Türkçe’nin özü Kur’an’dadır!
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Türkçe’nin özü Kur’an’dadır!
09.05.2021 21:02:29

 

Türkçe’nin özü Kur’an’dadır!

İslam’ın bu topraklarda tezahürüdür Türklük ve bunun en bariz göstergesi de Türkçedir.

Biz biliyoruz ki lisan aynı zamanda bir hayat biçimidir. Buradan hareketle Türkçe denince akla ne gelmelidir? Türkçenin tarifini nasıl yapmalıyız?

Bismillahirrahmanirrahim.

“Lisan bir hayat biçimidir” ibaresinden bir şey anlamadım ama kasd edilen şu zannediyorum; “bir hayat tarzının yani bir dinin yahut ideolojinin tezahürünün en bariz göstergesi” en azından ben böyle anladım yahut böyle anlamak daha isabetli olsa gerek.

Türkçe dediğimiz lisan için bir tarif isteyen kimsenin ilk aklında bulundurması gereken şey “bir İslam lisanı olma vasfıdır.” üstelik dinini ciddiye alıp cihad ve gazayı ve bu münasebetle sünnet-i seniyyeyi ikameyi kendine vazife addederek tarih sahnesine dâhil olan Müslümanlara bahşedilen bir lisan olmasıdır.

 

İsmet Özel beyin Türk tarifini hatırlarsak “kâfirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk denir.” Türk’ün tarif ve tarihi bundan ibarettir ve lisanı da bu tarihi memuriyeti çerçevesinde düşünülmezse hakikate yazık edilmiş olur. Allah indinde en sevgili olmaya niyetlenen Müslümanlar – Allah kendi yolunda sağlam duvarlar gibi saflar halinde savaşanları sever manasındaki ayet mucibince-  haçlı ordularının güzergâhına kondular yani cihadın ve gazanın merkezine. O güzergâhı onlara kapattıkları gibi onları bereketsiz topraklara sürgün ettiler. Haçlı tehlikesini bertaraf ederken kondukları mekân da onlara vatan oldu ve oraya dostları da düşmanları da Türkiye dedi. Zira orada Türk’ün sözü geçiyordu ve kâfirin de korktuğu istemediği ve yok etmek istediği Müslüman “Türk” idi, diğerleriyle bir şekilde anlaşabiliyordu. Türk, Ensar gibi Muhacir gibi tarihi rolünü ifa ettiği için tarihin tam merkezinde oldu ve bu isimle yâd edildi. İşte bu Müslümanların lisanıdır Türkçe. Türkler imanlarıyla, amelleriyle cihad ve gazalarıyla muteber insanlar olarak kelâm ettiler ve lisanları da bu hususiyetlerini aksettirir oldu.

Mensubu bulunduğum İstiklal Marşı Derneği hatırlanmak ve hatırlatılmak istenmeyen bu gerçekten hareketle böyle bir Türk ve Türkçe tarifi yaptı ve bu istikamet üzere “Türkçeden İslam’a giriş” bahisleri açtı. Lisanımızın pür-İslami olan bu vasıflarını ve karakterini gözler önüne sermek için bunu yaptı. Şahsımın telifi “Türkçe üzerine mülahazalar” serisinden ilk ikisini neşretti. Kitaplarımız bu tarif çerçevesinde Türkçenin kelimelerinin aslı ve esası hakkında tedkiklerde bulunmak üzerinde şekillendi. Ve bu seri ömrüm oldukça inşallah devam edecek, şimdiden neredeyse altı kitaba baliğ oldu. Muammer Parlar üstadın da Türkün Dili Kuran Sözü ve Rasulü Ekrem Söyledi İşiten Türk Oldu isimli iki sözlük çalışması da Türkçenin bu vasfını ortaya koymak üzere neşredilmiş kitaplardır.

“Türkçe Kur’an ve Hadis kaynaklı bir dildir.” veya “Türkçe Kur’an okuyan insanların lisanıdır.” ifadelerini nasıl izah edebiliriz?

