Avrupalı Kimliğini Oluşturan Üç Unsur
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber - dünyanın haberi bu sitede
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Avrupalı Kimliğini Oluşturan Üç Unsur
21.02.2021 04:30:11

 

Avrupalı Kimliğini Oluşturan Üç Unsur

Ömrü 19. yüzyılın ikinci ve 20. yüzyılın ilk yarısına tekabül eden Fransız şair ve mütefekkir Paul Valery, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları arasındaki dönemde, Avrupa tarihi ve Avrupalı kimliği üzerine ciddi bir muhasebeye girişmiş ve bunun neticesinde oldukça ilginç kanaatlere varmıştır.

Valery’nin, iki dünya savaşı arası dönemde, birinci savaşın Avrupa ruhundaki aslî sebeplerini işaretlediği bu kanaatlerini içeren ve Türkçede “Bugünkü Dünyamıza Bakış” ismiyle kitaplaştırılmış olan yazılarından sonuncusunu sizinle paylaşıyoruz. “Kimdir Avrupalı?” başlıklı bu yazıda Valery, modern “Avrupalı” kimliğini meydana getiren unsurları “Yunan aklı, Roma nizamı ve Hıristiyanlık ahlâkı” olarak formülleştiriyor ve nerede bu üç unsur bir arada görülüyorsa orada Avrupa’nın olduğunu ifade ediyor. Ayrıca eseri tavsiye amacıyla, ilginç tesbitlerinden birkaçını iktibas olarak yazının sonuna ekledik.

 

KİMDİR AVRUPALI?

 

Önünüze serecek olduğum mantıklı bir tanımlama değildir. Bir türlü görüş, bir görüş açısıdır benimki ve elbet ne daha çok, ne daha az haklı bir sürü başka görüşler de vardır. Ben Avrupalıları tarih boyunca şu söyleyeceğim üç etki altında kalmış halklar olarak ele alacağım.

 

Bu etkilerin birincisi Roma’dır. Roma’nın egemen olduğu her yerde; gücünün kendini duyurduğu her yerde; hattâ korkulduğu, beğenildiği, kıskanıldığı her yerde; kılıcının ağırlığını duyurduğu her yerde; kurumlarında ve yasamalarındaki görkemin, devlet görevlilerindeki gösteriş ve saygınlığın benimsendiği, kopya edildiği, hattâ bazen maymunca taklit edildiği her yerde Avrupalı bir şey vardır. Roma örgütlenmiş ve sağlam devlet gücünün değişmez örneğidir.

 

Bu büyük başarının nedenlerini bilmiyorum. Onları şimdi aramanın gereği yok. Romalı olmasaydı Avrupa’nın ne olacağını aramak da boştur.

 

Bizim için tek önemli olan, hem akla hem boş inançlara yer veren bu gücün; hukukçu kafasını, asker kafasını, dinsel kafayı, biçimci kafayı içine alan, fethedilmiş ülke halklarına ilk kez hoşgörü ve iyi yönetim nimetlerini tattırmış olan bu gücün, bunca ırklar ve kuşaklar üzerinde bıraktığı izin şaşırtıcı sürekliliğidir.

 

Sonra Hıristiyanlık gelir. Roma’nın fethettiği yerlerde nasıl yayıldığını bilirsiniz. Hıristiyanlar gelinceye kadar Hıristiyanlaşmamış olan Amerika’yı, genel olarak Roma yasasını ve Sezar’ın imparatorluğunu tanımamış olan Rusya’yı bir yana bırakacak olursak, İsa dininin yayıldığı yer, hemen tümüyle imparatorluk gücünün buyruğuna girmiş olan ülkelerdir. Birbirinden çok ayrı olan bu iki fetih arasında yine de bir çeşit benzerlik vardır ve bu benzerlik bizim için önemlidir. Romalıların hep daha kıvrak, daha ustaca olmaya çalışan, kıvraklığı ve kolaylığı merkez gücünün azalmasıyla, yani imparatorluğun sınırları ve katışıklığı ile artan politikası, milletlerin bir tek millet eliyle yönetilme sistemine pek ilginç bir yenilik getirmiştir.

