Türkiye
Giriş Tarihi : 20-09-2015 11:00   Güncelleme : 20-09-2015 11:00

Suya düştüğümüz için değil sudan çıkamadığımız için boğuluruz

  Şeytanın ameliyle iş tutmamızı istiyorlar ey Müslümanlar! Onun adımlarını mı takip edeceğiz yoksa Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vasiyetine mi riayet edeceğiz! İşte bizim cennet ve cehennemimiz

Suya düştüğümüz için değil sudan çıkamadığımız için boğuluruz
  Şeytanın ameliyle iş tutmamızı istiyorlar ey Müslümanlar! Onun adımlarını mı takip edeceğiz yoksa Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vasiyetine mi riayet edeceğiz! İşte bizim cennet ve cehennemimiz. Hangisinde olmayı ümit ediyor veya göze alıyoruz? Kardeşlerimizi korkutarak, malını talan ederek, onları dehşete düşürerek cehenneme mi gitmek istiyoruz; yoksa kardeşlerimizin hukukunu, hakkını gözeterek cenneti ummak mı? Vatandaşın devletinden temel beklentileri şunlardır: Güvenlik (neslin ve nefsin -mal/can- emniyeti), adaleti tesis etmek, ihtiyacı karşılayan yasa yapmak ve para basmak/tedarik etmek. Bunlar, öğrendiklerimden ve yaşadıklarımdan bencileyin bir tertip. Rahatlıkla reddedilebilir, ekleme çıkartma yapılabilir, hatta hiç kaale bile alınmayabilir. Problem yok. Varlığını gücüyle alakalı olarak sürdüren devlet, yönettiği insanlar üstündeki meşruiyetini bunlarla temin eder. HEPİMİZ KARDEŞ MİYİZ? Evvel emirde şunu söyleyeyim; ben ancak Müslümanlarla kardeşim. Ülkemizde ne zaman karışıklık olsa, kardeşlik vurgusunda önemli bir artış yaşanıyor. Bu, doğru bir yöneliştir, amenna. Kardeşlik hususunda birlikte yaşadığımız insanların tamamında ortak ve olumlu bir ön kabul olduğunu varsayıyoruz. Hadi bunu biraz inceleyelim ki, umudumuz zayi olmasın. Aramızda yaşandığı şekliyle kardeşliğin, bizim meselelerimizi öteleyen veya halletmemizi sağlayan bir yanı var mı bakalım. Kardeşlik, iki cihetten gerçekleşir; fıtri/nesebi ve şer’i. Şer’i olanı sona bırakıp fıtri (burada nesep üzerinden tahakkuk edene denk düşer) duruma kısaca bakalım. Miras veya aralarındaki borçlanma meselesi yüzünden kardeşler arasında husumetin çıkmadığı kaç aile tanıyoruz? Gazetelerin üçüncü sayfa haberleri ile bir avukat arkadaşımızdan alacağımız bilgiler yeterli miktarda fikir verecektir. Durum pek iç açıcı değil. Tarikatlar, gizli masonik cemiyetler, dini/mezhebi mensuplar arasındaki bağlılıklar; fıtratta olan kardeşliğin ince elenip sık dokunmasıyla bünyeleşir. Demem o ki, Müslümanlar arasında kardeşliğin tesisi, sağlam bir fıtrat ve sahih bir iman zemininin üzerine bina edilir. Aksi durumda kardeşlik zayi olur. Ama bu zayi olma durumu Müslümanı mükellefiyetten kurtarmaz. Kim, “böyle kardeşlik olmaz olsun” derse; aslında imanımızdan uzaklaşmamız için yapılan bir çağrıya “bekleyin geliyorum” diye bir cevap vermiş olur. Allah (Azze ve Celle) size uzun ömür versin, durum onu gösteriyor ki maalesef kentlerdeki kardeşliği toprağa vereli çok olmuş. Mahallenin, adres sistemindeki coğrafi bir mekân olmanın dışında manasının kalmadığı