İslam’ın bu topraklarda tezahürüdür Türklük ve bunun en bariz göstergesi de Türkçedir. İslam için yapılan fetihlerin bir devamı olarak dünya siyasi tarihinde Türkiye isminde bir yer var; Türklerin vatanı olan bu topraklar, Rasul-ü Ekrem’in Mekke’nin fethiyle başlattığı fetihlerin devamının bir hâsılası olarak Türkiye oldu.  Darülislam olmasıyla da varlığını idame ettirdi. Bir darülislam nasıl idame-i hayat eder? En başta Kur’an hükümlerinin icrasıyla bunu yapar. Bunu icra edebilmek için de en azından camilerin, mescidlerin, mahkemelerin, kadıların, zekâtı ve öşürü toplayacak ve hesaplayacak kurumların olması lazımdır. Bu işleri icra edebilmek Kur’an ve Sünnetin, Fıkhın bilinmesi ve tahsil edilmesi ile ancak mümkündür. Bunun için de bir tahsil hayatı lazımdır, bu tahsil hayatı için de medreseler mektepler ve en önemlisi de bunların bir müfredatı ve güçlü bir lisan gerekir. Türk vatanında tahsil hayatını, müfredatını ve bunların yayılmasını inceleyenlerin karşılaşacakları gerçek şudur; bu topraklarda söz söyleme ve sözünü dinletme yetkisine sahip olanlar sadece ve sadece müderrisler, hocalar, imamlar, hatipler, müezzinler, vaizler, şeyhler ve dervişlerdir. Misal olarak Yunus Emre aklımıza gelsin onun şiirleri hala okunur dinlenir o medreseden icazetli, kadılık da yapmış bir molla ve aynı zamanda derviştir. Hoca Nasreddin adı üstünde bir hocadır ve mizah da nükte de ancak bir hocadan öğrenilmiştir. Bunlar dışında söz söyleyen, hitab eden, lisan bilip insanlara yol gösteren başkaları zaten yoktu, olsa bile kimse onları takmazdı.

Bütün bu şahısların tahsil hayatı ve varlık sebepleri Kur’an ve Sünnetin hükümlerinin icrası yolunda faaliyet yürütmektir. İmam da müezzin de müderris de tekkedeki şeyh de güçlü bir Kur’an eğitimi Arapça, sarf-nahiv, belağat, bedii-beyan eğitimi almışlar, ilim yolunda ilerleyenler fıkıh tefsir hadis mantık ve sair ilimler konusunda da gayret etmişler.  Bütün bu tahsil hayatının ilk gerekçesi Kur’an ve Sünnetin icrası için gereken donanıma sahip olmak, ikincisi güçlü bir lisana sahip olmak. Bu lisan Arapça konuşmak üzere tâlim olunan bir lisan değildir. Zira en meşhur âlimlerimiz bile Arapça konuşmada sıkıntı çekerler ama klasik kitabları okuyacak, anlayacak ve öğretecek kadar onu bilirlerdi. Bu lisan bilgisi de çok kuvvetli bir Türkçe ve Farsça edinmelerini sağladı, ulemanın çoğu şiirle iştiğal eder bunların çoğunun da Arapça, Farsça ve Türkçe divanları vardı ki en parlağı da umumiyetle Türkçe divanlarıdır. İlmi eserlerin bile manzumeleri yazılmıştır bu kitaplara en ücra köylerde bile rastlamışlığım vardır. Şiir yazılacak, kolay mı bu? Kelime lazım nereden tedarik edilecek? Tabi ki tahsili sırasında öğrendiklerinden. Bir imam ilmihal bilgilerini hangi ıstılahlarla anlatacak, cemaatine ve kendine lazım olan kelimeleri tabirleri nereden tedarik edecek? Tabii ki tahsilini yaptığı şeylerden. Devletin memurları yazacaklar, tatbik edecekler, tatbik ettikleri şeylere isim verecekler, kelime hazinesi nerede? Tabiî ki Kur’an ve Sünnette. Bu sebeplerle kelimelerimizin kökenleri İslami saha içerisinden çıkıyor; ya Kur’an’dan ya Hadislerden ya Fıkıh ıstılahlarından ya da onun tahsil edevatı olan alet ilimleri sarf ve nahivden. Neşrettiğimiz kitaplardan bu menşeleri ve izahlarını ve bunların hangi yoğunlukta olduklarını çok bariz görebilirsiniz. Biz de bu çalışmaları bunun için yapıyoruz zaten. Yani Türkçe öğrenmek isteyen yahut Türkçeyi tanımak isteyenlerin ilk müracaat edecekleri şey Kur’an-ı Kerim sonra diğer İslami ilimlerin sahasıdır. Büyük şairlerimizin ediplerimizin divanlarını şiirlerini Kur’an ve sünnet bilgisi olmayanların onları nasıl anladıklarını hep merak etmişimdir; bırakın anlamayı acaba okumaları nasıl mümkün olacak? Emsile bina tahsil etmeyenlerin dili nasıl dönecek nasıl telaffuz edecekler o kelimeleri? O kadar uzağa gitmeğe gerek yok Tevfik Fikret’i okumak bile mümkün değil o alet ilimlerini öğrenmeden.

Bir dönem neredeyse herkesin dilinde olan “Öz Türkçe” ifadesi sizce neye karşılık gelmektedir?