 

Nasıl şehirlerin şehri Roma bütün inançları bağrına basmış, birbirinden en uzak, birbirinden en karışık tanrıları, en değişik inançları Romalılaştırmışsa, imparatorluk yönetimi de, Romalı adının taşıdığı büyüye güvenerek, Roma şehrini, Romalı yurttaş (civis romanus) şerefini ve haklarını türlü ırklara, türlü diller konuşan insanlara bağışlamaktan çekinmiyordu. Böylece, aynı Roma’nın etkisiyle tanrılar bir topluluğa, bir yere, bir dağa, bir tapınağa ya da bir şehre bağlı olmaktan çıkıp, evrensel ve neredeyse orta malı oluyorlardı. Öte yandan, yenen ya da yenilenin, fetheden ya da fethedilenin; ırkı, dili ve niteliği herkesin elde edebileceği hukuksal ve siyasal tek örnek bir duruma dönüşüyordu. Ama imparatorun kendisi bile bir Galyalı, bir sarmat, bir Suriyeli olabiliyor; pek yabancı tanrılara tapabiliyordu. Büyük politikada engin bir yenilikti bu.

 

Ama ermiş Pavlus’un ağzında Hıristiyanlık, Roma’da iyi karşılanmayan nadir dinlerden biri olduğu, Yahudi milleti içinde doğduğu halde, Hıristiyanlık da, her ırktan yabancılara yayılıyor; Roma nasıl dünkü düşmanlarına Roma yurttaşlığını veriyorsa, Hıristiyanlık da onlara, vaftiz yoluyla, yeni bir paye veriyordu. Hıristiyanlık yavaş yavaş, Latin gücünün yatağına yayılıyor, imparatorluğun biçimlerini seve seve alıyor, yönetim bölümlerini bile benimsiyor (V. yüzyılda piskoposun oturduğu şehre Civitas deniyor), alabildiğini alıyor Roma’dan, başkentini de Kudüs’e değil, Roma’ya yerleştiriyor, dilini kabulleniyor. Bordeaux’da doğmuş biri nasıl Roma yurttaşı, hattâ yöneticisi olabiliyorsa, yeni dinin piskoposu da olabiliyordu. İmparatorluğun belediye başkanı olan aynı Galyalı, öz Latince ile, Yahudi doğmuş ve Herodes uyruğu olmuş Tanrı oğlunu övmek için güzel ilâhiler yazıyor. İşte size, daha o zamandan, nerdeyse tam bir Avrupalı. Bir ortak hukuk, bir ortak Tanrı, aynı hukuk ve aynı Tanrı. Bu dünyada bir tek yargıç, öbür dünyada bir tek yargıç.

 

Ama Roma’nın fetihleri yalnız insanı politik bakımdan ele almış ve kafaları dış alışkanlıkları içinde yönetmiş olmasına karşılık, Hıristiyanlık yavaş yavaş insan bilincinin derinliklerine yöneliyor ve giriyor. İsa dininin, evrensel kılınması gereken bu bilinç üzerinde ne şaşırtıcı değişiklikler yapmış olduğunu göstermeyi denemek bile istemiyorum. Olan biteni yüzeyde göstermek zorundayım. Zaten Hıristiyanlığın etkileri herkesçe iyi bilinmektedir.

 

Yalnız eyleminin birkaç özelliğine değiniyorum. Her şeyden önce, öznel bir ahlâk getiriyor, daha da önemlisi, ahlâk birliğini zorunlu kılıyor. Bu yeni birlik Roma hukukunun getirdiği yasa birliğine ekleniyor.

 

Daha ileri gidelim. Yeni din, insanın kendi kendini yoklamasını istiyor. Denebilir ki Hıristiyanlık, Batı insanlarının Hintlilerin yüzyıllardır kendilerince sürdürdükleri iç yaşantıyı tanıtıyor ki bunu, İskenderiye mistikleri de kendilerine göre tanımış, duymuş, derinleştirmişlerdi.

 

Hıristiyanlık, insan düşüncesine en ince, en önemli, en bereketli sorunları sunar. Gerek tanrılıkların değerinde, gerek metinlerin, kaynakların, bilgi güveneklerinin eleştirisinde, akıl ile inancınn ayrılmasında ve aralarındaki çatışmada; gerek inançla eylemlerin ve yapıtların karşıtlaşmasında; özgürlük, kölelik ve günahtan arınmada; gerek dünya ve ahiretle ilgili güçler ve bunlar arasındaki çatışmada; insanların eşitliğinde, kadınların durumlarındaki daha nice konularda Hıristiyanlık eğitiyor, coşturuyor, yüzyıllar süresince milyonlarca kafayı etki ve tepkilere sürüklüyor. Ama bunlarla yine de tam Avrupalı sayılmayız. Çehremizin bir yanı eksik kalır.