kentlerde; ancak bir beşer veya organizma sınırları içerisinde yaşayabilmemiz planlanmıştır. Bırakın Müslümanı, insan olmak bile büyük ceht gerektirir. Kadın ve erkeğin kıyafet ve tavırlarıyla birbirine benzemek için yarıştığı, çalışma şartlarının ve geçim derdinin misafir ağırlamaya mani olduğu, komşuluk münasebetlerinin karşı kapıdan içeriye bile alınmadığı, gelir artışıyla birlikte sadakanın/zekâtın değil biriktirmenin çoğaldığı bir beşeri hale duçar olduk ki sormayın gitsin. Kent/şehir ayırımı da nereden çıktı demeyiniz. Politik meselelerden fırsat bulup hakkında konuşamadığımız bir medeniyetimiz var ya, işte onunla göbek bağı olan bir tasnif bu. Mevzu ile alakalı olarak Yahya Düzenli ve Lütfi Bergen’in yazılarına, haberdar etmek babında atıfta bulunup onlardan tevarüs ile birkaç cümle ifade edeyim. Fıtrat, Allah’ın (Azze ve Celle) bizde yaratılışımızla birlikte halk ettiğidir. Halk ahlakla aynı kökenli kelimedir. Allah’ın (Azze ve Celle) boyasına boyanmak, yaratıldığımız fıtrat üzere kalıp şeriatına tabi olmaktır. Kardeşlik bu fıtrat ve iman üzerine inşa edilir; kent ise bunu bozmak için. Kardeşlik, Müslüman olanlar için bir mükellefiyettir ve fıkhı vardır. Paşa gönlümüzün keyfine bırakılmamıştır. SUÇ VE CEZA Kaynağını hatırlayamadığım bir rivayet var. Birkaç değişik ve muteber yerde rastlamıştım. Sahih olduğuna dair kuvvetli bir kanaat oluşmuş bende, o sebeple aklımdakaldığı kadarıyla zikretmek isterim. Abdullah bin Sehl ile Muhayyıs, çalışmak niyetiyle Hayber’e giderler. Farklı işlerde çalışmaya başlarlar. Ancak bir zaman sonra Abdullah’ın kuyuda cesedi bulunur. Muhayyıs oradaki Yahudilere: -Bunu siz öldürdünüz, diyetini ödemelisiniz, der. Yahudiler kabul etmeyip: -Biz ne öldürdük, ne de öldüreni gördük. Boşuna bize suç yükleme, diye cevap verirler. Muhayyıs, arkadaşının cenazesini defnettikten sonra Medine’nin yolunu tutar. Resulullah’a (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): -Yahudiler, arkadaşım Abdullah’ı mahalledeki kuyuya atmışlar, der. Efendimiz, Hayber Yahudilerinin Abdullah’ın yoksul ailesine diyetini ödemelerini ister. Yahudiler: -Biz öldürmedik ve öldüreni görmedik, diye karşılık verirler. Bu durumda Müslümanlar, ya şahit gösterecekler ya da Yahudilerin öldürmüş olacağına yemin edeceklerdi. Müslümanlar böyle bir şahidi bulamadılar. İmanlarına sadakatleri sebebiyle görmedikleri bir şey hakkında yemin etmeye de yanaşmadılar. Bunun üzerine Yahudilere yemin teklif edildi. Sayıca kalabalık bir grup Yahudi yemin etti: -Abdullah’ı biz öldürmedik, öldüreni de görmedik! Sonuç böyle ortada kalınca Müslümanlar ile Hayber Yahudileri arasında gerginlik başladı. Müslümanlar, Yahudilere Abdullah’ın katilleri olarak bakıyor; mutlaka diyetini ödemeleri gerektiğini söylüyorlardı. Olayın ortada kalışı, ciddi bir gerginliğin başlamasına sebep olmuştu. