Onun bir sandık odası vardı ve orada sakladığı bazı şeyler vardı ve benden de onu korumaya çalışırdı. Çünkü ben çok meraklıyım, onu tehdit ediyorum senin sandığını açacağım diye o da bekliyor başında falan. Yatağının altında uzunca bir şeyi sakladığını biliyorum. Ama bir türlü buna, nüfuz edemedim yani yakalayamadım.
Sonra evde olmadığı bir zamandı galiba ben açtım baktım, böyle uzunca bir şey yani iki metre civarında vardı boyu, beze sarılmış. Bir de baktım mızrak; dedemin mızrağı...
Babaannemin yatağının altında mızrağın ne işi var yani?
Fakat mızrakla tanışmam ilk o zaman değil. Beş yaşında Kur'an-ı Kerim öğrettiler, altı yaşında hatmettim.
Çok sevindim hatmettiğime, bunu söylemiştim bir daha.
Çünkü Kur'an-ı Kerim bitti, artık daha okumayacağım ya, yani çocuk aklıyla.
Halbuki bitmemiş başka şeyler çıktı. Ondan sonra tekrar hatime başlattılar. Orada da önümde bir Mızraklı İlmihal var. Gene mızrak karşıma çıktı. Yani daha önceden mızrak karşımda duruyordu. Ya ben de ya bu mızraklı, neden Mızraklı İlmihal diye ben merak ederdim.
Sonra bakarken içerisinde, sabahleyin kerahat vaktinin ölçüsünü hepimiz biliriz değil mi? Bir mızrak boyu, güneşin bir mızrak boyu yükselmesi.
Ya burada mızrağın ne işi var? Yani bu da çok enteresan. Derken o ilmihalin içerisinde Rasûl-ü Ekrem'in gazadayken, seferdeyken, namaz kıldırırken veya bayram namazlarında ki bayram namazları sahrada kılınır, İslâm fıkhına göre öyledir, açık alanda kılınır ve tek saf halinde kılınır.
Rasûl-ü Ekrem'in mızrağını oraya götürdüğünü veya kendisi almasa bile mutlaka birisine tembih ettiğini mızrağı yanına al diye ve mızrağı karşısına sütre olarak koyduğunu, ona karşı namaz kıldığını öğrendim. Biz de biliyoruz değil mi bunu? Hepimiz biliyoruzdur inşallah.
Yani şimdi Genel Başkanımızın da söylediği bir şey vardı, değil mi?
MİHRAP, HARBE VE MIZRAK…
Mızrakla alaklı, mihrap, mihrabın kelime anlamı nedir? Harp aleti. Arapçadaki harp aletinin ismi ne, mızrağın ismi ne? Harbe. Mihrap, harbe ve mızrak…
Bizim namazımızın ve Rasûl-ü Ekrem'in mızrakla ve Türkiye'de Türk milletinin mızrakla bir alakası mutlaka var.
Sonra bir bilgi daha söyleyeyim ki bunu da biliriz, ilmihallerimizde yazar. Sütre edinmek babı vardır fıkıh kitaplarında, bu sütrenin ki namazda önümüzden geçmesinler diye biz bunu kullanıyoruz, işte secde yerimize koruz ki kimse önümüzden geçmesin.
Sütrenin şu vasıfta olması lazım, yani öyle karton kutudan, bez çuvaldan sütre olmaz. Sütrenin vasfı şu olacak: alıp birisine vurduğun zaman adamı yere indirecek. Peki bu hükmü niye vermişler? Mutlaka Rasûl-ü Ekrem'in o mızrağı taşıyıp, o mızrağa karşı namaz kılmasından dolayı böyle bir hüküm verilmiş. Bu mızrakla alakalı olarak Rasûl-ü Ekrem'in nasıl saf tuttuğunu, nasıl saf tutturduğunu biliyoruz değil mi? Yani peygamberimiz hiç kimsenin rükuunu şöyle yapmasına, secdesini böyle yapmasına veyahut da Kur'an-ı Kerim'i şöyle okumasına, böyle okumasına müdahale etmezdi çok aşırı bir şey olmadığı müddetçe. Öfkelendiği, kızdığı bir şey vardı. Hatta gidip oradaki bozukluğu düzeltmiştir: saflar bozuk olduğu zaman peygamberimiz öfkelenirdi. Giderdi, o safı düzeltirdi, adam gibi safı oluyorsanız olun derdi ve yerine öyle geçip namaza devam ederdi Rasûl-ü Ekrem. Ve sahrada namaz tek saf halinde kılınır. Şimdi, bu, mızrak var, Rasûl-ü Ekrem de bir ordu komutanı gibi safları düzeltiliyor ve öyle namaza duruyor bunu iyi anlamak lazım.