 

Bu eksiklik bir değişim harikasıdır ki, ona borçlu olduğumuz şey, ne kamusal düzen duygusu, ne devlete ve dünya adaletine bağlılık, ne ruhlarımızın derinliği, ne salt ülkücülük, ne de tanrısal bir adalet duygusudur. Bu eksik olan şey, zekâmızın en değerli yanını borçlu olduğumuz o ince ve güçlü etki, bilgimizin inceliği ve sağlamlığı, sanatlarımızda ve edebiyatlarımızdaki saygınlıktır. Bu erdemler bize eski Yunan’dan gelmiştir.

 

Bu arada yine Roma İmparatorluğunu övmek gerekir. Bu imparatorluk yendiğine yenilmesini bilmiştir. Yunan dünyasını benimseyerek, Hıristiyanlığı benimseyerek, onlara engin, barışık ve örgütlenmiş bir alan sağlamıştır. Öyle bir ülke ve öyle bir kalıp hazırladı ki, içinde Hıristiyanlık düşüncesi ile Yunan düşüncesi dökümlenecek ve beklenmedik bir biçimde kaynaşacaklardı.

 

Yunanistan’a borçlu olduğumuz şey, belki de bizim insanlığın öbür yanı ile olan en büyük ayrılığımızdır. Bütün düzenlerdeki yetkinliğin olağanüstü örneğidir bu. Ona borçlu olduğumuz, her şeyi insana, tam insana bağlamaya yönelen bir düşünce yoludur. İnsan kendi kendisinin başvurma yeri oluyor. Her şey, eninde sonunda, kendini ona uydurmak zorundadır. Onun için insan, varlığının tüm yanlarını geliştirmek ve hepsini, mümkün olduğu kadar açık, hattâ gözle görülür bir uyum içinde tutmak zorundadır; bedenini ve ruhunu bir arada geliştirmelidir. Düşüncenin kendisine gelince, o, aşırılıklardan, esintilerden, belirsiz ve uydurma ürünlerden, yargılarını inceden inceye eleştirip çözümleyerek, görevlerini akla uygun bir biçimde bölümleyerek, biçimleri düzenleyerek sakınacaktır.

 

İşte bilim, bu disiplinden doğacaktır. Bilimimiz, bizim düşüncemizin en belirgin ürünü, en kesin ve en özgün zaferidir. Avrupa her şeyden önce bilimin yaratıcısıdır. Bütün memleketlerin sanatları olmuştur. Bilimlerse yalnız Avrupa’da görülmüştür.

 

Gerçi Yunan’dan önce Mısır’da ve Babil’de bir çeşit bilim vardı ve bu bilim hâlâ ilginç sayılacak bazı sonuçlara varmıştı. Ama bu bilim, olmayan bir bilimdi artık; ya zanaatın tekniği ile karışık halde bulunuyordu, ya da çok az bilimsel amaçlar güdüyordu. Gözlem her zaman vardı. Akıl yoluna her zaman başvuruluyordu. Ama bu temel öğeler, ancak işlemlerini başka etkenlerin bozmadığı zaman bir değer taşıyabilir ve sürekli başarılar elde edebilir. Bilimimizi kurmak için ona oldukça yetkin bir örnek göstermemiz, ülkü olarak bir ilk yapıt sunmamız gerekiyordu. Bu örnek yapıtta bütün kesinlikler, bütün güvenekler, bütün güzellikler, bütün sağlamlıklar olmalıydı; yine bu örnek yapıt bilim kavramını kendi yapısı dışındaki bütün kaygılardan sıyrılmış, arık bir kuruluş olarak, her zaman için geçerli bir biçimde, tanımlamalıydı.

 

İşte Yunan geometrisi bu bozulmaz örnekti. Bu örnek yetkinliğe özenen her bilgiye önerilmekle kalmıyor, üstelik Avrupalı kafasının en özgün niteliklerinin eşsiz örneği oluyordu. Klâsik sanatımızı her düşündükçe, ister istemez, örnek olarak Yunan geometrisi anıtı gelir aklıma. Bu anıtın kurulması için en az rastlanan ve her bakımdan eşsiz yetilerin bir araya gelmesi gerekti. Onu kuran insanlar, çetin ve girişken işçiler, derin düşünürler, hem de özel bir incelikleri ve övülesi bir yetkinlik duyguları olan sanatçılardı…

 

İşte, gerçek bir Avrupalıyı, Avrupa kafasını tam olarak barındıracak bir insanı tanımlayan üç temel koşul bunlardır. Her nerede Sezar, Gaius, Trajanus ve Vergilius’un adları; her nerede Musa’nın, ermiş Pavlus’un adları; her nerede Aristoteles’in, Platon’un ve Eukliedes’in adları bir anlam taşıyor ve bir arada saygı görüyorlarsa, orada Avrupa vardır. Birbiri ardından Romalılaşan, Hıristiyanlaşan ve düşünce bakımından Yunan disiplinine giren her ırk, her ülke salt Avrupalıdır.