Türk’ü ve Türkiye’yi asli olarak irtibatlı olduğu yerden kopararak, kendi milli menfaatleri uğruna aslı astarı olmayan, karanlık, kurak, mechul yerlere yani kendi sözlerini dinletecekleri yahut sözlerini/dişlerini geçirecekleri yerlere zimmetlemek isteyen İslam düşmanlarının başımıza sardıkları bir safsatadır bu zikrettiğiniz şey. Türk’e İslami olmayan bir asıl, Türkçeye de anlamsız sığ bir menşe uydurmaya çalışanların topyekûn saldırısıdır bu öz Türkçecilik.  Söylediğiniz doğru her kesimden destekçisi var bu safsataların; solcuların İslami olan her şeye aleni düşmanlıklarından, sağcıların İslam’dan başka da varlığımız var İslam olmasa da yine Türkiye olarak var olurduk diye İslam’ı hayatın dışında bir yerlere hapsetmek ve dünya sistemine entegre olup keselerini doldurup işlerini yürütmek gibi düşüncelere sahip olmalarından, İslamcıların ise İslam’ı dinlerden bir din ama son din(!) gibi görüp Türklüğü de İslam’dan ve Türkiye’yi de dar-ül İslam’dan başka bir mekân olarak gördüklerinden, Türkçenin kaynağını kelimelerimizin köklerini İslam dışı yerlerde görmek istediklerinden böyle bir tutum içerisinde, batılı ağababalarının kendilerine gösterdikleri yerlerde eşinip duruyorlar, önlerine ne konsa yalayıp yutuyorlar.  Türkçeyi ve kelimelerini bazı hokkabazlık numaraları ile İslam dışı yerlere sabitlemeye çalışanların elbette bu öz Türkçeciliğin peşinden gittiklerini görüyoruz. Kendini İslam’la ifade etmek iddiasında bulunan bazılarının İslam’ın ilmi sahasının dışında tıpkı öz Türkçecilerin yaptıkları gibi bidat ve türedi teorilerle kelimelerimizi irtibatlandırıp köken aramalarını nasıl izah etmeli? Bilemiyoruz. Ama şunu söyleyelim Türklüğümüz ve tarihimiz Müslümanlığımızın başladığı yerden başlar; hicretle tarihe müdahale ettik ve 1440 yılındayız, tarihimiz bu. 2019 yılındayız diyenler başka itikadın tarihine rabt olmuş olarak yaşıyorlar. Üç – beş bin yıllık Türk tarihinden bahsedenler başka bir itikadın meçhul bir tarihi üzere kendilerini tanımlıyorlar. Hâlbuki biz “kâfir bir kavmin milletini terk ederek” Müslüman olduk Türklüğümüz ve Türkçemiz buradan gelir ve bu sınırlar dâhilindedir.  Öz Türkçecilik teranesini savunanlar, insanların dillerin tarihi, teşekkülü ve kronoloji konusundaki cehaletlerinden istifade ile yer edinmeye çalışıyorlar. Buna bir misal verirsek Türkçeden iki yüz yıl sonra teşekkül etmiş bir lisan olan Çağataycayı Türkçe kelimeler için kaynak göstermeleri ne kadar gerçekçi değil mi! Hakikaten işin özüne mi vasıl ve vakıf olmak istiyoruz? Türkçenin özü Kur’an’dadır; insan ve hayvanın öz Türkçesi(!) nedir? Can mı nefis mi hayat mı yaşamak mı diyorsunuz? Bunların menşeinin Kur’an-ı Kerim olduğunu bilmeyenler neyi bilebilirler ki? Diyarımızda devletimiz var, yurt diyenler, il diyenler, vatan diyenler, bütün bu kelimelerin kaynağının ne olduğunu düşünüyorlar? Lügatlerimizden Arapça olduğu bilinen kelimelerin çıkarıldığını düşünelim acaba dilimizin kelimelerinin kısm-ı azamının yok olacağını bilmek için âlim olmaya ihtiyaç yok. Bir de Arapçadan olmadığını düşündükleri kelimeler konusundaki malumatları acaba doğru mu? Telif ettiğim kitaplar ekseriya bu hususu göstermek içindir.  Bir de şunu ilave edeyim isterseniz karşılaştırın Kur’an-ı Mecid’den bir sayfayı seçin ve Türkçe sözlük yardımıyle kelimeleri tesbit edin; yüzde yüze yakın nisbette o kelimelerin Türkçede kullanıldığını göreceksiniz. Bunun hayli örneğini tatbikli bir şekilde kitaplarımızda gösterdik. Yani Türkçenin özü Kur’an-ı Kerimdedir ve öztürkçeciler Kur’an’dan uzak durmak için kelimelerimizi saptırıyorlar.

