Fikir
Giriş Tarihi : 04-10-2015 15:35   Güncelleme : 04-10-2015 15:35

İrfan Tokgöz; Bir Zehirli Dilin Hikâyesi

Bugün Türkiye’de ironik biçimde siyasal alan hariç hemen her türlü kültürel, entelektüel, sanatsal ve medya iktidarlarında hâkim bir “dil” den söz edebiliriz

İrfan Tokgöz; Bir Zehirli Dilin Hikâyesi
Bugün Türkiye’de ironik biçimde siyasal alan hariç hemen her türlü kültürel, entelektüel, sanatsal ve medya iktidarlarında hâkim bir “dil” den söz edebiliriz. Yaklaşık 100- 150 yıllık bir tarihsel arka plana sahip bir zehirli bir dil bu. Modernleşme, batılılaşma serencamımızla ile iç içe geçmiş uzun bir hikâye… Esasen Tanzimat’ın halk irfanındaki karşılığı ile yani “artık gâvura gâvur denmeyecek” zamanlara ilişkin gerçek bir uzun hikâye… “Artık gâvura gâvur denmeyecek.” millet irfanı böyle anlamış Tanzimat’ı ve tam on ikiden vurmuş. O gün bu gündür sırayla Tanzimatçıların, Jöntürklerin, İttihatçıların, seçkinci ulusalcı laik Kemalistlerin attıkları kazığı bi gayret çıkarmaya çalışıyoruz. Ancak nafile.  Kazığın sayısı da çok büyüklüğü de. Bir emperyalist-kolonyalist batı aklı da var yedekte. Türkiye belki tek başına çok büyük bir devlet değildir ancak Türkiye’nin kimin yanında yer aldığı çok mühimdir derl İ. Wallerstain gibi büyük stratejisitler. Bir şekilde batıya adapte olmuş, Avrupalıların deyimi ile Avrupa’ya demir atmış bir Türkiye, Batı için daima hayati önemde olmuştur. Meselenin bam teli de burada işte “Türkiye” kimin yanındadır… Buraya sonra döneriz şimdi bizi zehirleyen şu melun dil ve dilin sahiplerinden bahis açalım biraz. Bu dili nasıl tanımlayabiliriz? Örnekler üzerinden gidelim. Geçenlerde Cumhurbaşkanı bir Tv programında canlı yayında konuk iken Hürriyet gazetesi hepimizin gözünün içine bakarak bile bile yalan söyledi. Cumhurbaşkanının söylemediği çok hassas bir şeyi söylemiş gibi aktardı ve bu manipülasyonda başarılı da oldu. Ya da cemaat mesela, dershanelerin kapanması gündemde olduğu günlerde bir açıklama yaparak “dershaneleri kapatırsak bölgeden PKK ya adam yetiştirirler” söylemine sığındı ve fakat bu gün cemaat PKK’nın ile ittifak yapmaktan geri durmuyor. Bir diğer örnek gezi günlerinde gezicilerin Suriye’den, Irak’tan aldığı fotoğrafları sanki Türkiye de yaşanmış olaylar gibi göstermesidir.  Veya H. Cemal, M. Belge, A. Altan, C. Çandar vb. gerçek bir sol gelenekten geldiği varsayılan aydınların son dönem yazdıkları, söyledikleri şeylerin geçmiş hayatlarıyla tamamen çelişmesi, bu güne kadar asker karşıtı, demokrasi ve barış yanlısı hatta radikal demokrat bilinen tiplerin nasıl da darbeye fit oldukları kullandıkları dil de açığa çıkıyor. Bu radikal demokratların öncüllerinden A. Altanın Cumhurbaşkanı için sarfettiği şu sözlerden dehşet duymamak mümkün mü “Bir gün bir çöplükte kafna sıkarlar”, hatta hepsinden daha bir demokrat R. Magules ‘in birkaç sen önce söylediği gibi “üzülüyorum ama seni darağacına gönderecekler.” Medyaya, sanat alanlarına, edebi- estettik kanonun orta yerine kurulmuş bu hâkim, seçkinci,  kibirli beyaz dil her zaman haklıdır, ağzı kalabalıktır.  İnsan hakları, demokrasi, barış, özgürlük gibi ortak değerlerin arkasında her türlü kurnazlık, iki yüzlülük ve alçaklık makineleri çalışır. Onlara, kendinizin de söz hakkı olduğunu, dünyaya ve hayata ilişkin düşüncelerinizin olduğunu, kendi bağımsız söz ve varlık alanlarınızın olabileceğini anlatmanıza imkân yoktur. Her şeyin doğrusunu ve hakikatini onlar bilir. Çok ilginçtir kafanız biraz çalışıyor  ve ağzınız iyi laf yapıyor ise hemen sizle ilişkiyi keser ve hiç yokmuşsunuz gibi davranmaya çalışırlar. Meselenin özünü anlamak için hikâyeyi biraz geriye sarmak gerekecek. Geleneksel Türk İslam kültürü batı karşısında geri çekilmeye başladığında kendi “dil”ini de kaybetmeye başladı. Evvela ordu, bürokrasi ve nihayet devletin yani siyasanın da dili değişmeye başladı. Geleneksel kodlarından, kendi sahih kaynağından uzaklaşan yerli dil batılı referanslar eşliğinde nevzuhur, yer yer melez bir yapıya büründü. Ardından “gavura artık gavur denilemeyecek” günlere gelindi ve Türkler, batı medeniyetine eklenmeyle ilgili ilk ciddi çabalarını Tanzimat Fermanı’nı ilan ederek başlattılar. Ancak A. Cevdet Paşa, Ali Paşa, Ziya Paşa, Sait Halim Paşa gibi devlet adamları halen bu sahih geleneğin savunucuları ve yeniden inşacıları olarak kaldılar. İşte tam da burada bugünün sanatsal ve medyatik iktidarın sahibi batıcı aydınların ataları diyebileceğimiz bir kadronun temelleri atıldı.  