 

Bu eski izlerden birini ya da ikisini taşıyanlar vardır.

 

Demek ki, Batı ve Orta Avrupa memleketlerini; ırk, dil, millet ayrılıklarının büsbütün dışında, onları birleştirip kaynaştıran bazı özellikler vardır. Onlarda ortak olan, kavramların ve düşünce yollarının sayısı, bir Arap ya da bir Çinli ile ortak olduğumuz kavramların sayısından çok fazladır. Özet olarak, dünyanın bir bölgesi var ki, orası insanlık bakımından, başka bütün ülkelerden derinlemesine ayrılıyor. Güç bakımından ve bilgi kesinliği bakımından Avrupa bugün hâlâ dünyanın başka her yanından çok daha ağır basıyor. Yanlış söylüyorum, üstünlüğü olan Avrupa değil, Avrupa kafasıdır. Amerika bu kafanın bir ürünüdür.

 

Avrupa kafasının egemen olduğu her yerde, ihtiyaçların en büyük artışı ile, sermayenin en büyük artışı ile, verimin en büyük artışı ile, kazanç tutkusunun en büyük artışı ile, güçlülüğün en büyük artışı ile, çevremizdeki doğayı değiştirmenin en büyük artışı ile, ilişkiler ve alışverişlerin en büyük artışı ile kendini gösteriyor.

 

Bu en büyük artışların bileşimi Avrupa’dır ya da Avrupa’nın sembolüdür.

 

Öte yandan, bu oluşumun ve bu şaşırtıcı eşitsizliğin koşulları, her halde insan teklerinin niteliğine, Avrupalı insanın (Homo europeus) ortalama niteliğine bağlıdır. İlginç olan şudur ki, Avrupa insanı ırkla, dille, törelerle değil, istekler ve istemin genişliği ile tanımlanabilir… vb…

 

ESERDEN İLGİNÇ İKTİBASLAR:

 

“Avrupa, dünyanın öbür ülkelerinden açıkça ayrılmıştı. Politikasıyla değil, politikasına rağmen, daha doğrusu politikasına karşı gelerek düşünce özgürlüğünü sonuna kadar geliştirmiş, anlama tutkusunu kesinlik isteği ile bağdaştırmış, kılı kırık yaran ve etkin bir merak uyandırmıştı.”

“Zafer vardır özden gelir, zafer vardır rastlantıdan.”

“Hiçbir şey bana bir ulusun gerçek çıkarlarını bulup göstermekten daha zor görünmüyor. Ulusun gerçek çıkarlarını, diledikleri ile karıştırmamalı. İsteklerimizin yerine gelmesi bizi her zaman yıkımdan uzaklaştırmaz.”

“Nasıl doluyu, tayfunu, gökkuşağını, salgınları doğal nedenler yaratırsa, fikrî nedenler de milyonlarca insanı etkiler ve bu, insanların büyük çoğunluğu, onlara göğün, denizin, dünya kabuğunun esintilerine katlanır gibi katlanmak zorunda kalır.”

“Bütün ulusların kendilerini benzersiz saymak için geçmişle, bugünle ya da gelecekle ilgili nedenleri vardır. Aslında, benzersizdirler de.”

“Bir halkın teklerini ve kuşakları birbirine kenetleyen içsel bağ, değişik uluslarda aynı nitelikte değildir. Kimi zaman ırk, kimi zaman dil, kimi zaman yurt toprağı, kimi zaman dinler, kimi zaman çıkarlar, örgütlenmiş bir insan topluluğunun ulusal birliğini değişik biçimde kurarlar. Herhangi bir toplulaşmanın derin nedeni, bir başkasınınkinden pek ayrı olabilir.”

“Tarih, her istenene haklı nedenler bulur.”

