Fikir
Giriş Tarihi : 02-10-2014 15:22   Güncelleme : 02-10-2014 15:22

Devrimci Şiddet, Kutsal Vahşet

Biyolojik varlık beşerden, insan olma aşamasının başlangıcını temsil eden ayetlerde, insanoğlunun iki temel özelliğine vurgu yapılmaktadır, bozgunculuk yapmak ve kan dökücü olmak

Devrimci Şiddet, Kutsal Vahşet
Biyolojik varlık beşerden, insan olma aşamasının başlangıcını temsil eden ayetlerde, insanoğlunun iki temel özelliğine vurgu yapılmaktadır, bozgunculuk yapmak ve kan dökücü olmak. İnsanın genetiğinde bulunan ve öne çıkan iki temel sorundur bunlar aynı zamanda. Bir zamanlar Rabb'in meleklere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. (Melekler): "A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz." dediler. (Rabb'in): "Ben sizin bilmediklerinizi bilirim." dedi. (2/30) ayetinde de belirtildiği gibi Allah bu özelliklere sahip olan beşeri, yeryüzünün halifesi şekline dönüştürmek istemektedir. Bunun için de biyolojik evrim sürecinin ana hatları itibariyle bitmesi beklenmiş ve yeni bir sürece girilmektedir. Beşer denen bu varlığın sosyalleşmesi ve beşerlikten kaynaklanan olumsuz özelliklerinin ıslah edilerek insanlaşması sağlanacaktır. İlahi programın temel hedefi budur. Uzun sürecek zorlu bir yolculuğun başlangıcını bu ayet belirlemektedir. Şiddetten merhamete doğru uzanacak bir davranış değişikliği oluşturulması hedeflenmektedir. Bu süreçte insandan istenilen iki şey vardır. Birincisi Allah'ı tesbih ve takdis etmek, ikincisi yeryüzünün halifesi olmak.  Bu iki temel olgu üzerinde şekillenmektedir tüm süreç. Sürecin başlangıcında insanın beşer yönünün olumsuz özellikleri vurgulanarak, düzeltilecek unsurlar da belirlenmektedir. Beşer denen varlık zayıf (4/28), aceleci (17/11), hırslı ve sabırsız (70/19), inatçı (17/89), nankör (14/34), mala ve menfaatine düşkün (3/14) ve kendisini tanrı yerine koyan (25/43) bir varlıktır. Sosyolojik Islah Programı sayesinde beşer bu özelliklerinin etkisinden kurtarılarak ıslah edilecek ve tam tersi bir varlık olan insan şekline dönüştürülecektir. Çağlar boyunca Allah'ın elçiler vasıtasıyla vahiy göndermesinin temel gerekçesi de budur. Cennete gidecek kişilikli bireylerin kişiliği ile insan olmak aynı anlamdadır. Her ıslah programı gibi Sosyolojik Islah Programı da uzun ve sıkıntılı bir süreci gerektirmektedir. Hatta diğer hayvanlara göre daha da zorlu bir süreci. Çünkü hayvanlar her şeyiyle kontrol altında tutulup süreç takip edilirken, insanların özgürlük gibi bir özelliği, süreci hem güzelleştirmekte hem de zorlaştırmaktadır.  Beşer iken kan dökücü olan varlıklardan seçilen Adem, Havva'nın sözüne inanarak özgürlük/sonsuzluk özlemiyle doğasında var olan dürtülere uymuş, Allah'a ilk isyan gerçekleşmiştir. İnsanlaşma sürecinde de Kabil'in Habil'i öldürmesi ile başlayan bir karşı devrim girişimiyle süreç devam etmiştir. Bütün bunlar her ne kadar yanlış gibi görülse de doğal olaylardır. Zira insanın doğasında, yani genlerinde kan dökücülük ve bozgunculuk her daim olmuştur. Günümüzde de bu genler devam etmektedir. Zaten dinlerin temel hedefi, insan beyni ve kişiliği de dahil çevresel koşulları ıslah ederek bu genlerin etkisini minimize etmektir. Böylece insanoğlunun taşlardan farkı da ortaya konularak, davranış özgürlüğü sağlanmaktadır. Önemli olan da kanında şiddet unsuru olmasına rağmen, bunu kullanmama erdemi gösterebilmesidir.  