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ise ölen kişi için diyetin beytülmaldan ödenmesine karar vererek meseleyi halletme cihetine gider. Allahualem. Kati bir delil olmaksızın kimseye bedel ödetilemez. Topluluğun işlerini yürütmek için önderler/müesseseler vardır. Hiç kimse kendi keyfine göre bedel tahsil etmeye mezun değildir. Bir de şu husus var; hesap gününe iman etmek, hesaba çekileceğine iman etmektir. “Öyle bir gün var ve bizim yolumuz da o güne çıkacak; ben de buna inandığıma göre artık hesaba çekmezler herhalde” değil güzel kardeşim. Hesap günü var ve yaptıklarımızdan hesaba çekileceğiz, bari halimizi ıslah edelim. Yapılan işlerin sevabı var, günahı var. Kul hakkı baki, ödeşmeden veya helalleşmeden kurtulamıyoruz. Bir kavme mensup olanlara, diğerlerinin içinden onlara düşmanlık besleyip bunu bir de haydutluk yaparak gösterenlerinden bahsediyorum. İblis bile bunların şerrinden kaçar. Katille işlediği suç üzerinden bağı olmayan insanlardan ne istiyorlar? Bunun tespiti ve diyetin tahsili size mi kaldı? KARDEŞLİK FIKHI “Benden sonra birbirinizin boyunlarını vuran kafirlere dönmeyiniz… İyi bilin ki cahiliye adetlerinin hepsini kaldırdım, ayaklarımın altına aldım. Cahiliye devrinin kan gütmeleri, ayaklarımın altındadır. İlk ayağımın altına aldığım kan davası, kendi kan davamız olan Abdulmuttalip oğlu Haris oğlu Rebia’nın kan davasıdır… Kim bir cinayet işlerse kendi aleyhine işlemiş olur. Artık şeytan, sizin yurdunuzda tapınmaktan ümidini kesmiştir. Ancak sizin küçümsediğiniz bazı işlerin yapılmasından hoşlanır. Bunlardan da sakının. Müslüman Müslümanın kardeşidir. Hiçbir Müslümana kardeşinin malından, onun gönül rızası ile verdiğinden başkası helal olmaz.” Bu metni hatırlamayan Müslüman var mı? Veda Hutbesi’nden. Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) son sözlerinden, bizlere vasiyeti. Müslüman’dan (Kadı’nın kısas veya tazmin hükmü dışında, onda rıza aranmaz Allahualem) gönül rızası olmaksınız alınan her şey cehennem ateşinden bir parçadır. Müslümanı korkutmak ve endişeye sevk etmek de; işin sahibine hakikatte dehşet verici bir azaptan başkasını kazandırmaz. “Bize silah çeken bizden değildir. Bize hile yapıp aldatan da bizden değildir.” (Müslim, Îmân 164, Fiten 16. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Büyû 50; Tirmizî, Büyû 72; İbni Mâce, Ticârât 36) “Kim bir Mü’mini korkutursa, onu kıyamet gününün korkunç manzaralarından emin kılmamak Allah’ın hakkıdır.” (et-Tergib) “Bir kimse, Müslüman kardeşine bir demirle işaret ederse, bırakıncaya kadar muhakkak melekler ona lanet eder. İsterse anne ve baba bir kardeşine olsun.” (Müslim) Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), “Vallahi iman etmiş olmaz” sözünü üç defa tekrarlamıştır. “Ey Allah’ın resulü kim?” diye sormuşlar. O (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) da “Komşusu şerrinden güvende olmayan kimsedir” demiştir.” (Buhari) İNTİKAM SAATİ İntikam mı istiyoruz? Ben, intikam isteyenlere yol göstermek isterim. Şeytanın cennetten kovulmasının sebebi, kendini Âdem Aleysisselam’dan daha hayırlı zannetmesiydi. Zannı üzere edindiği kibri, onu emre itaatten