İslâm harfleri veya Kur’an harfleri bir kenara itilerek Latin harflerine geçilmesi hayatımızda nelere mal olmuştur?

Geldiğimiz yer ve bulunduğumuz durum itibariyle “hiç parlak değil” ifadesi bile “sanki bir şey olmuşuz da parlak değil” olarak anlaşılabilir. Hakikaten süregelen bir edebiyatımız olduğunu düşünen beri gelsin. Şiirimiz ne durumda, hatiplerimiz ilim adamlarımız kekeme gibi konuşuyorlar, kelimelerimiz tedavülde ne kadarı kaldıysa artık, olmadık telaffuzlarla, olmayacak yerlerde kullanılıyor. “Bir gecede cahil kaldık” gibi klişe laflar edecek değilim. Tamam, bütün bunları yaptınız, bir dünyaya sırt dönüldü, başka bir dünya kıble edinildi, bir tarihten koparılıp başka bir tarihe raptedildik, bize bunu yapanlar ve takipçileri dünyada parmakla gösterilecek işlere imza atsaydılar ya. İlim, fen diyenler, sanat diyenler dünyada Türkiye’nin yerini gıbta ile bakılacak bir mevkie getirseydiler ya. Türk vatandaşını ve devletimizin verdiği pasaportunu her yere vizesiz girebilir hale getirebilseydiler ya. Hiçbirini yapmadılar, umurlarında da değildi zaten. Onlar birilerinin gayesine matuf olarak Türkiye’yi tarihinden koparıp vasıfsız tutmak vatandaşlarını da sıradan dünya vatandaşı haline getirmek ve birilerinin bağı bostanında çalışacak amele yapmak üzere hareket ettiler ve bundan ötürü hiçbir şey olamazdı. Nurullah Ataç’ın arzusu ve serzenişi vardı; şöyle demişti “siz madem mekteplerden Arapçayı kaldırdınız yerine Latince dersi koymalıydınız ki Türk çocukları lisansız kalmasın”  haklı idi. Arapça’yı kaldırarak lisansız bırakıldık yazının kalkması da aynı manaya geldi; kelime hazinemiz kayboldu, mantığımızı yitirdik. Kelimelerimizin kimi kayboldu, kimi eridi, şekli değişti, kimi manaca bozuldu, kiminin içi boşaldı yani lisanımız fukaradan oldu. Kelime sayısı yetersiz olunca ilim nasıl yapılacak, edebiyat nasıl yaşayacak, şiir nasıl yazılacak? Bunun neticesi olan nasıl güçlü kimlikli şahıslar tezahür edip milletimizi bir yerlere götürecek? Milletçe yazımızı tekrar elimize geçirmeden bir şey olmayacak, ne Müslümanlığımız bizi bir yere götürebilir ne devlet sıradan bir devlet olmaktan öte bir yere gider. Ne de millet olarak varlığımızı pekiştirip eriyip gitmekten kurtulabiliriz. Yazımız bizim ruhen ve bedenen Kur’an’la irtibatımızı kurduğumuz vasıta idi. Onu biz terakki edebileceği en yüksek noktaya çıkarmış idik. Her şeye rağmen hala en güzel yazıyı Türkler(hattatlar) yazar. Bu bütün İslam topraklarında hakkı teslim edilen bir husustur. Bunu kaybettik kullandığımız yazı bizim değil. Katolik yazısıdır Ortodokslar bile onu kullanmayı kendilerine hakaret kabul edip kullanmamışken kendilerine bunu reva görüp “yazı değil mi? öyle de yazılır böylede olur” diyenler için ne diyelim; o yazının sahipleri bile bunlar kadar o yazıya bel bağlamamıştır. Yazımız olmadan kelimelerimiz o kelime değildir, o artık papaz elbisesi giymiş imam gibi olur veya tersi. Yazımızı geri almak fikri sadece İstiklal Marşı Derneği’nin dile getirdiği bir şeydir ve kendini İslami addeden hiçbir teşkilatın bu fikrin yanında durduğunu ve sesini yükselttiğini göremedik.

İslâm harfleri ile Arap harfleri ibareleri arasında nasıl bir ayrım yapılabilir?