Dinlerin ortaya koyduğu bu ilkeler, dini kabul etmese dahi bütün felsefe ve ideolojiler tarafından da temel alınmıştır. İnsanın ezilmemesi, sömürülmemesi ve öldürülmemesi eksenli fikirlerin oluşmasına kaynaklık etmiştir. Bir müddet sonra da bu fikirlerin temelinde olan dinsel argüman ve yaklaşımlar yadsınarak, bu kriterleri kendileri geliştirmiş gibi din karşıtı söylemler geliştirmişlerdir. Allah'ın yarattığı ve insan etmeye çalıştığı varlığı, kendileri yeniden ele alarak şekil vermeye çalışmışlardır. Bu durumda da ilahi program dışına çıkılarak büyük yanlışlara neden olmuşlardır. Daha sonra da kendi oluşturdukları bu yapının düzeltilmesi için yeni yollar aramışlardır.  Beşer aşamasında haksız yere başkasının malını ve canını alma eylemi, güçlü olmanın haklı olmak için gerek ve yeter sebep olduğu temeline dayanmaktadır. Bir kere böyle inandıktan ve yaşamaya başladıktan sonra, yaşam da bu temel üzerine kurulmuştur. Ne zamanki ilk vahiy gelip bu yapılanın haksızlık ve yanlış olduğunu vurgulamış, o zaman büyük bir ıslah çalışması başlamıştır. Bu sürece direnerek beşer olarak yaşamaya devam edenler ile insan aşamasına geçenlerin mücadelesi günümüze kadar devam etmiştir. Bundan sonra da aynı minval üzere devam edecektir. Şiddetin şekli ve dozajı, beşer ve insan özellikleri ile doğru orantılı olarak artıp eksilmiş, zamanla vahşet ötesi denilecek boyutlara ulaşmıştır.  Şiddet konusunda en önemli sorun, şiddetin varlığı ve dozajı değildir. Kendi amaçları uğruna şiddeti kullanan, kutsayan ve yaşamlarının bir parçası haline getiren birey veya kurumlardır. Hatta kendileri uyguladığında hikmet zannedenlerin, başkaları aynı şiddeti kullandığında avazı çıktığı kadar bağırmalarıdır. Oysa şiddet gören açısından, şiddeti uygulayanın haklı veya haksız, doğru veya yanlış olmasının bir önemi yoktur. Ancak amaca varmakta her şeyi mübah görenlerin, ilk gördüğü mübah şiddet uygulamak olmuştur.  Şiddetin tarihsel sürecine göz attığımızda ilk zamanlar karnını doyurmak amacıyla diğer canlılara saldırma ile başlayan bu içgüdüsel davranış, zamanla mal edinme ve biriktirme güdüsüyle daha vahşi bir boyuta evrilmiştir. İnsanlaşma sürecinin başlamasıyla birlikte şiddetin azalması gerekirken aksine daha yaygın ve kitlesel bir hale dönüşmüştür. Bilimsel bilgi ve buluşların da yaygınlaşmasıyla şiddet daha sinsi ve yaygın hale gelmiştir. Bu süreçte de dinler ve ideolojiler elinden geldiğince şiddeti engellemeye yönelik çalışmışlardır. Ancak bir zamanlar insanlaşmayı sağlamak için gelen dinler de şiddetin çok etkin bir öğesi haline getirilmiştir. Yaşamı bir mücadele arenası olarak gören ideolojik düşüncelerin şiddeti kutsamış olması, dinlerin kullanılarak bu hale dönüştürülmesinden daha masumdur. Zira pozitivist bilim felsefesi bağlamında hayat zaten her anlamda güçlünün hayatta kaldığı bir alandır. Dolayısıyla hayatta kalmanın yegane aracı da şiddet olmaktadır. Bu noktada sorun, insanlığa sevgi, barış, kardeşlik, hoşgörü gibi özellikleri kazandırmak için gelmiş dinlerin, geliş amacının aksine işlev görür duruma düşürülmesindedir. Bu durum da beşeri duygu ve düşüncelerin dinler üzerine egemen olmasından kaynaklanmaktadır.  