“Çağımızın politik olayları eşi görülmedik bir ölçü değişikliği, daha doğrusu, kurulu düzen değişikliği ile birlikte yürüyor ve karmaşıklaşıyor. (…) Her birimizin kaderini çizen nedenler sistemi, bundan böyle artık bütün yeryüzüne yayılıyor ve her sarsıntıda tümü ile yankılanıveriyor. Yerel sorunlar yok artık, bir noktada son bulacak sonlu sorunlar yok.”

“Bütün politik temalar iç içe giriyor ve ortaya çıkan her olay, hemen eşzamanlı ve birbirinden ayrılmaz bir anlam çokluğu kazanıyor.”

“Bir ülke kazanmak politikacıların büyük işiydi, kimileri için hâlâ da öyledir. Zorlamaya başvuruluyor ve böylece her şey bitmiş oluyordu. Ama görüyoruz ki, artık bir düelloya, bir anlaşmaya varan bir çatışma ile sınırlı girişimler gelecekte öyle önüne geçilmez genelleşmelere yol açacaklar ki, bütün dünyanın karışmayacağı hiçbir şey yapılamayacak ve giriştiğimiz her işin hemen ardından doğacak sonuçları hiçbir zaman ne önceden görebileceğiz ne de sınırlayabileceğiz.”

“Avrupa, birdenbire daha karmaşık bir başka uzaya götürülüvermiş bir şey gibi görünüyor bana. Orada, onun bilinen ve görünürde değişmeyen özellikleri bambaşka ilişkilere bağlanmak zorunda kalıyor. Özellikle, gelecek üstüne yapılabilen tahminler, geleneksel hesaplar, her zamankinden daha çok boş kalmaktadır.”

“Sonuçlar öylesine hızla nedenlerine bağlanamaz oluyorlar, hattâ nedenlerine öylesine ters düşüyorlar ki, belki bundan böyle olacağı aramak, onu üretmeye ya da üremesini engellemeye çalışmak, çocukça, tehlikeli ve saçma görünecektir. Belki de politika kafası, olaylarla düşünme alışkanlığından vazgeçecektir, ki bu alışkanlığı özellikle tarih yaratmış ve beslemiştir. Bu demek değildir ki, zaman içinde olaylar ve anıtsal anlar olmayacak, alabildiğine olacak! Ama, görevleri, olayları beklemek, hazırlamak, ya da onlardan korunacak olanlar, onların sonuçlarından şüphe etmeyi öğreneceklerdir ister istemez. Özlemi ve gücü birleştirmek bir işe girişmek için yeterli olmayacak artık. Olacakları önceden görme iddiasını son savaşın yıktığı kadar hiçbir şey yıkmamıştır. Ama, o günlerde bilgilerimiz hiç de az değildi sanırım.”

“Çin, uzun bir zaman ayrı bir gezegendi bizim için. Hayal ürünü insanlarla dolduruyorduk o ülkeyi. Çünkü, en doğal davranış başkalarını bize tuhaf gelen yanlarına indirgemektir.”

“Bu acayip ulusa biz, karma karışık olarak, hem bilgelik hem budalalıklar; hem güçsüzlük hem de süreklilik; bir durgunluk ve akıl almaz bir hünercilik; bilgisizlik ama bir de ustalık; saflık ama bir de eşsiz bir kurnazlık; bir tokgözlülük ve şaşırtıcı incelikler ve hayli gülünç şeyler yakıştırıyorduk. (…) Bu karma karışık görüşümüzle şaşkına dönerek, bizim Mısırlılara, Yahudilere, Eski Yunan’a ve Romalılara bağlamadan edemediğimiz uygarlık anlayışımız içinde nereye koyacağımızı bilmediğimiz bir ülke; ne onu barbar sayabiliyorduk, onun bizi saydığı gibi, ne de bizim gururlu düzeyimizde görebiliyorduk.”

“Örneğin, bizim için anlaşılması zor olan, düşünce istemlerinin sınırlı, maddesel gücün kullanılışında ılımlı olmadır. Avrupalı der ki, nasıl olur da insan pusulayı icat eder ve daha ötesini merak edip dikkatini manyetizm bilimine kadar sürdürmez; böyle bir buluştan sonra, nasıl olur da bir filoyu uzaklara gönderip denizaşırı ülkeleri tanımayı ve elde etmeyi düşünmez. Barutu bulan adamlar, kimya biliminde ilerlemiyorlar ve kendilerine top yapamıyorlar, boş gece şenliklerinde fişek olarak harcıyorlar onu?”

