Ayetler her zaman diridirler ve her zaman kendisi ile konuşmak isteyen bireyler ile içtenlikle konuşurlar, istedikleri vakit kendilerine yol ve yordam gösterir, dertlerine derman olurlar.
Her ne zaman bir ayet dahi okuyacak olsanız size mutlaka bir yol gösterecek, bir ışık yakacak, elinizden tutacak, yapmanız gereken bir şeyi emredecek ya da uzak durmanız gereken bazı fiilleri sıralayacaktır. İçinize seslenmekle, duygularınızı depreştirmekle, ahireti, hesabı, kitabı, cenneti ve cehennemi hatırlatmakla bir numaradır. Kur’an, kabul etseniz de etmeseniz de bu yönüyle tam anlamıyla karşı konulmaz, itiraz edilmez, bileği bükülmez, alternatifi bulunmaz bir mucizedir. Hak ile batılı, doğru ile yanlışı, mü’min ile kâfiri birbirinden ayırmakla üstüne yoktur. İster inanın ister inanmayın eşi ve benzeri bulunmayan nadide bir kitaptır.
Kur’an; nadide, karşı konulmaz ve alternatifi bulunmaz bir kitap olduğu için inkârcılar tarafından tarih boyunca perdelenmek, gölgede bırakılmak ve yok edilmek istenmiştir.
Kur’an’ın bir ismi de Furkan’dır. İnanan veya inanmayan insanları hemen birbirinden ayırarak tefrik eder. Kim okursa okusun kendisini, mutlaka iki yoldan birine girmekte zorunlu hissedecektir. Çünkü bir şey ya doğrudur ya da yanlıştır. Ya doğrudan yana olacaksınız ya da yanlışa bağlanacaksınız. Ya iman ederek teslim olacaksınız ya da inkâra kalkışacak, yani asi olmayı seçeceksiniz. Bu, Kur’an’ın en önemli özelliğidir. Ayetleri okuduğu halde kayıtsız kalan, nötr davranan insan ile henüz karşılaşmış değilim.
Her ayette olduğu gibi; “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hud/112) ayeti de Müslümanları ilgilendiren bir ayettir. Dileyen üzerine alınmak suretiyle, gerek iş hayatında gerek sosyal yaşamında bu ayetin ifade ettiği istikamette kendisine ait dosdoğru bir yaşam sürdürür. Dileyen de inandığı dinin (Laik, Demokrasi Cumhuriyet, Liberal, Sosyalist, Ateist, Deist) gereklerine uygun kendisince bir yol edinir.
İnsanoğlu iki yoldan birini seçmek zorundadır. Ya cennete giden yolda yürüyecek ya da cehenneme götüren iş ve işlemlere sarılacaktır. Üçüncü bir yol yok önümüzde.
Hani hürriyet ve özgürlük vardı bu ülkede? Hani dileyen dilediği dine iman etme serbestiyetine sahipti? Hani Laiklik; dini inançları güvence altına almak için tasarlanmış bir beşeri bir din idi?
Bu ülkede hürriyet ve özgürlük; ayet ve hadis yani İslam söz konusu olduğunda birileri tarafından rafa kaldırılan birer konu olmaktan yakasını bir türlü kurtaramadı. Her dine karşı hümanist şarkılar eşliğinde müşfik davranan kesim, söz konusu Allah (c.c.), Hz. Muhammed (s.a.v.) ve İslam olunca aslan kesilmekte üstlerine yoktur. Bir yerlerden kaynaklanan hazımsızlıkları, bitmeyen kuyruk acıları, ruhlarını sıkan tahammülsüzlükleri var.
Ama ne?
1830’larda II. Mahmut tarafından Avrupa’ya ilk kez öğrenci kafilesi gönderildi. O günden bu yana gönderilen öğrencilerin neredeyse tamamı eğitimlerini tamamlayıp memlekete döndüklerinde, dini değerlerimizi kesmeye, mukaddesatımızı yok etmeye adanan birer baltaya dönüştüler. Ya dini değerlere karşı çıktılar ya dini değerleri yok etmek için şovalyeliğe soyunan birer kuklaya dönüştüler. Edindiğim gözlemlere bağlı olarak söylüyorum, bu durum 2000’li yıllara kadar devam etti. Bu tarihten itibaren de Anadolu’da bulunan Üniversitelere okumaya, adam olmaya, bir derde derman bulmaya, dini değerlere bağlı, mukaddesatı savunan insanlar olsunlar diye gönderilen çocuklar, özellikle ebeveynlerin sahip oldukları değerlere ne yazaık ki birer azılı düşman olarak geri dönmeye başladılar. Anadolu'da var olan her bir fakülte Avrupai tarzda, İslam ile mücadele eden insanlar yetiştiren birer fabrikaya dönüştüler. Eskiden yurt dışında okuyan insanlar ayaklarımıza bağ olurlardı, günümüzde yurt içinde okuyan insanlar dini değerlerimizin ayağına vurulan birer prangaya dönüştüklerini söyleyebiliriz. Ülkeyi kalkındırmak, teknolojiyi geliştirmek, ilim ve fen üretmek, uzaya giden birer astronot olmak yerine ne yazık ki dini değerlerle savaşan, hiçbir kutsal tanımayan, iş ve işlemlerinde dosdoğru olmaya karşı diklenen bir insan gurubuyla karşı karşıya kaldık. Rabbim sonumuzu hayreylesin! Fakülte okumak üzere yolladığımız evlatlarımızı hıfz-ı muhafaza buyursun!
Çocuklarımız yani geleceğimiz; vatanına ve milletine faydası dokunan, dinine ve mukaddesatına sahip çıkan, değerlerini yaşatan birer insan olsunlar diye fakültelere yollandılar. Dört yıl aldıkları eğitimin, karşı karşıya kaldıkları öğretim sonunda dini değerlere ait bir nüve gördüklerinde kırmızı görmüş birer boğaya neden dönüşüyorlar? Hristiyanlığı, Yahudiliği, Mecusiliği ve bilumum beşeri dinlere ait değerleri göğüslerinde yumuşatan bu insanlar, ahireti çağrıştıran bir ayet, ahlakı öğreten bir hadis gördüklerinde neden çılgına dönüyorlar?
Bir sorun var, büyük bir sorun ile karşı karşıyayız. Avrupa'da okuyan Hristiyanların çocukları, kendilerine ait din ve mukadedeata hiçbir zaman sırt döndüklerini ve engel olmaya çalıştıklarını görmüş değiliz. Peki, her karış toprağında bir şehidin yattığı bizim memleketin çocuklarında, mukaddesatımıza bu kadar yabancılaşmış hatta mankurtlaşmış olmalarını neye borçluyuz? Müfredata mı, öğretme stiline mi, eğitimcilere mi ya da vermeye üşendiğimiz dini değerlere mi borçluyuz? Ya da ahireti, hesabı, kitabı unutturmuş olmamızın kaçınılmaz bir sonucu mu?
Hangisi, hangisi daha ağır basıyor?