Tarihsel süreç içerisinde şiddetin temelinde dünyevi egemenlik ve rant elde etme kaygısının olduğunu görmekteyiz. Bu konuda insanlığın yakın geçmişinde yaşanmış olan kölecilik insanın insana uyguladığı şiddetin bir göstergesidir. İnsanın özgürlüğü elinden alınarak öldürme korkusuyla bir hayvan gibi üretimde kullanılması, şiddetin bir diğer boyutudur. Köleci sistemle başlayan şiddet uygulamaları yanında, ırkçılığa dayalı şiddet de farklı bir boyutta çağlar boyunca devam etmiştir. Üstün ırk olduğunu zannedenlerin aşağı ırktan olduğuna inandığı birey ve toplumlara, gerek fiziksel gerekse psikolojik şiddet uygulaması da yaygındır.  Şiddetin asıl kutsandığı ve geniş kitleleri ilgilendirdiği uygulamalar, din ve ekonomik çıkar savaşlarında gerçekleşmiştir. Haçlı Seferlerinin olduğu dönemlerde, kutsal olduğuna inandığı düşünceler uğruna insanları katletmekten çekinmeyenlerin varlığı tarihsel bir gerçektir. Moğolların Anadolu'ya gelinceye değin yakıp yıkmaları, tüm devletlerin ganimet ve toprak kazanma için yaptıkları savaşlar şiddetin devlet eliyle kutsanmasından ve uygulanmasından başka bir şey değildir. Vahşi kapitalizmin temellerinin atıldığı Birinci ve İkinci Dünya Savaşları son yüzyılda şiddetin zirve yaptığı kitlesel ayin niteliğindedir. Günümüzde Ortadoğu merkezli yürütülen her türlü vahşet ve şiddetin normal ve kutsal olarak nitelendiği olaylar da, Dünya Savaşlarında olduğu gibi ekonomik paylaşım gerekçeli savaşlardır. Dinsel argümanların da kullanılarak kitlelerin birbirine kırdırıldığı, iğrenç görüntülerin de servis edilerek halkların dinsel düşünce ve algılarının bozulmaya çalışılması tesadüfi değildir.  Şiddeti tarihte kullanan dinsel kökenli kişi ve kurumların olması yanında, bilimsel olduğunu iddia ettikleri ideoloji yandaşlarının da kullanması, şiddet sorununun din veya ideoloji kaynaklı olmaktan ziyade, beşer kaynaklı olduğunu göstermektedir. Din ve ideoloji bu işin yalnızca kılıfı veya sığınılacak limanı olmaktadır. Devrimci sol düşüncenin hayatın akışına bağlı olarak sosyalist devrimin gerçekleşmesini beklemektense süreci hızlandırmak için ihtiyaç duyduğu en önemli araç, Devrimci Şiddet olmuştur. 1881 yılında Rus Çarına suikast düzenleyen Halkın İradesi örgütü “Tarih çok yavaş yürümektedir. Tarihin bir dürtüklenmeye gereksinmesi vardır.” diyerek eylemin amacını açıklamıştır. Böylece Devrimci Şiddeti bir katalizör olarak kullanma fikri geliştirmiştir. Günümüze değin dünyanın pek çok yerinde milyonlarca insanın ölüm nedeni, Devrimci Şiddet olmuştur. Ölenlerin çoğunun da egemen güçlerden ziyade sıradan ve kurtarılmaya çalışılan halk kitlelerinden olması da trajikomiktir. Sol iktidarı getirmek ve proleter devrimi gerçekleştirmek için sınıflar arasındaki “çelişkileri sivriltmek ve doruğa tırmandırmak” amacıyla şiddet yöntemi gönül rahatlığıyla kullanılmıştır, kullanılmaktadır. Hedeflerinin iyi niyetli olduğunu belirterek yöntemlerinin zorunluluktan kaynaklandığını söylemeleri, ne şiddetin doğru olduğunu ne de ölenlerin kimliğini değiştirememektedir. Marks'ın “Yeni bir topluma gebe olan her eski toplumun ebesidir." ifadesi bağlamında Devrimci Şiddet, “Toplumsal hareketin, sayesinde kendine yol açtığı vazgeçilmez bir araçtır." demesi de bir realite olarak ortadadır.  