“Olacak şey değildi bu, bizim için. Bu buluşları en aşırı etkilerine kadar geliştirmek bize düşüyordu. Biz ki, aşırılığa gitmede eşimiz yoktur; başkasında bu düşkünlüğün olmamasını, her üstünlükten, her fırsattan en kesin, en aşırı sonuçları çıkarmamayı aklımız almaz. Bizim işimiz, evreni devinimlerimize dar gelecek kadar küçültmek; düşüncemizi, bildiklerimizin belirsiz sonsuzluğundan çok, bilebileceğimiz ve hiçbir zaman bilemeyeceğimiz şeylerin bugünkü niceliği ile bunaltmak değil midir?”

“Bizim için her şeyin her zaman daha gergin, daha hızlı, daha kesin, daha yoğun, daha şaşırtıcı olması gereklidir. Yenilik, ki özünde yok olacak bir şeydir, bizim için öylesine önemli bir niteliktir ki, yokluğu bütün başka nitelikleri bize haram eder ve varlığı hepsinin yerine geçer. Hiçlik duygusu, küçümseme ve can sıkıntısı hemen pek yoktur bizde; kendimizi sanatlarda, törelerde, politikada ve düşüncelerde hep daha ileri olmaya zorlarız; şaşırma ve bir anlık afallamadan başka hiçbir şeye değer vermemeye alıştırmışız kendimizi. “Yapılacak bir şeyler kaldığı sürece hiçbir şey yapılmamıştır” diyen Sezar, “Ben hep iki yıl sonrasında yaşarım” diyen Napolyon bütün beyaz ırka, elinde olan her şey karşısında, bu tedirginliği, bu yetinmezliği aşılamış gibidirler. Hepimiz onlar gibi, kendinden öncekini yıkmayan, kendini de yıkmaya hazırlanmayan hiçbir şey yapmama çabasındayız.”

“İlginç olan şu ki, yaratıcı sanılabilecek olan bu eğilim, aslında ters eğilimlerden daha az otomatça işlemez. Çok kez sistemli olarak yenilik peşinde koşmak, işi azaltmanın, düpedüz kolaylığa kaçmanın bir biçimidir. Hızlanmayı açıkça bir yasa haline getirmiş olan bir toplumla, en belli özelliği durağanlık olan bir başka toplum arasında ilişkiler pek simetrik olamaz, ve dengenin koşulu olan ve gerçek bir barış düzenini tanımlayan karşılıklı davranış böylesi iki toplum arasında zor bulunabilir.”

“Savaş, olayın, bekleyişi birden sarsmasıdır. Fizik bütün gücü ile psişik’i ayakta tutar: uzun ve genel bir savaş, her insanın kafasında dünya üstüne ve yarın üstüne edinilmiş düşünceleri alt eder.”

“Çünkü barış, sadece bir anlaşmalar sistemi, bir semboller dengesi, özü bakımından görevsel bir yapıdır. Korkutma, barışta eylemin yerine geçer, kâğıt altının yerine geçer, altın her şeyin yerine geçer. Kredi, olasılıklar, alışkanlıklar, anılar ve sözler politika oyununun eli altındaki öğelerdir. Çünkü, her politika bir çeşit borsa oyunudur, yapma değerler üzerinde az çok gerçek bir işlem. Her politika eninde sonunda, bir iskonto ya da bir güç cirosu demektir. Savaş, bu konumları siler süpürür. Gerçek güçlerin ortaya konup ödenmesini ister, yürekleri sınar, kasaları açar, olguyu düşüncenin, sonuçları ünlerin, rastlantıyı tahminlerin, ölümü lâfların karşısına çıkarır; her şeyin geleceğini şimdinin kaskaba gerçeğine bağlar.”

“Dünya halkları birbiriyle öylesine sıkı bir bağlantı ve öylesine çabuk bir haberleşme içine giriyorlar ki, bir zaman sonra, ilişkileri basit çıkar manevralarında kalacak kadar birbirlerini tanımazlık edemeyeceklerdir. Sömürme, sızma, zorlama ve yarışma eylemlerinden başka şeylerin de yeri olacaktır.”

“Şunu bilmemizin yeridir belki: biçimlerin orantı ve bileşiminde çok usta olan Yunanlılar, gereçlerde incelmeye gitmeyi ihmal etmiş gibidirler. Yanı başlarında buldukları gereçlerle yetinmişler, daha incelmiş şeyleri, duyuları büyüleyen ve düşüncelerin işe karışmasını geciktiren şeyleri hiç aramamışlardır.”

