Kitapların Hâfızı ve Allâmesi İsmail Sâib Sencer
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber - dünyanın haberi bu sitede
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Kitapların Hâfızı ve Allâmesi İsmail Sâib Sencer
06.01.2021 07:28:19

 

Kitapların Hâfızı ve Allâmesi İsmail Sâib Sencer

Son dönem Osmanlı âlimlerinden Muhammed Zâhid Kevserî’nin (1879-1952) Akademik dergipark.org.tr’nın 17 Ocak 2018 tarihli sayfasında neşredilen “İlmin kaybı: Allâme İsmâil Sâib Sencer” adlı makâlesi ile Beşir Ayvazoğlu’nun Temmuz 2009 tarihli Türk Edebiyatı Dergisi’ndeki “Bir Efsane: Hâfız-ı Kütüb İsmail Sâib Efendi” yazısından, Dursun Gürlek’in “Ayaklı Kütüphâneler” kitabından ve Gülistan dergisinin Aralık 2017 tarihli sayısındaki “Beyazıt Kütüphânesi’nin ruhu: İsmail Sâib Sencer” başlıklı araştırmadan okuduğum bir kitap âşığı ve muhafızı da eli öpülesi İsmail Sâib Sencer hazretleridir.

Muallim Cevdet gibi, “Hâfız-ı kütüb” ve kitapların üstad-ı âzamı vasfını haiz bu muhterem zatın kitaplara adanmış âbidevî hayatını bir kahramanlık destanını dinler gibi okudum ve kendimden geçtim. Kitaplarla ve ilimle geçen hayatını okuyunca, irfanı olmayan medeniyetsiz Cumhuriyetin nesli olmaktan utandım. 

 

“Kütüphânelerdeki kütüphâneydi”

İstanbul Beyazıt Kütüphânesi’nin müdürü olan mütevazı müderris İsmail Sâib Sencer (1873-1940) âlimliğinin yanında hâfızası ile meşhurdur. Yerli âlim ve Batılı müsteşriklerce “ayaklı kütüphâne, kütüphânelerdeki kütüphâne, fihrist-i ulûm, canlı bibliyografya” diye hitap edilen kitap allâmesi bu güzel insan kitap sevdasından dolayı hiç evlenmemiş, vefatına kadar kütüphânelerin odalarında ömrünü tamamlamış. Beş dil bilmesinin yanında, İstanbul kütüphânelerinin bütün kitaplarının adını, aranılan bir kitabın kütüphânenin hangi rafında yer aldığını, sorulan mevzuun kitapların hangi bölümlerinde olduğunu ve sayfa numaralarını tereddüt etmeden bilen birisidir.

 

Kütüphânenin hücresinde yatıp kalkan âlim

İstanbul sahafları satamadıkları kitapları kitap âşığı İsmail Sâib Efendiye getirirlermiş. Öyle ki, müdavimi olduğu bir sahafa “Ben şimdi eski gazeteler de alıyorum. Eline geçerse bana getir. Parasına gelince Allah kerim. İnşallah borçlu ölmem” diyen kitap kurdu bu güzel insan kelimenin tam mânasıyla “ayaklı kütüphanedir.” İlk gençliğinden âhir ömrüne kadar İstanbul kütüphânelerindeki binlerce değerli kitapları incelemiş ve hayatı kütüphânelerde geçmiştir. Beyazıt Devlet Kütüphânesi onun hem evi, hem kitap okuma ve sohbet yeridir.