Kuran nazil olmadan önceki dönemde harfe benzeyen şeyler için ilmi tabiri şudur: “Resm-i Arabî”  ismi budur. Henüz ortada yazı harf denilecek bir şey yoktu ki Arap harfleri olsun. Kur’an nazil olmadan harfler henüz teşekkül etmemişti. Kur’an’ın nüzulü ile beraber Rasul-i Ekrem’in emriyle sahabeler bir şekle soktu ve harflerin bitişenleri bitişmeyenleri ayrıldı şekilleri bir kıvama geldi ve Kur’an’ın ceminden sonra da noktalama ve harekelemeler oldu; yani sahabeler ezberleri ile beraber ancak okunabilen ayetleri, ezberlemeden de okunabilecek hale getirip emaneti kendilerinden sonrakilere devrettiler. Bu arada Resm-i Arabî de artık hurufa yani harflere terakki etti ve İslam yazısı, Kur’an yazısı oradan zuhur etti. Yani günümüzdeki yaygın ve yanlış olan kanaate göre Arapların kâmil bir yazıları, kitapları, kitabeleri vardı da Kur’an onunla mı yazıldı? Bu kanaat ve Arap yazısı tabiri yazımızın elimizden alınmasından sonra kasıtlı olarak söylenen bir şeydir. Suikastlarını meşrulaştırmaya matuf olarak, yazının İslam’la alakası olmadığını, hele Türkçeyle asla olmaması gerektiğini düşünenlerin yaydıkları bir fesattır. Yani “bu yazı Arapların yazısı bizi ilgilendirmez Kur’an da Arapça olduğu için bu yazı” ile yazılmış diye düşünenlerin bu Latin harfleri aşkının sebebi sakın İslam düşmanlığından kaynaklanmış olmasın? Neden Kur’an yazısıyle Türkçe yazmıyacakmışız? Ne mecburiyetimiz var, Latin/Katolik yazısı ile yazmaya? Kur’an harflerine garazınız nereden geliyor? Bazen harflerimizden bahsedildiğinde onun bizim yazımız olduğundan bahsedildiğinde bazıları üzerine vazife imiş gibi, Latin yazısı bizim yazımızmış da biz ona saldırıyormuşuz da canları yanıyormuş gibi üzerine alınıp hemen “o yazı Arapça” deyip yazımızda kusur aramalarını neyle izah edeceğiz? Bin yıldan beri gizliden yürütülen İslam aleyhtarlığına mı hamledeceğiz? Bilemiyoruz. Sana ne? Bırak Katolikler ve Latin kökenliler o yazıyı müdafaa etsin. Senin Müslüman halinle onların avukatlığını yapmana onların ihtiyacı yok. Neden üzerine alınıyorsun demek zorunda kalıyoruz. Tarihe bakınca görülür ki yazı dinlere göre mezheplere göre değişir. Bunu anlamak hiç zor değil; bin yıl boyunca kullandığımız yazıyı sanki ne zararı varsa kendisine yabancı addedip bir de zorla dayatılan bu yazıya muhabbet beslemekle acaba neye, nereye, kime hangi itikada mensub addediyorlar kendilerini? Bunu yapanları anlayamıyorum.

Biz Kur’an’a tabiyiz ve onun yazısı Türk’ün yazısıdır, zira Türk oradan çıkmıştır, lisanı da ona müstenittir. Bu esasa dayanarak bunu söylüyoruz.

İtikadımızın zenginleşmesi ile Türk lisanı arasında nasıl bir irtibat vardır, izah edebilir misiniz?

İtikadi zenginlikten İslam itikadına bilakayd-u şart tabi olmak kasdediliyorsa bunda hiç şüphe yok. En başta söylediğimiz gibi sadece İslam’ı hayatlarının yegâne gayesi olarak gören ve ona göre yaşayan insanların lisanı Türkçe ve sadece müslümanca düşünüp ona göre yaşamayı seçenlerin dillerine bahşedilmiş bir lisandır. Kâfirlerin kaybetmeyi hazmedemediği bu toprakları vatan edinmek ve onların saldırılarına karşı dimdik ayakta kalmak için pür itikadi bir hayatla ancak bunu yapabildik. En başta lisanımız bu vasıfta oldu ve onu muhafaza ederek varlığımızı devam ettirdik. Kelimelerimiz İslam itikadı ile şekillendi. Mesela “Kazanmak” kelimesini düşünelim; “Kaza” ile alakalıdır. Allah kaderde yazmışsa takdir etmişse bir şey bizim elimize geçer ve kaza yerine gelir, kazanmış oluruz, Kadere inandığımız için bunu bu kelime ile ifade ederiz yoksa kazanla tencereyle kazmayla kürekle alakası yok bu kelimemizin. “Bitane بِطانة” diye telaffuz ettiğimiz ve “bir tane” diye imla edilen bir kelimemiz var; hem manasıyle hem lafzı ile Kur’ani bir tabirdir ayet-i kerimeden almışız. Orada sırdaş manasında kullanılmıştır “kendiniz dışındakileri bitane edinmeyin” yani müminlere Allah’ın emridir kendi itikatlarına mensub olmayanları veli dost edinmemek. Yani en çok sevdiğimiz en çok değer verdiğimiz insanlara “bitane” vasfını layık görürüz. Çünkü aynı dindeniz, itikadımız gereği bunu söylüyoruz. Yüzlerce kelimeyi hemen burada bu çerçevede izah edebilirim. Tesbit ettiklerimiz binleri buldu ve hala tedkik ve tesbitlerimiz devam ediyor. Tarihimiz İslam itikadına merbuttur, o itikatla münasebetimiz nisbetinde Türkçe var yoksa Türkçe yok. Hayatımız İslam hayatı olduğu müddetçe Türk hayatıdır ve Türkçe tedavüldedir. Başka âlemlerin tarihine ve hayat tarzına dâhil oldukça kelimelerimiz ve Türkçe buharlaşmaktadır. Mesela evlerimiz Türk Evi olmaktan çoktan uzaklaştı. Yıkandığımız, abdestlendiğimiz yere artık banyo, tuvalet, wc, lavabo diyoruz. Bunların hangisi Türkçe? Daha vahimi ya “duş alıyoruz” ya “banyo yapıyoruz”. Bu ikisi dışında bir tabirimiz neredeyse yok.  Hâlbuki abdest bozar, gusül yapar, taharet eder, abdestlenir; helâya giderdik. Türk çocuklarının -bırakın çocukları- koca koca adamların bile dilinden artık bunları duymaz olduk. Evlerimizde salon, salonda da vitrin var büfe var saloon Avrupa dillerinde içki içilen üst katı da başka haltlar edilen yerdir, vitrin ve büfede içki şişeleri dizilidir, ne işleri var bunların aramızda ve hanelerimizde? Ve bu kelimelerin lisanımızda? Hayatımız İslam hayatı olmadıkça evlerimiz Türk Evi hayatımız Türk Hayatı ve o evin kısımlarının isimleri de Türkçe olmuyor. Dilimiz Frenklerin kelimeleri ile doluyor kimse de buna mani olamıyor. Niye? İtikadi değişimden ötürü böyle oluyor. Misalleri çoğaltmak mümkündür. Bu kadarla kifayet edelim. Müslümanca yaşamak için Türkçe konuşmamız Türkçe konuşmak için de İslam hayatına intibak etmemiz gerekiyor hülasa edersek.

İki nüsha halinde neşredilen “Türkçe Üzerine Mülahazalar” çalışmalarınızı hafızasızlaştırılan Müslümanların kendilerini hatırlamaları ve kendilerine ait olana kavuşmak için yaptıkları bir hamle olarak değerlendirebilir miyiz? Siz bu kitaplarınızı hangi saiklerle kaleme aldınız? “Türkçe Üzerine Mülahazalar” neye tekabül ediyor?

Neşrettiğimiz ve inşallah neşredilmeyi bekleyen ve telif edilme safhasında olan, isabetli olarak zikrettiğiniz gayelere matuf çalışmalarımız hali hazır altı adedi buldu. İstiklal Marşı Derneği ve hassaten İsmet Özel beyin emir addettiğim ricaları münasebetiyle bunları kaleme aldım. Kelimeler hakkında söylediklerim en fazla İsmet Bey’in dikkatini çekti ve iltifatına mazhar oldu, dile getirdiğim şeyleri bir yere kaydetmemi hatta ismini bile söyleyerek “Türkçe üzerine mülahazalar” adıyla bir kitap telif etmemi istedi. Benim bir yerlerde yazılı bir notum bile yokken nasıl yapabilirim diye kara kara düşünürken, el yazımla bir şeyler yazdım ve İstiklal Marşı Derneği üyeleri onları kılavyeye geçirdi. İlk kitabım neredeyse böyle yazılmış oldu. O sıra Çelimli Çalım dergisi neşredilmeye başlandı. İlk kısa olarak yazdığım mütalaalar orada yayınlandı. Sonra uzayarak okunur hale geldi. Derken arkadaşlarım bilgisayarda yazmayı bana öğrettiler hala iki parmakla kaplumbağa hızıyle yazmaya çalışıyorum. İsmet Bey benim klavyede yazı yazmama şahit olduğu birkaç kez bu halim hoşuna gitmiş olacak ki “Lütfi hocanın klavyede yazı yazma usulü şu: harfi gördüğünde hemen bas” diye birkaç defa takıldığı oldu. İsmet Bey dergideki yazılarımı beğendiğini birkaç defa da ifade etti bana da cesaret geldi. Hatta her zaman yazmamla ilgilendiğini sorarak hissettirdi. Bu kadar teşvikten sonra bildiklerimi, tesbitlerimi başka arkadaşlarımızın bana iletip yazmamı istedikleri şeyleri yazmaya başladım. İlk kitabımın neşrinden sonra İsmet Bey hemen ikinci kitabımın ismini verdi. O da yayınlandı sekiz ay içerisinde. İki kitab çıkmış oldu hemen üçüncü kitabımıza da bir isim verdi halen tashih safhasında, şu günlerde dördüncü kitabımız için de isim rica ettik bekliyoruz.

