Türkiye
Giriş Tarihi : 23-12-2012 11:56   Güncelleme : 23-12-2012 11:56

Tekke ve zaviyeleri neden açmalıyız?

Dünya üzerindeki tüm öğretim metodlarının üzerinde bir irfan ocağıdır tekkeler. Şeyh efendiler o ocakta, benlikten geçip, evvel bildiklerini unutup kabını uzatanlara neler verir...

Tekke ve zaviyeleri neden açmalıyız?
Tekke ve dergâhlar, dışardan bakana, yabancı olana, miskinlerin bir köşeye çekilip tesbihle meşgul olduğu, boğuk, kasvetli bir yer gibi gelebilir. Böyle sanıldığına birkaç kere şâhid oldum. Oysa ne tatlı iklimleri vardır oraların da nasipsizliğinden haberi olmamıştır birçoğunun.

Tabi bunda bu güzelim mekânların vaktiyle sırlanmasının da etkisi büyük. Ve bir dönem televizyonlarda tarikat ve şeyh diye, isimlendirmekte aciz kaldığımız garip insan ve toplulukların sunulması da başka bir sebep.

Fakat bu sırlanma yani kapatılma sadece zahirendir. Yoksa dinin muhabbetle yaşanmasını talim ettiren bu kurum, bir dört duvara, bir çatıya, kubbeye mecbur değildir. Nitekim kahvehanelerde bir masa etrafında, mektupla ve başka çeşit çeşit vesilelerle bu kurum nefes almaya devam etmiştir.

Şu anki mevcut durumda bir insana “ben bir tekkeye gidiyorum zaman zaman” gibisinden bir şeyler deseniz, size şöyle bir bakar ve artık bir parça da çekinir. Oysa tekke kültüründen çokça nasiplenmiş bir ecdadın torunlarıyız biz. Korkmaya gerek yok. Neyse çokça uzatmaya gerek yok.

Sevgili zaten her zaman iktidardır

Şeref’il mekân bil mekîn fehvâsınca tekke ve dergâhların asıl cazibesi tabii ki postnişini olan şeyh efendilerdir. Zira bütün organizasyon onun emri ve rızası üzre yürür. Tamirat ve tadilattan açılan sofralara kadar her şey şeyh efendinin buyurduğu sûrette olur.

İktidarın her türlüsüyle kavgalı olan bazıları için bu durum biraz ters gelebilir. Fakat böyle bir şey bir derviş için hiçbir zaman söz konusu değildir. Zira derviş; mânevî hayatında mükellefiyyetlerinin üzerine bir şeyler daha katmak ve Allah’a daha yakın olmak amacı ile şeyh efendiye boyun kesmiş, bile isteye onun emri altına girmiştir. Ahlak-ı rezilesini ahlak-ı hamideye tahvil edecek zat-ı şerîfe bu sebepten derin bir muhabbet duyar. Bu muhabbet dile müşkil, tarife sığmaz bir muhabbettir.

Ayrıca şeyh efendiler de klasik bir muktedir değillerdir. Sultandır ama despot değillerdir. Tekkeler de despotizmle yönetilmez zaten. Muhabbetle hükmederler. Bu sebeple tekkelere bülbül yuvası derler ve tekkenin bir yerine bunun remzi olarak bir yerlerden bulunup bir bülbül yuvası konur.

Şeyh efendiye duyulan muhabbet bugün utanmadan aşk dedikleri ufak gönül kıpırtılarından kabil-i kıyas olunmayacak kadar coşkun ve hararetlidir. Bütün bunlardan sebep bir tekkede her şey şeyh efendinin / sevgilinin elindedir. İktidarda sevgili vardır. Sevgili zaten her zaman iktidardır. Ve bir Arap şairin buyurduğu gibi “sevgilidir hep sevgiliden olanlar.”

Bu muhabbetin eseri olarak dervişler uzak yerlerde de olsalar uzun yolları seve seve aşarlar. Haftanın belli günleri uzak şehirlerden günübirlik gelip, gece yarısı dönenleri çok gördüm. Çünki meclis-i âşıkânda hazır bulunmak diğer şeylerden daha evlâdır onlar için. Dünyanın dağdağasından sıyrılıp bir yenilenme, bir açılma, bir feth yaşarlar bu meclislerde.
Dünya üzerindeki tüm öğretim metodlarının üzerinde bir irfan ocağıdır tekkeler
Fakat bazen nedeni bizce malum olmayan sebeplerden ötürü birileri artık buralardan ayağını kesebilir. Bunun en başlıca sebebi tabii ki kendi nefsi olacaktır. Kimi insanların nefsi balık gibidir. Sıkmaya gelmez. Onlara su gibi olmalısınız. Kimilerine başka başka.