Sol kesimin şiddeti önemli bir argüman olarak sermaye başta olmak üzere egemen güçlere karşı kullanması karşısında, sağ kesim de benzer tepki vermektedir. Statükoyu korumak anlamında işlev gören sağ kesim, şiddeti meşru müdafaa anlamında ele alarak bir karşı duruş sergilemektedir. Bu yaklaşım tarzı sonuç itibariyle sağ kesimi de şiddet kullanmaya itmekte, şiddet sarmalına bir kere dahil olduktan sonra gerisi gelmektedir. Bir müddet sonra yanlış da olsa yapılan her şiddet uygulamasında kendini haklı görmek ve şiddet kutsal bir görev olarak algılama başlanmaktadır. Devlet kavramı kutsallaştırıldıktan sonra, yapılan şiddet içerikli uygulamalar da kutsallık kazanmakta, olay daha tehlikeli boyuta taşınmaktadır. Sol düşüncenin mevcut yapıyı değiştirmek için şiddeti öne sürmesi, karşılıklı olarak sağ kesimin de statükoyu korumak adına şiddete başvurması birbirini tamamlayan iki unsurdur.  Irkçılığı şiar edinmiş olan kesimler ise bir yerde zulüm var ise etnik köken itibariyle bakarak şiddeti bilinçaltında tasnif etmeye çalışmaktadırlar. Aynı etnik kimliğe mensuplara şiddet uygulandığında mazlumu öne çıkarmaktadırlar. Şiddet nereden gelirse gelsin karşı çıkmaktan ziyade "bizimkilere şiddet gelmesin" mantığı daha ağır basmaktadır. Bu konuda Yahudilerin yaklaşımı zirve anlamında bir örnektir. Vadedilmiş Toprakları ele geçirmek ve kendi dinsel yaklaşımlarının gereğini yerine getirmek için kendileri dışındakilere her türlü şiddeti uygulamaktan kaçınmamaktadırlar. Tevrat’tan aldıkları ilhamla şiddetin kutsanarak fiili devlet politikası haline getirilmesi ve buna tüm dünyanın sessiz kalması da manidardır. Gücünü, uyguladığı şiddetten alan diğer uluslar, şiddeti en fazla uygulayana da çeşitli gerekçelerle karşı çıkmayarak güce tapınma çerçevesinde yaşamaktadırlar.  Şiddet konusunda ideolojilerden başka dinlerin de büyük hataları olmuştur. Aslında bu hatalar dinin kendi kaynaklarından ziyade, tarihsel süreç içerisindeki yorumların din olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır. Sevgi Dini olarak tanımlanan Hıristiyanlıkta Hazreti İsa'nın çarmıha gerilmesi aşamasında dahi hiçbir zaman şiddete başvurmaması ve önermemesi, aksine insanlığın günahının temizlenmesi için canını vermesi bir ayrıntı şekline dönüşmüştür. Uzun asırlar boyunca Hıristiyanlık, dini yaymak ve rant elde etmek amacıyla en çok kullanılan din haline dönüştürülmüştür. Afrika, Asya ve Ortadoğu'da yapılan pek çok katliamın sebebi budur. Bugün dahi Ortadoğu'da çıkacak savaş sonrası karışıklık döneminde, Hazreti İsa'nın yeryüzüne geri geleceğini ve kıyametin başlayacağını düşünen Evanjelik Hıristiyanlar, Tanrıyı Kıyamet Zorlamak amacıyla sinsi ve iğrenç bir şiddet politikası yürütmektedirler. Bu politikanın temel unsurunun da İslam mezheplerinin farklılıklarını öne sürerek birbirine kırdırma olduğu bilinen bir gerçektir. Bu nedenle Ortadoğu'da ölen ve öldüren her Müslüman üzerinde bir Hıristiyan parmağı vardır. Ne yazık ki Müslümanlar da içerisine sokuldukları bu girdabın farkına varsalar bile çıkamamaktadırlar. Zira yürütülen insanlık dışı politikalar sayesinde herkes birbirine şüphe ile bakar duruma getirilmiştir. Bir taraftan kendi dinsel inanışlarını gerçekleştirmek diğer taraftan da enerji kaynaklarını ele geçirmek amacıyla Hıristiyanlar şiddet unsurunu kullanmakta ve insanların ölümüne ses çıkarmamaktadırlar. Ayrıca bu tabloyu medya organları aracılığıyla da kullanıp Müslüman halkların aşağılık kompleksine kapılarak kendi dinlerinden uzaklaşmalarını, kendilerine karşı etkin bir muhalefet yapmalarını da engellemektedirler. Böylece şiddeti, enerji kaynaklarına sahip halkların uyanmasını engellemek için önemli bir unsur olarak kullanıp sömürüye de devam etmektedirler.  