Bu meyanda size Hilyetü'l-Evliyâ'dan bir nakil, bir hadis nakledeceğim.
Hilyetü'l-Evliyâ'dan bunları söylememizin, almamızın sebebi şu: Hilyetü'l-Evliyâ mutasavvıfların okudukları bir kitap, yani evliyaları, velileri anlatıyor, onların hayatlarını anlatıyor. Orada Müslümanların vasıflarını anlatıyor. Ve şöyle bir rivayet var: Abdullah bin Amr -bu Amr bin As'ın oğlu- Kâb'a soruyor -Yahudilikten Müslüman olan Kâb, hidayet edip Müslüman olan Kâb-: Bana Muhammed ümmetinin sıfatlarından bahset, herhalde Tevrat'taki Muhammed ümmetinin vasıflarından bahset diyor. O da "Ahmet ve ümmeti çok şükrederler, her hayır ve şerde Allah'a şükrederler, Allah'a hamd-ü senâyı çok ederler, her yerde Allah'ı zikrederler, onların yalvarışları oğul arısının kayadaki uğultusu gibidir. Namazda melekler gibi saf yaparlar. Savaşta da namazlardaki gibi saf halinde dururlar. Allah yolunda savaştıkları zaman önlerinde ve arkalarında da melekler sivri ve keskin mızraklarla savaşırlar. Eliyle işaret ederek şu beyaz çiçeklerin sapındaki yaprakları gölgelediği gibi Allah yolunda bir safta bir araya geldiklerinde Allah onlara gölge olur. Harpten hiçbir zaman geri kalmazlar." Tasavvuf kitabında böyle bir şey yazıyor. Yani şimdi tasavvuf böyle, bizim tasavvufumuz Hint mistisizmi gibi böyle bir şey değil.
Bir mevzu daha zikredeyim…
Gençliğimde herhalde Fuat Köprülü'nün İlk Mutasavvıflar kitabında okuduğum bir şeydi, Anadolu'ya gelen dervişlerin bellerinde tahta kılıçlarla geldiğinin yazıldığını gördüm, okudum orada. Birkaç kişiye sordum niye böyle tahtadan kılıç?
Kimse doğru dürüst cevap vermedi. Ama sonradan anladım. Yani şöyle bir cümleyi okuyunca:
Dâr'ül-harbe yani küfür diyarına Müslümanların girmesi, orada yaşaması, orada seyahat etmesi caiz değildir ancak ve ancak gaza ve cihadla alakalı bir konu ise çıkabilirsin. Peki dervişler tahta kılıcı niye taşıyorlar? Yani benim niyetim gaza ve cihad, hile-i şer’iye yapıyorlar, hîle-yi şeriye...
Ben ancak gaza ve cihad niyetiyle burada bulunuyorum, beni kınamayın, bana şeriat cezası tatbik etmeyin. Çünkü cezalandırılabilirler. Yani gavur memleketinde ne geziyorsun, niye oradan buraya geliyorsun diye cezalandırılabilirler. İşte Türk milletini ifade eden şey de budur.