İsmet Bey’in dile getirmeden önce, bu İslam-Türkçe münasebeti sadece etkilenme olarak görülüp tabir ediliyordu ve bu etkilenme de insanların İslam’la münasebetine göre az veya çok kabul görüyordu Türkiye’de insanlar da İslam’a mesafeli bir eğitime maruz kaldığı için bu sanki esasmış gibi kabul ediliyordu. İsmet Bey bizzat bastıra bastıra her hitabında ve yazılarında  “Türkçe Kur’an’dan doğmuş bir lisandır.” cümlesini kuruyordu. Onun lisan konusundaki salahiyeti müsellem bir şeydir. İsmet Bey’in esasını bildiği ve tafsilatını sınırlı olarak izah ettiği şeyleri tafsilatlandırmak ve işin boyutlarını ve kesafetini gösterip teşhir etmek bize nasib oldu. Yetiştiğim ve içerisinde bulunduğum muhit, şahit olduklarım, Türk hayatının bakıyyelerinin izini sürmeye olan merakım, ailemin İslami eğitimi bana cebren tetbik etmeleri sonucu İslami ilimlerde edindiğim derece ve müktesebat,  hassaten Arapçaya vukufiyetim ve ailemizde hiç kesilmeden devam eden harflerimizle okuma yazma konusundaki vukufiyetim dolayısıyle okumam için bana getirilen arşiv belgeleri ve el yazması kitaplardan Türkçe’nin her asrından yaptığım okumaların tarafımda meydana getirdiği kelime bilme ve tahlil etme zenginliği, İsmet Bey’in işaret ettiği şeyleri daha iyi veya en önce fark etmemi sağladı yani hazıra konmuş oldum. Allah’ın takdiri bu, kendimi okyanusun/Okyanus’un içerisinde buldum çok çaba göstermiyorum dimağımdaki sarf ve nahivi mülahaza edip, lügatten kelimeleri tedkik edip, ehl-i zikrle istişare edip kalem oynatıyorum. Sormuş olduğunuz “neye tekabül ediyor”u da şöyle izah edeyim. Bunu bana bahşettiği için Cenab-ı Allah’a şükr ediyorum. Ben yazmazsam bunları kimsenin söyleyemeyeceğini de anlamış bulunmaktayım. Bunları söylemezsem ahirette itaba maruz kalacağım korkusuyle yazıyorum. Zira verilen her türlü nimetten sorulacağımızı Tekasür Suresi’nin son ayetinden okuyoruz. Türkçe Üzerine Mülahazaların tekabül ettiği şey bu; kulluğumu ve bana biçilen rolü ifa ediyorum. İstiklal Marşı’nda ifade edilen şehit oğullarından olduğumu beyan ve bu lisanı bize miras bırakan atalarımı incitmemeye tekabül ediyor bu telifatımız. İstiklal Marşı Derneği ve İsmet Bey de yol göstererek ve açarak benim bu işimi kolaylaştırdı bütün üyelerine minnettarım bana hesabımı verme konusunda yardımları için.

Günümüzde ısrarla kullanılan “Osmanlıca” ifadesi lisanımızın bir döneme ve devre aitmiş gibi gösterilmesi olarak değerlendirebilir miyiz? Siz bu ifadeye nasıl yaklaşıyorsunuz?

