Fikir
Giriş Tarihi : 07-08-2016 09:00   Güncelleme : 07-08-2016 10:07

Benim Şairim senin şairini döver mi? (ıı)

Küreselleşme sebebiyle doğan ve piyasa ekonomisi, insan hakları, demokrasi adlarını taşıyan üç paralelden söz eden ilk kişi ben değilim.

Benim Şairim senin şairini döver mi? (ıı)

Ne turizmin çarpık kolonyalizm olduğuna işaret eden, ne de insan hakları emperyalizminin habasetini telaffuz eden ilk kalem erbabı benim. Benim yaptıklarım sadece yanımda Türk hayatına boyunduruk geçirilmesi vakıasını ilga etme niyetimin fark edilmesi uğruna yaptığımdan ibarettir. Niçin fark edilmiyor? İki ihtimalden biri: 1) Ya yazdıklarımı zihninizden “Benim kafam çalışmıyor mu? İsmet Özel’in yazdıklarını anlama seviyesini niçin tutturamıyorum?” suallerini geçirerek okuyorsunuz veyahut 2) benim yazdıklarımı teftiş gayesiyle okuyor, İsmet Özel fikriyatına müfettiş edasıyla yaklaşıyorsunuz. Başka ihtimaller yok mu, olamaz mı? Hayır, yok ve olamaz. Eğer olsaydı ne yaptığım fark edilecek, benim o fark edenlerle şu veya bu aşamada teşrik-i mesai içinde bulunmam da vaki olacaktı. Seneler boyu yazdıklarım niçin benim birileriyle fikir birliği içinde hareket etmemi sağlayamadı?

Fikir birliğinin husule gelmesi için fikreden en az iki taraf gerekiyor. Bir taraf fikirleri yardımıyla mesafe kat etmeğe uğraşırken muhatap almağa çalıştıkları intibalarından başka dayanak aramadan hareket ediyorsa ortaya çıkan mahiyet uyuşmazlığından başka bir şey değildir. Menzilden menzile düşüncelerimin seyrini esas aldığımdan dolayı böbürleniyorum. Tekinliğin bana şair, komünist, Müslüman olmaklığım yüzünden verildiğinin şuurundayım. Şiirin müessiriyet sahasında varlık gösteremeyen, hayat bulma, canlı kalma imkânını cemaat ruhunda aramayan ve nasibi hususunda tevekkülü istikamet bilmeyenin fikretmesi muhaldir. Tavır, tutum ve davranışlarının dayanağı fikirleri değil de intibaları olanlar selâmeti mafevkin talimatında arayacaklardır.

Türk topraklarındaki ezelî dert intibaların fikriyata galebe çalması derdidir. Daha başında İslâm’ı bir dünyevi iktidar aracı olarak görenlerin itikadî bir zenginlikten haberdar olmaları imkânı yoktu. Henüz rüşeym halinde olan Bizans feodalitesini yer ile yeksan etme, imalat gücünün nüfuz imkânını değerlendirme ve mahallî iktidarın belâlarından merkezî iktidara sığınarak sıyrılma uygulamaları Küçük Asya’nın Dar-ül İslâm’a inkılabını kolaylaştırdı. Türklerin bir vatan sahibi olmaları, üstelik bu vatanın dünyada yaşamağa müsait en makbul yer olarak temayüz etmesi intibaların fikriyattan daha istifadeye mazhar olduğu intibaını pekiştirdi. Kimsenin dikkatini Osmanlı kültürünün bir ihanet kültürü olduğuna çevirmeğe hali yoktu. İntibalar Kırım Savaşı’nın Padişah’ın müsaadesiyle cereyan ettiğinin düşünülmesine ve İngiliz sefirinin Küçük Padişah olarak adlandırılmasına yol açıyordu.  

Avutucu intibaların mahva sebep olmakla kalmayıp mahvı idrakten uzaklaştırıcı hususiyetini bize fikriyat gösterir. Meşguliyet fikriyata hasredildiğinde yanlışa düşme ihtimalimizin yüksek olduğunu gözden uzak tutmayalım. Fikriyat sebebiyle düştüğümüz hata giderilebilir noksanlıklarımızı bize gösterir. Buna mukabil yanlışımız intibalar sebebiyle doğduğunda kendimizi bir akıntıdan diğerine nakletmiş halde buluruz. Giden ağamız olur, gelen paşamız.

İşlemesinden medet umulan demokrasi ya kötülerin en iyisi sayılmalı veya kötülükten sakınma biçimlerinin en iyisi kabul edilmelidir. Gün gelir de demokrasiden onun iyiye kavuşmak için seçtiğimiz veyahut seçmeğe icbar edildiğimiz bir vasıta olduğunun tebarüz edildiği şartları koruyarak değil de, bizatihi iyiliğin kendisi imiş gibi bahseder duruma düştü isek demokrasi kelimesine bir dokunulmazlık, giderek kutsallık atfetmiş oluruz. İntibalar içine hapsolup fikriyattan uzak durduğunuz için tarihten, felsefeden, sosyologiden haberiniz yoğ ise, bu disiplinlerden nasibinizi alamamış iseniz demokrasiyi totaliter idarenin zıddı sanır, hürriyetle, hür yaşamakla demokrasinin birbiri içinde hep beraber can ciğer kuzu sarması olduğu dolmasını yutarsınız. Sıhhatli bir iletişim ancak tarihin bizi hadiselerin sırasından haberdar ettiği, felsefenin hadiseleri bizim hesabımıza mıncıkladığı, sosyologinin meydan verdiğimiz hadiselerden dolayı edep yahu diye bize seslendiği ortamda mümkündür. Edepsizliğiyle iftihar edenlerden Allah’a sığınırız.

Besteciliğinin yanı sıra dünyanın dikkate değer orkestra şeflerinden birisi olarak bilinen Gustav Mahler, orkestra şefi hakkında “zaruri bir mazarrat” ibaresini kullanır. Ne demeğe geliyor bu? Besteleyebilmek için yaşıyor, yaşayabilmek için ise orkestra yönetiyorum diyen adamın dilinden gelen bu ikrarı kalp ile tasdike ulaştırmak isteseydik nereye uğramamız gerekirdi? Bu okkalı sözün manasını bir orkestra eserinin icrasından orkestradaki bütün çalgıcıların şef kadar mes’ul oldukları sahasına varınca arayabiliriz. Orkestra öylesine uyum içinde bulunsun ki uyumu veya eserin o yorumunu temin edecek fazladan bir unsura iyi gözle bakılmasın.

İsmet Özel, 5 Ağustos 2016

İstiklal Marşı Derneği

adminadmin