gör beni aşk neyledi.
Ben yürürüm ilden ile / Şeyh anarım dilden dile / Gurbette halım kim bile / Gel gör beni aşk neyledi.
Mecnun oluban yürürüm / O yari düşte görürüm / Uyanıp melül olurum / Gel gör beni aşk neyledi.”
Özlem çırasıyla yanmadan, hasret darağacında sallanmadan, varını yoğunu unutmadan, aklını, izanını kaybetmeden bulunacak şey midir? Kavuşmak çocuk işi, asıl ayrılık başlatırmış aşkı. Aşkı bulan, aşkına kavuşan unuturmuş anlatmayı. Maşuk aşka değdikten sonra divane misali aşka adres biçer gibi zikre başlarmış.
İlahi veya beşeri diye ayırmak da aşka yük. Muhabbet birden gelir, bire varır neticede…
Yunus demez mi?
“Ben yürürüm yana yana /Aşk boyadı beni kana /Ne akilem ne divane /Gel gör beni aşk neyledi. / Gah eserim yeller gibi /Gah tozarım yollar gibi /Gah akarım seller gibi /Gel gör beni aşk neyledi.”
Onlar yanlış biliyor
Kulak duymaz göz görmez ise kalp anlamaz. Kalbin mutmain olma isteği ile göz de kulak da açılır, başka görür ve artık bambaşka okur. Aynı telden çalınmış sözü yakalar ve kederine sürer âşık, zira gayrisi onu bilmez ki anlasın. Mutlak hakikate ulaştıran en ulvi basamak aşktır der aşkı tefsir edenler. Kalbi öğütmek için kafa yorup, eskilerden nakledildiği gibi devam eden bir sınav, ders, dem ya da kıdem olarak bakılmalı ki, içi gözüksün bu berrak endişenin. Onu talihsizlik addederek veya karaya çalan hüzne boğarak tutup düzlüğe çıkarmak mümkün mü?
Günümüzde çocuk oyuncağına dönüştürülen aşk, kelebek ömrü misali birkaç güne sığdırıldığı için kendini adeta çekmiştir. Lezzetsiz acılar, günü birlik anılar, hayal kırıklığına uğrayan gelip geçicilik ve adeta bir hevesten ibaret olanın yanında sonsuzluk iksiri barınabilir mi? Duymamış, görmemiş, bilmiyor olmak aşkı bu denli vasat hale indirgemektir. Suyu kaynağından içmek, meyveyi dalından yemek, zanaatı ustasından bellemek gibidir aslolan bilgi. Etkisi olmalıydı ki katkısı da olsun. Yürümeyi düşünceden, sabrı dertten, dini vahiyden, aşkı kalpten öğrenemedikten sonra ne olursa olsun!
Akıl aşkı taşıyamaz. “Akıllı âşık” diye bir ibareye duyulsa da pek inanılmaz. Akıl tartar, oysa aşkın bir ölçüsü, bir tartısı yoktur. Aklın düşmanıdır aşk. Aşk halinden deli olmuş nice hikâye vardır ki, ya ayrılık ya özlem ya da umutsuzluk ile tek yaşama varlığını kaybetme neticesinde kendi için yaşayacak bir şey kalmamıştır artık. Zaten kendini unutup başkası için yaşamak değil midir benlik libasından azat olma bahsi? Emanet büyük olmalı ki, bu davanın hükmü ya öldürür ya oldururmuş. Kâinatın iki kefesinde de tartılan denge, ancak bilinip muhabbet duyulunca göstermiş yüzünü. Arif konuşursa helak, âşık susarsa helak olurmuş. Arif konuşursa sırrını verir, âşık konuşmazsa, feryat figan etmezse zehirlenirmiş. Fakat dil şikâyet etse de maşuk kıyılmaz oluşundan dolayı duyamamıştır onca intizarı. Mecnun Leyla’nın yokluğuna alıştıktan sonra Leyla’dan da geçmiş, Mevla’ya yakınlığının seyrine dalmıştır. Keza Züleyha için Yusuf’da ilk gördüğü gibi kalmamıştır. Şüphesiz surette hakikati gösteren, faniden bakiye ulaştıranın ta kendisidir. Nereden nereye götüreceği bellidir aşkın.
Bakışları melal, gülüşü hicap, duruşu sükût konuşkanlığı ile süslenir hamuş olanın. Yaşmağı hüzündür elbet ama nefse darbe, gönle hılye oluşu kişiyi değiştirir ve bambaşka bir dönüşüme erdirir. Mevlana: “Yüz kişinin içinde âşık, gökyüzünde yıldızlar arasında parıldayan ay gibi belli olur.” Derken, övgü kimedir?
O ince huzurla birlikte alınan nefesi fark etmek, ciğerden yaşanılmış şaşkın bir siftaha akıbet ya, ya da dünya ile ahret arası sonsuz bir koşudur. Uzun ve kalıcı yorgunlukların zaferidir de aşk. Gönlün geri alınması mı beklenir? Kıymet bilmeyen, onca emeği ziyan eden, karşılığı ödenen bir alış veriş olmasa gerek. Dünya halk olduğundan beri nurani bir ışık, bir enerji, bir güç olarak nice kaleler dikilmiş bu duygunun emanet edileceği yer, yine emaneti var edendir.
Kârını zararını gözetmek, hesaba kitaba tutmak bütün bu anlatılanları yok etmek ve ahirinde başladığın yere geri dönmektir. Basamak denilen şey geriye dönmek için değil ileriye yönelmek için koyulmaz mı insanın önüne? Aklın hatırlayamadığını susmakmış tek çare, kalbin dili bizim dilimize benzemez olduğu için aşkı anlatmak hep yarım kalır. Ve kim ki aşkı anlattım sanır, yanılır.
Ama aşkı hasbihal ettik madem bir lütufta bulunalım. Hep sevilen merak edilir, sevilen kıskanılır, sevilene imrenilir…
Oysa yük de, cevher de; sevenindir!
Sevda Kıdeyş
















































































































































































