 

Kitap arayanlar, kitap soranlar bu kütüphâneye gelirlerdi. Akşamdan sonra kütüphâne kapandığında onun kitap dostu ziyaretçileri dış kapıyı çalınca kapının açılacağını bilirlerdi. Boşa geçen bir dakikası bile yoktur. Kitap katalogları hazırlardı. Beslediği ve tedavi ettiği kedileri vardır kütüphânede. Akşamdan sonra kitap okuyucuları çekilince kütüphânedeki hücresinde iki masayı birleştirip yatağını hazırlardı. Elinde bir kitapla yatağına uzanınca başucuna, kollarına, ayakucuna kedileri gelip ilişirlerdi. Onları bir insan yavrusu gibi beslerdi. Bundandır ki, Beyazıt Kütüphânesi “Kedili Kütüphâne” olarak zikredilirdi. Dostları, onun kitaplar ve sokak kedileri için yaşadığını söylüyorlardı. Kütüphânede yatıp kalkan bu kitap muhibbanı ve kitabiyat âliminin dünyada bir başka örneği var mıdır acaba?

 

Son derece dindar, melâmî meşrep ve sâkin tabiatlı bir insandır. Kıt maaşına rağmen cömert, gönlü açık ve merhametlidir. Gücünü yettiğince sadaka dağıtırdı. Kitap sohbeti için gelen ziyaretçilerine kütüphânenin yanındaki kahvehâneden daima çay söyler. O kadar çay içilirdi ki hesabı ay başlarında öderdi. Çok zaman hesap kabarık olurdu. Kahveci bir gün “Efendim, bu sadece sizin içtiğiniz çayların parası değil, Boğaz’dan, Kandilli’den, Beykoz’dan gelen ziyaretçiler sizin hesabınıza yazmamı söylüyorlar” dediğinde, “Bunlar iyi insanlar, tâ uzaklardan vapurla geliyorlar. Kendilerini kütüphânede çaysız bırakmak olmaz” diyen bir gönül adamıdır. Ramazan aylarında kütüphâne tâtil olunca, Beyazıt Meydanı’nda ne kadar fakir, gariban insan, âmâ ve topal dilenci varsa kütüphânenin hücresinde kendi pişirdiği yemek sofrasına sıra sıra oturttururdu. Gözleri görmeyenlere yemeğini bizzat kendisi yedirirdi.

 

Müsteşrikler ve yerli âlimlerin kitap kapısıydı

Ahlâkı, dili, konuşması, üslûbu o kadar güzel ve mânalı, cezbeli ve ikna edicidir ki, unvanı ne olursa olsun onunla sohbet eden bir daha ayrılmazcasına müdavimi olmuştur. Meşrutiyet Dönemi yıllarında Bir Alman Şarkiyat âlimi kütüphânelerde araştırma yapmak için İstanbul’a gelir. İsmail Sâib Efendi’yle tanışır ve onun kitabiyat ilmine, ahlâkına, cezbeli diline, kibarlığına meftun olur ve kısa bir müddet sonra Müslüman olur. Çeyrek asır sürer bu dostlukları. Mehmed Âkif, Yahya Kemal, Mükrimin Halil Yinanç, Hasan Basri Çantay, Süheyl Ünver, M. Fuat Köprülü, Kilisli Rıfat Bilge, İbnülemin Mahmud Kemal, İsmail Hami Danişmend, hayranı olduğum kitap âşığı Muallim Cevdet, Osman Nuri Ergin, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Abdülbaki Gölpınarlı, Sahaf Raif Yelkenci ve Avrupalı müsteşrik Louis Massignon ve Hellmut Ritter gibi birçok insan onun kitap sohbetlerine katılmış ve kitaplar hakkında malûmat edinmişlerdir.  

 

“Kendi devrinde onun okumadığı kitap kalmamıştır” diyen Ord. Prof. Süheyl Ünver, Osmanlı döneminin ünlü âlimi Kâtip Çelebi’nin Keşfü’z Zûnun adlı meşhur kitabının bâzı yerlerini tashih ettiğini, Çelebi’nin, onun yanında bir tilmiz olarak kalabileceğini, satın aldığı kitapları kirasını ödediği han odalarında muhafaza ettiğini ve emekliye ayrıldıktan sonra kitapları için taş veya tuğladan yangına karşı muhafazalı bir bina yaptırmayı hayâl ettiğini fakat bu hayâlini gerçekleştiremeden bu dünyadan göçtüğünü anlatıyor. Ömrünü İstanbul Beyazıt Kütüphânesi’nin binlerce kitabı arasında geçiren bu kitap allâmesinin kendine ait bir kütüphânesi vardı. Yüz bir sandık içinde on bir binden fazla basma, on binden fazla yazma eserler olan yirmi bin küsur cilt kitaba sahipti.