“Orada da burada da, her an geçmişin ve geleceğin acısıyla dolu. Açıkça ortadadır ki, gelenek ve ilerleme insan soyunun iki büyük düşmanıdır.”

“Eskiden, sanatçılar İlerleme denen şeyi sevmezdiler. Sanatçıların sanat eserlerinde gördükleri ilerleme, filozofların törelerde gördükleri ilerlemeden çok daha fazla değildi. Bilginin barbarca ilerlemelerini, mühendisin peyzajları hoyratça değiştirmesini, makinelerin zalim egemenliğini, kolektif örgütlenmelerin karmaşıklığını gidermek için insan tiplerinin basitleştirilmesini büyük suç sayıyorlardı. (…) Kafaları, kendi kendilerine yarattıkları bir Ortaçağ’da sığınak arıyordu. Kimyadan kaçıp simyaya gidiyorlardı. Efsanelerden ya da tarihten, yani fiziğin tam tersinden hoşlanıyorlardı.”

“Bir yandan Edgar Allan Poe, yeni barbarlığa, modernleşme saplantısına ilk çatanlardan biri iken, öte yandan edebiyat ürünlerine hayaller yaratma sanatını, ve giderek şiir ile giriştiği işleri ve işlediği suçları, kınadığı çözümleme ve hesaplı kuruculuğa dayanan kafanın tâ kendisini getiriyordu. Kısacası, ilerleme tanrısının karşısına, ilerlemeyi lânetleme tanrısı çıktı.”

“Bize gelince, çevremizde ve içimizde baş gösteren şaşırtıcı değişmeler üstüne ne düşüneceğimizi bilemiyoruz. Yeni gerçekler, yeni sıkıntılar içinde, dünya hiçbir zaman bugünkü kadar nereye gittiğini bilmez olmamıştı.”

“Burjuva, romantiğin simetrik karşılığıdır. Çelişkili nitelikler yükleniyor burjuvaya. Çünkü, bir yandan alışkanlığın kölesi sayılıyor, öte yandan ilerlemenin budalaca tutkunluğu. Burjuva hem sağlamı sever, hem de iyinin daha iyi olacağına inanır.”

“Denebilir ki, insanlar her bilgiyi geçişli, marifetlerinin ve maddesel ilişkilerinin her halini geçici görmeye alıştılar. İşte, bu yeni bir şey. Genel yaşama tutumu, beklenmedik şeyleri gittikçe daha fazla hesaba katmak zorundadır. Gerçeğin ucu açıkça görülmüyor artık. Yer, zaman, madde eskiden hiç sezinlenmemiş özgürlükleri benimsiyor. Bilimsel kesinlik düşler yaratıyor. Düşler somutlaşıyor. (…) Ortalama doğru hiçe indi artık. Herkesçe kabul edilir olmak; eskiden yargılara ve kanılara yenilmez bir güç kazandırıyordu. Bugünse, bu nitelik değerden düşürüyor onları. Herkeslerin her yerde, her zaman inandıkları şey, bugün fazla bir değer taşımaz görünüyor artık. Büyük bir çoğunluğun düşünce tanıklıklarının birleşmesinden doğan bir çeşit inanç kesinliğinin karşısına, az sayıda uzmanların inceleyip yorumladıkları kayıtların objektifliği çıkıyor…”

“İnsanlığın kurduğu ve türlü masallarımızda yer alan düşlerin hemen hepsi -havada uçuş, suya dalış, yok olan şeylerin görünmesi, insan sesinin saptanıp bir yerden bir yere iletilmesi, zamanından ve kaynağından koparılması, daha başka düşlere bile girmemiş acayiplikler- olmayacak şeyler, hayaller değil artık. Masal dünyası ticaret metaı halini aldı. Harika makinelerin yapımı ile binlerce insan geçinir oldu. Ama bu harikaların üretilmesinde sanatçının hiçbir payı olmadı. Bilim ve sermaye üretiyor bunları. Burjuva parasını bu fantazyalara yatırıyor ve orta malı düşünüşün yıkımı üzerine kumar oynuyor.”