Şeyh efendiler min tarafillah bunların hepsinden haberdardır ama bir de nasib meselesi vardır. “Nasibin yoksa sopa bile yiyemezsin” derler halk arasında. Sadık Yalsızuçanlar’dan okumuştum. O da “Nasibi çağırınca gider insan, dünyanın öbür ucu olsa bile” demişti.

Evvela “girme-çıkma” yoludur bu derler. Çıkacaksan girme. Oyun ve oyuncak değildir zira. Ya da herhangi bir dernek üyeliği gibi algılanmamalıdır. Bir sivil toplum kuruluşu hiç değildir. Tamamen kendine has, örnekleri bizzat Resul-i Ekrem s.a.s’in hadislerinden ve Kur’an-ı Kerim’den olan bu yollar kişinin nefsini hizaya ve hatta dâra çekmesi için en mûteber ve etkisi yüzlerce yıllık tecrübeyle sabit yollardır.

Şeyh efendiler dervişlerin sevgilisidir dedik. Fakat aklı başka yerlerinde olanlar bu konuda her zaman cahilliklerini izhar ederler. Orasına biz karışmayız. Seven sevdiğine yakın olmak ister. Elinde avucunda ne varsa onun yoluna harcamak için bahaneler arar. En mühimi de nefesini, canını sebil eder. Bu sebepten ötürüdür ki, dünya üzerindeki tüm öğretim metodlarının üzerinde bir irfan ocağıdır tekkeler. Şeyh efendiler o ocakta, benlikten geçip, evvel bildiklerini unutup kabını uzatanlara o irfandan nasibleri kadar verir. Ve şeyh efendiler öğretmez, oldururlar. Yani malumat yüklemez, hal kazandırırlar.

Tabii ki bu hal kazanmak öyle hemence bir iki senede olacak şey değildir ekseri itibariyle. Eşrefoğlu Abdullah-ı Rûmî Efendimiz gibi kırk günde sülûkunu itmam edenler vardır ama onlar müstesnâ şahsiyyetlerdir. Zaten kırk günde gelene “neden geç kaldın”, kırk senede gelene “niye acele ettin” derler.
Ve sevgili şeyh efendisine hizmet için devamlı teyakkuz halindedir

Evvela derviş tekkeye devam eder. Gelir gider, gelir gider. Önce gelip gitmeyi öğrenir. Sonra yavaş yavaş bazı işlerin ucundan tutturulur. Bu gidişat her yolun kendi usûlünce kademe kademe devam eder.

Bu kademeler tabii ki çayır çimende gezer gibi rahat geçilmez. Amaç içerdeki firavunu süründürmek olduğundan değişik görevler verilir. Bu görevlerin hepsi dervişi sınamak, imtihandan geçirmek içindir. Bu sebepten güzel bir deyiş vardır. Başlarına bazı nâhoş olaylar geldiğinde tevekkül izharı olarak “n’apalım, seyr-i sülûkumuzda varmış” derler.

Daha birçok şeyler vardır da anlatılabilecek, hem söz çok uzar, hem de kuru malumattan başka bir şeye yaramaz. Verilebilecek misaller mecbûren farazîdir. Zîra herkesin imtihanı ayrıdır. Her insan birbirinden farklıdır. Teke tek çalışılır, bire bir metodlar uygulanır.

Hem bir derviş için yoluyla alakalı her hizmet baş göz üzerinedir. Bazı ufak işler için emir beklemez. Küçük bir örnek gerekirse, haftanın toplanma gününde kendi gücü nisbetinde ikram edilebilecek bir şeyler getirir mesela.

Ve sevgili şeyh efendisine hizmet için devamlı teyakkuz halindedir. Şeyhi efendisinden gâh lûtuf, gâh kahır (ki bazısı bu söze itibar etmeyip “lûtfun da hoş, lûtfun da hoş” derler) ne gelse gönlüyle eyvallah derler.

Meşrebince bir yol bulan, pîrinin eteğine sımsıkı yapışsın. Bahçesine gül, ocağına kül, kapısına kul olsun.
 
Ahmed Öztürk / dunyabizim.com
adminadmin