Şinasi’den başlayarak, Tevfik Fikret’e, Hüseyin Cahit’e, İbrahim Çallıya ve günümüzde isimlerini yukarda isimlerini zikrettiğimiz günümüz sözüm ona demokratlara kadar topyekun bir aydınlar güruhu oluştu.( Meraklısı ayrıntılar için Cemil Meriç okuması yapabilir.) Bürokratik askeri ve sivil yapılarla temasını hiçbir şekilde aksatmayan bu koro. Sultan Abdülaziz’den başlayarak sırasıyla Abdülhamit Han’ı, Sait Halim Paşa’yı, Kazım Karabekir Paşa’yı, Adnan Menderes’i T. Özal’ı türlü alçaklığı ve desiseyi göstererek elimine etmeyi başarmışlardır. Bu alçak koronun şimdilerde Recep Tayyip Erdoğan’ı bitirmek istediği de açıkça ortadadır. Dikkate değer bir husus yukarda isimlerini andığımız Türk-İslam geleneğinin devamcıları diyebileceğimiz devlet adamları ve aydınların, geleneğin sahih dilini özenle korumaları ve bu dili yaşatmaya çalışmalarıdır. Bunca değerli şahsiyet içinde özellikle Abdülhamit Han’ın ayrı bir yeri vardır. Dağılmak üzere olan bir imparatorluğu bir 30-40 sen daha yaşatan bu önemli şahsiyetin sözü edilen azgın azınlık tarafından nasıl perişan edilmeye çalışıldığı çok iyi bilinmektedir. İlkin Jöntürkler ve ardından İttihatçıların her türlü kepazeliği ile uğraşan bu büyük şahsiyetin hangi rezillikler ile tahttan indirildiği hala hafızalarda tazedir. Aynen bugün olduğu gibi batı algı merkezleri ile her türlü işbirliğine açık bu sözüm ona aydınlar ve sanatçılar topluluğu büyük padişaha akbabalar gibi saldırmış, bin bir yalan tezvirat ve iki yüzlülükle önce padişahı sonra da imparatorluğu asla içinden çıkılmaz halle sokmuşlardır. ( Önceleri bu koronun içinde yer alan ve sonradan pişman olan büyük şair R. Tevfik Bölükbaşı’nın “Sultan Abdülhamit Han’ın Ruhaniyetinden İstimdat” şiirini okumakta faide var.) Bu ahlaksız, omurgasız, ikiyüzlü; asla elle tutulmaz, kavranamaz dilin hikâyesi uzun hem de çok uzun. Hemen her zaman zeminde iktidar olan bu dil ile mücadele etmek adeta imkansızdır. Öncelikle sizi asla muhatap almaz. Ona göre siz arkaik zamanlarda kalmış, eğitilmesi,  bakılıp beslenmesi gereken aptal yığınlarsınız. Siz değerli, estetik ve derinliği olan şeyler üretemezsiniz. Ağzınız çorba, sarımsak kokar, ayağınız çarıklıdır. Doğru tercihler zaten yapamazsınız. Serbest bırakıldığınızda ya davulcuya ya zurnacıya kaçarsınız. Ki zaten böyle yapmışsınızdır. Size ilk defa birisini seçme hakkını verdiklerinde o güzelim devlet partisi dururken Menderes’i seçtiniz, Özal’ı seçtiniz ve bugün çok daha büyük aptallık yaptınız ve halkın ta göbeğinden gelen R. T. Erdoğan’ı seçtiniz. İşte bu ölümcül hata idi… Bugün, R. Tayyip Erdoğan ve Ak Parti bu alçak güruhun mezarını kazmaktadır. E. Mahcupyan’ın deyişi ile Erdoğan 10 yıllara yayılan büyük “sessiz bir devrim” gerçekleştirmektedir”, “elinde pala ile tek başına ormanda yeni yollar açmaktadır.” Erdoğan ve yanındaki 3-5 adam Türkiye’de kaynağını kaybetmekte olduğumuz o sahih ve otantik “dil”e sahip çıkmakta ve bu dili yeniden inşa etmenin yollarını aramaktadır.   Bu alçak, omurgasız ve riyakâr dille onun dilini konuşarak veya cevap vererek mücadele etmek gerçekten imkânsızdır. Bin bir desise ile sizi içine çeker, çok da üzerine giderseniz sizi yok sayar. Bu dille mücadele etmenin tek yolu büyük geleneği de gözeterek sahih ve otantik yeni bir “dil” inşa etmektir. Bu ülkeyi, bu toprakları, bu tarihi, hepsinden önemlisi kutsal ruhu ve onun çağları aşan ve dünya için gerçekten bir şifa kaynağı olan  “emri bil maruf, nehyi anil münker ”buyruğunu önemseyen herkes için ezeli ve edebi çaba bu olsa gerek.
adminadmin