“Bugünün genç, sağlıklı, oldukça paralı bir insanı, istediği yere uçuyor, dünyayı bir çırpıda dolaşıyor, her gece bir sarayda yatabiliyor. Hayatına yüzlerce biçim verebiliyor; hemen her yerde biraz aşk tadıp biraz güven bulabiliyor. Kafasız değilse (gereğinden fazla derin olmayan bir kafası varsa), var olanın en iyisini derliyor, her an mutlu bir insan haline gelebiliyor. Kralların en büyüğü bu kadarını bulamaz. Yüce kralın bedeni, onun bedeninin olabileceğinden çok daha az mutluydu, ister sıcaklık soğukluk bakımından olsun, ister ten ve kaslar bakımından. Kral rahatsızlandı mı, gördüğü yardım pek güçsüzdü. Kuştüyü yataklar üstünde ve başındaki sorguçlarıyla kıvranıp inlemek zorundaydı. Acısının bir anda dinmesi umudu yoktu; kimyanın bugün en yoksul hastaya sunduğu acısız baygınlık olanağından yoksundu.”

“Böylece keyif için, acıya karşı, sıkıntıyı ve her türlü hevesi merakı beslemek için bugün sürü ile insan, iki yüz elli yıl önce Avrupa’nın en güçlü insanının bulabileceğinden daha fazla olanak bulabiliyor.”

“Bugün gördüğümüz, yaşadığımız ve etkisi altında bulunduğumuz büyük değişmenin daha da geliştiğini, arda kalmış töreleri büsbütün başkalaştırdığını, yaşama ihtiyaç ve yollarını bir başka düzene soktuğunu düşünürsek, çok geçmeden, yeni çağ, hiçbir kafa alışkanlığıyla eskiye bağlı olmayan insanlar yaratacaktır. Tarih onlara garip, neredeyse anlaşılmaz hikayeler gibi gelecek. Çünkü, çağlarındaki hiçbir şeyin geçmişte örneği olmayacak, geçmişten hiçbir şey onların çağında var olmayacaktır. İnsanlarda sadece bedensel olmayan ne varsa değişmiş olacak. Çünkü, özlemlerimiz, politikamız, savaşlarımız, törelerimiz, sanatlarımız çok hızı bir yenilenme zorunluğu altına girmiştir. Bütün bunlar gittikçe daha sıkı olarak müsbet bilimlere bağlanmakta, dolayısıyla da eski’den daha fazla kopmaktadır. Eskiden gelenek ve tarihsel olaya verilen bütün önem, bugün yeni olay’a verilmeye başlıyor.

“Eskiden, ilerleme denen şeye olumlu bir gözle bakmayı denedim. Ahlâk, politika ve estetikle ilgili her çeşit düşünce bir yana bırakılırsa, ilerleme şuna indirgenebilir gibi geldi bana: İnsanların kullanabileceği mekanik gücün ve öngörülerinde varabilecekleri kesinliğin pek çabuk ve pek belirli artışı. Belli bir sayı beygirgücü, belli bir sayı ondalıklar.”

“Uzakça bir yerden bizim uygarlık durumumuza bakacak bir gözlemci, Birinci Dünya Savaşı’nı, araçlarımızdaki gelişmenin çok uğursuz ama dosdoğru ve kaçınılmaz bir sonucu olarak görecektir belki de. Bu savaşın yaygınlığı, süresi, şiddeti ve hattâ azgınlığı, güçlerimizin büyüklük ölçüsüne uyuyordu.”

“Makine yönetiyor. İnsan hayatı sıkı sıkıya bağlı ona ve mekanizmaların korkunç keskinliğindeki isteklerine boyun eğmiş. İnsanların yarattıkları makineler doymak nedir bilmiyorlar. Şimdi, kendilerini yaratanları etkiliyorlar, onları kendilerine göre yoğuruyorlar. Onlar, iyi dizginlenmiş insanlar istiyorlar. Aralarındaki ayrılıkları siliyorlar yavaş yavaş ve onları kendi düzenli işleyişlerine, düzenlerinin tekdüzeliğine elverişli kılıyorlar…”

“Makine ile aramızda bir çeşit anlaşma var, sinir sisteminin toksinlerindeki gizli cinlerle girdiği korkunç bağlaşmalara benzer bir anlaşma. Makine bize yarar sağladıkça, daha yararlı oluyor. Daha yararlı oldukça da, biz eksikleniyoruz, onlarsız yaşayamaz oluyoruz. Yararlının karşılığı var.”

Paul Valery, Bugünkü Dünyamıza Bakış, s. 79-86

Avrupalı Kimliği
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
Advert
GALERİLER