Şiddetin öne çıkarıldığı ülkelerin Müslüman halklardan müteşekkil olması da ayrı bir konudur. Egemen güçlerin bu konuda çok iyi bir altyapı çalışması yaptığı ortadadır. Şiddeti kutsayan ve ona dinsel zemin hazırlayan Emevi ve Abbasi gibi devletlerin döneminde yapılmış yorum ve fetvaları öne sürerek Müslümanları kullanmak mümkün olmaktadır. Zamanında kendi otoritelerini güçlendirmek için en ufak eleştiri yapanları ululemre karşı çıktı diye, farklı düşünenleri dinden çıkıp mürted oldu diye, kendi yanlışlarına boyun eğmeyenleri bozguncu kafir diye, yanlarına çekip otoritelerini güçlendirmek için fetva aldıkları yalaka din adamlarına karşı çıkanları sapık ve zındık diye niteleyerek ölümlerine neden olmuşlardır. İki kelimelik "Katli vaciptir!" sözü ile toplumsal önderleri susturmak için fetva üretmişlerdir. Sonuçta bu uygulamalar toplumu sindirmek için yapılmakla birlikte günümüze kadar da İslam Kültürü şeklinde gelmiştir. Kuran’da, “Kim İslâm'dan başka bir din ararsa ondan asla kabul edilmeyecek ve o ahirette de zarar edenlerden olacaktır. İnandıktan, Peygamber'in hak olduğuna şehadet ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, inkâra sapan bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zalimler güruhunu doğru yola iletmez. İşte onlar! Cezaları; Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetinin üzerlerinde olmasıdır. Onlar bu (lanetin) içinde ebedî kalacaklardır. Kendilerinden ne bu azab hafifletilir, ne de yüzlerine bakılır. “(3/85-88) ve “İman edip sonra inkâr eden, sonra iman edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ne bağışlayacak, ne de doğru yola eriştirecektir.” (4/137) ayetlerinin varlığı din değiştirenin yaşamını güvence altına almaktadır. Ancak İslam kültüründe din değiştirenlere zulmedilmesinin dışında, aynı dinsel daire içerisinde bulunup farklı düşünenlerin dahi can emniyeti bulunmamaktadır. Bu yanlışlığı günümüzde de sürdüren ve şiddeti meşru göstermeye çalışan insanların varlığı da ne yazık ki bir gerçektir. Bugün de kendi dinini anlamaktan aciz, beynini bağlı olduğu mezhebe/tarikata/meşrebe kiraya verenler hiç sorgulamadan, bu düşüncelerin kaynağını araştırmadan tabi olmakta ve eline olanak geçtiğinde de uygulamaktadır. Ya da sömürgeci güçlerin ajanları ve yerli işbirlikçileri tarafından Kuran kaynaklı olmayan düşünceler beyin yıkama yöntemiyle enjekte edilerek yetiştirilen bu bireyler veya düşünce mensupları kullanılmaktadır.  Farklı düşünceleri teşvik etmek için "Akletmiyor musunuz!" (21/10) ve dinden dönenin savaşmadıkça canına dokunulmayacağını söyleyen bir dinin, şiddeti önermesi mümkün değildir. İslam'da şiddet, ancak karşı tarafın şiddet kullanması durumunda meşru müdafaa anlamında vardır. Aksi düşünülemez bile. Emevi ve Abbasi kalıntısı fetvalarla ve mezhebi yaklaşımlarla Kuran ayetleri yok sayılarak yapılan uygulamalar İslam Dini kisvesi altında yapılmaktadır. Bu uygulamalar Kuran'ın ortaya koyduğu ilkeler bağlamında İslam dışıdır. Bu uygulamalara bakarak anlamı "barış" olan İslam dinini yargılayanlar ve bundan dolayı İslam'dan uzaklaşanlar, sömürgeci uluslar tarafından enerji kaynaklarına göz dikilen İslam ümmetine ve kendilerine haksızlık etmektedirler. Hiçbir bilince sahip olmayan bir kurbanı keserken dahi hayvanın canını mümkün olduğunca acıtmamak konusunda fikir beyan eden bir din ve kültürün sahipleri olarak, suçlu olsa dahi insanlık dışı yöntemlerle insanları öldürenleri ve şiddet uygulayanları tasvip etmek olası değildir. Yaptıkları zulmü teşhir etmek ve kitleleri yıldırmak için görüntülerini çekip yayanların İslami hiçbir endişesi olamaz. Ya efendilerinin ya da hasta ruh hallerinin yansıması olan bu görüntüler İslam dinine mal edilemez. Sonuçta Kurani olmayan ilkeler bağlamında yapılan bir zulüm söz konusudur.  