Ehl-i sünnet ve'l-cemaat yani küfre karşı tavır ki Rasûl-ü Ekrem'den devraldık biz bunu ve bunu yaşatmak için de farkında olalım veya olmayalım. Farkında olalım bunun. İsmet Bey'in sık sık zikrettiği bir hadis-i şerif var "Lâ ilâhe ilallâh diyen...", "Lâ ilâhe ilallâh deyin." Diyorlar ki yani anlamını bilmiyoruz ne faydası olacak? "Ateşten korur." Yani ister farkında olalım veya olmayalım biz, biz ehl-i sünnet ve'l-cemaatin prensiplerini taşıyoruz. Taşımamız da bir işe yarıyor. Namazlarda biz bütün sünnetleri bunun için kılıyoruz. Ve bizde adam farzı terk etmişse o zaten kale alınmaz bir şey demezler ona ama sünnet terk edildiği zaman çok çok garip karşılarlar onu. Niye? Sen ne demek istiyorsun? Ne manası vardır bunun diye. Kuşkulanırlar o kimseden niye hep böylelerinin içerden birilerinin zarar verdiklerinin milletimizin hafızasındaki yeri böyle. Bu önemli bir şeydir. Yani namazı sünnetleriyle beraber kılmak, nafileleriyle beraber kılmak çok önemli. Çünkü biz bir şey taşıyoruz, bir şeyi olduğu gibi nakletmek istiyoruz. Müminlerin gaza ve cihada hazır olmalarıdır Rasûl-ü Ekrem'in saf düzeni tutması ve bizim de bunu devam ettirmemiz ve salavat getirmemiz. Peki bunu niye böyle yaptı peygamberimiz ve onu takip eden ehl-i sünnet? Çünkü Rasûl-ü Ekrem ve onu takib edenler emri yerine getiriyorlar o emir şuradır ki sûreye ismini veren ayette Cenâb-ı Hak buyuruyor ki:
إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُم بُنْيَانٌ مَّرْصُوصٌ
Yani Allahü teâlâ kendi yolunda birbirlerinde kenetlenmiş olarak saflar halinde cihat eden müminleri sever buyuruyor. Bundan dolayı Rasûl-ü Ekrem böyle yapıyor ve biz de bunu böyle yapıyoruz. Peki bu niye böyle? Acaba namazın bununla ne alakası var dediğimiz zaman, Rasûl-ü Ekrem'in bunu niye böyle yaptığını düşündüğümüz zaman gene Kur'an-ı Kerim'de buluruz cevabını: esteûzubillâh:
قَالُوا يَا شُعَيْبُ أَصَلَاتُكَ تَأْمُرُكَ أَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا أَوْ أَنْ نَفْعَلَ فِي أَمْوَالِنَا مَا نَشَاءُ ۖ إِنَّكَ لَأَنْتَ الْحَلِيمُ الرَّشِيدُ
Yani kavmi, müşrikler Şuayb'e diyorlar ki: Ey Şuayb! Senin namazın mı bize babamızın ibadet ettiklerini terk etmemizi ve mallarımızı kafamıza göre, keyfimize göre sarf etmemizi engelliyor, senin bu namazın mı bunu engelliyor? Ve Rasûl-ü Ekrem'in anladığı namaz da buydu. Ehl-i sünnetin anladığı namaz da bu. Türk milletinin anladığı, bildiği namaz da bu. Neden? Çünkü, esteûzübillâh:
إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَىٰ عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنكَرِ ۗ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ ۗ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ
Şüphesiz ki namaz fuhşiyattan ve münkerden nehyeder, alıkor. Bir de, bu nehyetmeyi, alıkoymayı böyle düşünmemiz lazım. Küfre karşı tavır alışın tatbiki ve teyakkuzudur bu, böyle başlar, salavat bunu ifade eder, salat bunu emreder mihrap da saf da mızrak da budur.
Kaynak; Lütfi ÖZAYDIN - NE DEDİĞİNİ BİLMEK, BİLDİĞİNİ OKUMAK" Semineri - www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IcerikDetay?Id=1063&IcerikId=1357

















































































































































































