geri bıraktı. Bir kavme aidiyetimiz ne zamandan beri hayrın seviyesini tespit için ölçü tayin edildi? Kavmiyet taassubu ve onun şeytan üzerinden tevarüs edilen kibri; kemale yükselten yolculuğun atıp kurtulmamız gereken ilk ağırlığıdır. Terk etmediğimiz takdirde seyri sefer eyleyemeyiz. Yapılan haydutluklar için bir terör ve tedhiş örgütünün (PKK) ve adını bir türlü zikretmedikleri veya zikretseler de gereğini ifa etmedikleri devletlerin (Almanya, ABD, İngiltere, İsrail, İran) ekmeğine yağ sürmek deniliyor. Hayır, vallahi hiç öyle değil. Bizzat şeytanın tereyağı ile kızartılmış ekmeğine yağ sürülüyor. Ondan arta kalanı da kâfir, müşrik, zalim ve münafıklar yiyecek. Şeytanın ameliyle iş tutmamızı istiyorlar ey Müslümanlar! Onun adımlarını mı takip edeceğiz yoksa Resulullah’ın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) vasiyetine mi riayet edeceğiz! İşte bizim cennet ve cehennemimiz. Hangisinde olmayı ümit ediyor veya göze alıyoruz? Kardeşlerimizi korkutarak, malını talan ederek, onları dehşete düşürerek cehenneme mi gitmek istiyoruz; yoksa kardeşlerimizin hukukunu, hakkını gözeterek cenneti ummak mı? İntikam almak mı istiyoruz? Kardeşimizden rızası olmadan aldığımız ve onun memnun etmeyen her şey, derimizi eritecek olan cehennem ateşidir. Allah’tan (Azze ve Celle) neyi istediğimize dikkat edelim. Allah’ın (Azze ve Celle) dinine bağlılığımızı ziyadeleştirerek şeytanı ve kulaklarına fısıldadığı adamlarını baş başa bırakalım. Almaya hakkımız olan tek ve en dehşetli intikam budur. “Muhammed Allah’ın Elçisidir. Onun yanında yer alan Müslümanlar ise, inkârcılara karşı son derece kararlı ve çetin, birbirlerine karşı ise çok şefkatli ve merhametlidirler. Onlar imanlarının sağlamlığı, prensiplerinin kesinliği, düşüncelerinin netliği sayesinde, kâfirlerin baskı ve dayatmaları karşısında çelik gibi sağlam dururlar. Onların, namazda bazen rükû edip eğilerek, bazen secdeye kapanarak Allah’ın lütuf ve rızası için yalvardıklarını görürsün. Secde izinden oluşan nişanları, yüzlerinde tevazu, şefkat, sevecenlik ışıltısı halinde parlamakta, ibadetin kazandırdığı güzellik, letâfet ve aydınlık, bütün tavır ve davranışlarında görülmektedir. Bu, onların Tevrat’ta anlatılan nitelikleridir. İncil’deki nitelikleri ise şöyledir: Mümin, tıpkıfiliz veren bir tohuma benzer ki, bu minicik filiz zamanla güçlenir, serpilir ve kökü üzerinde dimdik ayağa kalkar. Öyle ki, kendisini yetiştiren çiftçileri hayran bırakır. İşte Allah, her devirde böyle müminler yetiştirecektir ki, onlar sayesinde, mazlumlara kan kusturan inkârcıları çileden çıkarsın ve zulmün saltanatını, onların eliyle alaşağı etsin! İşte bu yetişmekte olan taptaze filizler var ya; Allah, onlar arasından Kur’an’a yürekten inanan ve bu imana yaraşır güzel ve yararlı davranışlar gösterenlere, kendi katından bir bağışlama ve muhteşem bir ödül vaad etmiştir.”(Fetih Suresi 29. Ayet meali. Kısa Açıklamalı Kuranı Kerim Meali/Mahmut Kısa)  İbrahim Suyani / Diriliş Postası
adminadmin