İki tane fok balığına, üç tane aslana, beş tane pandaya dünyayı ayağa kaldıran egemen güçlerin, insanların sıradan ve alçakça öldürülmesi konusunda sessiz kalması, aslında bu olayların hangi merkezden ne amaçla yönlendirildiğine de işaret etmektedir. Sosyal medya ortamlarında bir-iki dakikalık görüntüleri paylaşıp altına kınadığını ve üzüldüğünü belirten söz yazmakla da bu yanlışlar düzelmiyor. Bir eli yağda bir eli balda yaşayanların sanki çok üzülüyormuş gibi yaklaşımları ikiyüzlülüktür. Şiddetin temel nedeni olan ekonomik adaletsizliğin giderilmesi ve ırklar üstü kardeşliğin temini için ihtiyacından fazlasını infak etmesini, yani bağışlamasını emreden bir dinin mensubunun yapması gereken çok önemli görevleri vardır. Hem bu görevi yapmamaktalar, hem de psikolojik harp teknikleri kapsamında yürütülen kirli bir savaşın şiddet içerikli yaklaşımlarına eleştiri getirmektedirler. Rahat koltuklara yaslanarak ne devrimcilik, ne milliyetçilik, ne de İslamcılık olur.  Şiddet kavramı her kesim tarafından, meşru olarak gördüğü amaç uğruna rakip veya tehdit olarak gördüğü kesime uygulanmaktadır. Bu anlamda şiddetin ne derece doğru ve yasal olduğunu, uygulayan kesimin güçlülüğü ve egemen durumda olup olmaması belirlemektedir. Şiddet uygulaması meşru müdafaa kapsamında da olsa uygulayan kişinin siyasal, fiziksel veya yasal gücü yoksa haksız duruma düşürülmektedir. Ne yazık ki dünyanın şu anda gelmiş olduğu durum bu. Neyin şiddet olup olmadığını yine gücü elinde tutanlar belirlemektedir. Karşı tarafın kabul veya reddi bu tanımlamayı değiştirememektedir. Oysa şiddet hangi koşul altında ve kimden gelirse gelsin şiddettir ve yanlıştır. Haklı bir şekilde olması, yanlışlığını engellememektedir. Ancak dünyadaki şiddete karşı çıkarken bu şiddeti doğuran sosyolojik koşulları ve şiddeti destekleyen ekonomik çıkar grupları ve ülkelerin niyetlerini de göz ardı etmemek gerekir. Kötülük tanrısı gibi kutsanmış olan şiddetten korkan bireylerin hak arayamadığı bir dünya özlemi içerisinde olan egemen güçler de unutulmamalıdır.  Sonuçta devrimci şiddet, şiddeti kutsallaştıran dinsel vahşet, kendinden olmayanlara her şeyi müstahak gören ırkçı şiddet, beşeri duygu ve düşüncelerle hareket edenlerin uyguladıkları yöntemdir. Egemenlik savaşı ve enerji kaynaklarının paylaşımı var oldukça, şiddet de var olacaktır. Şiddeti kendilerinin bir parçası olarak gören din ve ideolojilerin aksine Kuran'da şiddet yasaklanmıştır. Bu nedenle şiddeti İslam'ın bir parçası gibi gösteren kişi ve kurumlar karşısında en büyük görev Müslümanlara düşmektedir. Kurani bir bilinçle kendi dinsel anlayışlarını hurafelerden ve şiddetten temizleyecek, Allah'ın Sosyolojik Islah Programı gereğince beşerin insana tekamül etmesi yönünde her türlü çalışmayı yapacaktır. Başkalarının kınaması, yermesi, küçümsemesine bakmaksızın "iman etmek, hakkı ve sabrı tavsiyeleşmek, sosyal dayanışmayı uygulamak ve yaygınlaştırmak" (103/1-3) işlevini görecektir. Meşru müdafaa dışında şiddet hayatında yer etmeyecek ve kullanım kılavuzu olan Kuran'ın tüm dünya insanlarına ulaşması ve evrensel vahyin ruhlara egemen olması için çalışacaktır.
adminadmin