 

Kemalist şeflerin bile hürmet ettiği “ayaklı kütüphâneydi”

Kitabiyat âlimi ve âşıklarından Mehmet Serhan Tayşi’nin anlattığına göre, 1925’e kadar Darülfünun’da Arapça müderrisliği yaptığı sıralarda şedit inkılâplar başlamıştı. Şapka kanunu kendisine tebliğ edildiğinde, sarığını göstererek: “Biz bununla geldik, bununla gideriz” diyerek üniversitedeki görevinden ayrılır. Sarıklı olduğu için Kemalist aydınlar onun aleyhinde konuşuyorlar ve Kemalist rejime aykırı olan bu duruşunu Hükümete ve Cumhurbaşkanlığı makamlarına “jurnalliyorlardı.” İsmail Sâib Efendi duruşundan tâviz vermez. Onun siyasetle işinin olmadığını ve ülkeye faydalı hasbî bir “allâme” olduğunu Kemalist şefler dahi biliyorlardı. Mustafa Kemal’den “Hocam, sen istediğin kıyafetle girebilirsin…” şeklinde telgraf gelse de görevine dönmez ve Beyazıt Kütüphânesi’nde görev alana kadar dışarıya çıkmaz. Daha sonra vazifelendirildiği bu kütüphânede emekli oluncaya kadar sarığı ve cüppesiyle müdürlük yapar.

 

Bu kütüphâneden emekli olunca Ragıp Paşa Kütüphânesi’nin bitişiğindeki mektebin bir hücresinde kalıyordu. Kitabiyat âlimlerinden dostu İbnü’l Emîn Mahmud Kemal İnal onun bu hücredeki âbidevî hayatını hüzünlenerek anlatıyor: “Küçük bir taş odada yatağını serdirmiş, üstünde oturmuş, kendisine mesele soracakların gelmelerini bekliyordu. İki kırık iskemleden birine düşmemek için iğreti oturdum. Gördüğüm sefalet canımı sıktı söylendim. Her şeyi hoş gören o merd-i deryâdil teessürümü tadile çalıştı. Soğuk ve bütün lüksü iki kırık iskemleden ibaret olan o odada, hayatı boyunca teneffüs ettiği kitap kokusundan ve çok sevdiği kedilerden mahrum halde hastalanır.”

 

Bir İsmail Sâib Efendi daha gelir mi?

O yıllarda onun derslerine giren İsveç başkonsolosu ve Şarkiyatçı olan kişi ülkesine dönünce başbakan olur ve İsmail Sâib Efendi vefat ettiğinde devrin Kemalist Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye “Ekselanslarının şahsında Türk milletinin ve dünya ilminin başı sağ olsun” yazılı bir telgraf çeker. Dahası var; Almanya, Fransa, Prusya ve Rusya’dan, ondan ders almış birçok Şarkiyatçı Türk devleti ve hükümetine telgraflarla taziyelerini bildirmişlerdi.

 

Hâsıl-ı kelâm; Türk üniversitelerinin girişine bu güzel adamın, Osmanlı Türk tarihinde ikinci bir örneği olmayan kitap ve ilimle geçen hayatı mermerden bir kitabe şeklinde yazılmalı ve bütün üniversitelerin girişine dikilmeli. Yukarıdan aşağıya bütün hocalar ve talebeler kitabiyat âlimlerinin şahı bu güzel adamın hayatını okuyup selâmladıktan sonra geçmelidirler üniversite nizamiyesinden içeri.

(ilbeyali@hotmail.com)

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER