Köşe Yazıları
Giriş Tarihi : 21-09-2013 11:43   Güncelleme : 21-09-2013 11:43

Sıradaki yağmur…

Güne vakitsiz öten bir horoz ile uyanıyorum kuşluk vaktinde

Sıradaki yağmur…
Güne vakitsiz öten bir horoz ile uyanıyorum kuşluk vaktinde... Sabahın nuruna uyanamamış olmanın üzüntüsü ile bir taraftan da horoza söylenerek kendime gelmeye çalışıyorum. Ders zili çalmadan önce sıraya, dahası sınıfına girememiş bir öğrencinin mahcubiyeti üzerimde. Geç kalmanın, güne vaktinde merhaba diyememenin ve üzerime doğan günün mahcubiyeti… Bu son olsun Allah’ım! Beni sana mahcub etme Allah’ım!

Puslu, çorak Munzur dağlarına doğru yürüyorum... Bir yanını Erzincan’a diğer yanını da Tunceli’ye yaslamış bu dağlar… Abartıdan uzak, duru bir özlemle bakıyorum etrafa… İçimde tarif edemediğim bir sevinç, yüzümde buna bağlı oluşan tebessüm...  Sevinçlerimiz kursağımızda kalmasın…

Yabancılık çekmiyor, bu toprakları tanıyan biri edasıyla ilerliyorum. Çevreyi çok iyi bilmiyor olmamdan mıdır nedir olağandışı bir gariplik varmış gibi hissediyorum. Baktıkça etrafıma, sıkça karşılaştığımız ‘bu iki resim arasındaki dokuz farkı bulun’ bulmacası canlanıyor gözümde… Arıyor ve fakat bulamıyorum.

Sonra ilerde tüm bu ıssızlığın ortasında bir mezar ilişiyor gözüme… Henüz yirmisinde bir delikanlı yatıyor boylu boyunca… Onu ölüme götüren nedenin ne olduğunu bilmiyorum. Eğilip toprağının üzerindeki taşları temizliyor, sessizce bir fatiha okuyorum. Sonrası veda vakti…

Güneş tam tepede, dönüp bakamıyorum. Güneşe bakan gölgeleri seçemezmiş. Toprak doksanına gelmiş Hatice nenenin buruşuk elleri gibi çatlamış… Eğiliyor ve çatlaklar arasında bir yaşam kurulduğuna şahit oluyorum. Çomak sokmuyor ve usulca yoluma devam ediyorum. Bir ağaç gölgesi bulup tüm yorgunluklarımı dinlendirmek istiyorum.

Gece olunca ateş böceklerinin ahenkli sesleriyle ayaklarım yerden kesiliyor. Uzanıp yıldızları tutacakmış gibi, tutup kayan yıldızlara kaymadan evvel sarılacakmış gibi…

Kalbimse öğleden sonraları esen ılık rüzgar gibi… Sakin, dingin ve fakat azimli. Rüzgar yeryüzünü sarsmaya çalışıyor, kalbim ise bedenimi… Sarsılmıyorum ve dudaklarıma radyoda çalan türküden bir cümle takılıyor. Kendi kendime tekrarlıyorum… “Beni öldürmeli dövmeli değil…”

Aklımızda kendimizce varsaydığımız, giderek öbek öbek yığıntılara dönüşen yanılgılar bir hayli yer tutuyor. Saklıyor ve zamanla beynimizin çıkmaz sokaklarına hapsediyoruz. Üzerinden zaman geçmiş mutluluklarımızı hafızamızın tozlu raflarında bile bekletmezken, geçmiş acılarımızı hiç zamanaşımına uğratmıyor, geçmişte yaşandığı an kadar taze saklıyoruz. Zaten hiçbir mutluluk da sonsuza dek sürmüyor.

Şimdi farklı şehirlerde turlar atıp, içimizi çakılı kaldığı noktadan uzaklaştırma zamanı… Olduğumuz yerde kalarak çıkan yangınlarımızı söndürmeye çalışmıyoruz. Şehri terk etmek için bahane aradığım doğru değildir. Terk etmek isteme nedenlerim de bahane değil bilakis gitmek isteğimi doğrulayan sebepler/ gerekçelerimdir.

Zaman acı tadından değdiriyor dudaklarımıza, sızısı dinmeyen acı… Kana kana içilemez sular, ondandır ki sönmüyor yangınımız… Hoyrat, biraz da birazdan fazla asi ruhlarımız. Kendimize söz geçiremedikçe savruluyoruz bir deli fırtınayla…

Heyhaat! Savruluyorum helal edin haklarınızı!

Kim demiş suret onu ayakta tutan ruh güzelse güzeldir diye?  Suretimiz siretimizi yansıtamaz olmuş…

Günlere anlam yüklemeyi sevmesek de bu eski bir alışkanlığın devamıdır. Yüzümüzde kalan en son tebessümü de yollara bıraktık, armağanımız olsun. En zorunlu halimizle veda ederken muhayyilemize, gerçeğin gölgesine takılıp gidiyoruz. Bir gölge oyunudur yaşamak… Ömür boyu gölgede kalmak pahasına yaşıyoruz…

Sıradaki yağmur da gölgede kalanlara gelsin, en aptal ıslatanından… Hep birlikte ıslanalım.

Toprak koksun, biz de mest olalım…
adminadmin