Selçuklular da Selçukluca mı konuşuyordu ve Yunus Emre de şiirlerini Selçukluca mı söylemişti diye sordu İstiklal Marşı Derneği bu tabiri saflıklarından dolayı kabullenenlere. Tesbitiniz isabetli yazımızı ve lisanımızın İslami olan tarafını bertaraf etmek üzere kasdi olarak üretilmiş bir hinlik bu. İslami görüntüsünden dolayı Osmanlıyı sevmeyenler bu yazıyı ve dili kendilerinden ayrı tutup ötelemek üzere bu tabiri kullanıyorlar ki İslam düşmanlığı saikiyle bunu yapıyorlar. Yani “Osmanlı vardı yıkıldı gitti bu yazı da onların bir düzmesi idi o da onlarla beraber defoldu gitti” anlayışıyla bu lafa sahip çıkıyorlar. Osmanlı sevicileri ise gözlerinde Osmanlıyı büyüttükleri için aşırı muhabbet gözü kör eder darb-ı meselini teyid ve tasdik edercesine İslam düşmanlarının bu hinliğini göremiyorlar. Türkçeye şeref verdikleri zannı ile esas olanın Osmanlı olduğunu Türkçenin de Osmanlıdan farklı düşmesinden mütevellid alt derecede olduğunu düşünerek İslam düşmanlarının hinlikleri ile attıkları zokayı yutmuş oluyorlar. Mevzu budur; Kur’an İslam ve Türk düşmanları yazımızı bertaraf edip “Arap Alfabesi” tabirini güçlendirmek üzere bunu yaptılar ve tutturdular/yutturdular. Bir de şunu gördüm; tanıdığım ve okuma bilip de bunun neye tekabül ettiğini anlayamayanlar, bu yazıyı okumayı bildikleri için ayrı bir dil bildikleri havasını vermek üzere bu tabiri kullanmayı seviyorlar. Osmanlıca diye bir tabirin yanlış olduğunu, bunun bir dili mi yoksa yazıyı mı kasdettiğinin meçhul olduğunu söylediğimizde sanki söylediklerimizi kabul ettiklerinde ellerinde tutukları şeyin bir ehemmiyeti olmayacağı ve değerinin kalmayacağı endişesi ile bu tabire sarılıyorlar. Hâlbuki okur-yazar olmak Türkçe okur-yazar olmak ne kadar insanı yükselten bir şeydir onu ancak okuryazarlar bilir. Bu seviye kaç dil bilme seviyesinin üzerinde haberleri yok.

Kuran harfleriyle yazılanlar Türkçedir başka yazı ile yazılanlar Evliya Çelebi’nin tabiriyle ancak “batıl Türkçe ile kelimat iderler” kabilindendir.

Lisanımız Türkçenin öğrenilmesi ve talim edilmesinde nereden başlanıp, nelere dikkat edilmelidir?

Yazımız olmadan bunun imkânı yoktur. Milletçe devletçe yazımızı tedavüle geçirmediğimiz müddetçe Türkçe eğitimi olmayacak, sorduklarınızın ve arzu ettiklerimizin hiçbiri tahakkuk etmeyecektir. Topyekûn kurtuluşumuz böyle olacaktır. Ama şahsi olarak kendini yetiştirmek isteyenlerin önünde ise uzun bir yol var önce Latin harflerinin dilimizde ve zihnimizde açtığı onulmaz yaraları tedavi etmek için sular seller gibi yüzüne Kur’an okumayı öğrenip tatbik etmek, sonra kifayet edecek kadar Arapça lisan bilgisi, sarf nahiv öğrenmek “oğlum bina okur döner döner yine okur” seviyesi bile yüksek bir seviyedir. Sonra imlamızla beraber okuma yazmayı halletmek gerekir. Bu da fasılasız ve yoğun bir eğitim faaliyetini gerektirir. Hassaten yazmak çünkü Türkçede hangi kelimenin nasıl yazıldığını hangi kelimelerle irtibatlı olduğunu bilmeden hangi ekin ne gaye ile kullanıldığını bilmeden de yazabilmek mümkün değildir. Yani yazan birinin Türkçe’nin gramerine hâkim olması, ağzından çıkanı kulağının işitmesi ve ne dediğini bilmesi gerekir ki bu tabir neredeyse bunun için söylenmiştir. Hadislerle meşgul olmak fıkıh okumak da kapasiteyi artıran bir husustur. Şiir ve divan okumanın naat kaside gazel ezberlemenin de kişinin seviyesini yükselttiğini ancak bunu yaparsak anlayabiliriz. Fuzuli’ nin naatını ezberleyip anladığımızı düşünelim kim sizin elinize su dökebilir ki:

يمن نعتڭدن گهر اولمش فضولي سوزلري  –  ابرنساندن دونن تك لؤلؤ شهواره صو             

Gayretlerinizin hidayet üzere yürünmeye vesile olması temennisiyle. Selam ve muhabbetlerimle.

Lütfi ÖZAYDIN – Aşkar dergisi

Bu söyleşi Aşkar Dergisi’nin 51. sayısında yayınlanmıştır.

lütfü özaydın türkçe
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İlhan Genç     0000-00-00 Tebrik ediyorum. Allah razı olsun. Cenabı Allah çalışmalarınıza Ramazan-ı Şerif hürmetine muvfaffakiyet ve bereket ihsan eylesin.
GALERİLER