Advert
Müslümanlarda Yahudileşme Emâreleri
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber - dünyanın haberi bu sitede
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Müslümanlarda Yahudileşme Emâreleri
04.10.2020 05:00:47

 

Müslümanlarda Yahudileşme Emâreleri

Yahudilerin İslâm’ı inkâr edişlerinin arka planında cehalet değil, ihanet vardır. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm, Yahudiyi bilerek inkâr etmenin sembolü olarak anlatır. Allah (ﷻ), Yahudi üzerinden Müslümanlara “Aynı hatalara düşmeyin, bilerek inkâr etmeyin, sonra güneş gibi bedihi hakikatleri inkâr ile ma’lûl olursunuz.” der. Evinden, eşinden, oğlundan, kızından mesûl olduğunu bilen; lakin onların sadece nafakalarıyla alakadar olan bir Müslümanın “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.”[1] ayet-i kerimesine rağmen ailesinin ta’lim ve terbiyesine alakasız kalması, hakikate bilerek muhâlefet etmesi Yahudileşme sendromudur.

Eğlence Salonları Dolu, Camiler Boş

İslâm yurdunda yaşayan her Mü’min “Namazı ikâme ediniz”[2] buyruğuna muttalidir. Buna rağmen eğlence mekanlarının ve futbol sahalarının dolu, camilerin boş olması bilerek muhâlefet etmekten başka nasıl izah edilebilir?!

 

İslâm cemiyetinde büyüyen bir kızın Allah Azze ve Celle’nin kitabındaki “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve Mü’minlerin kadınlarına söyle, dış giysilerine bürünsünler. Bu, iffetleriyle tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır.”[3] şeklindeki buyruğunu bilmemesi muhaldir. Faizin haram olduğunu, onunla iştigal edenin Allah ve Rasûlü ile savaştığını bilmeyen Mü’min yoktur. İslâm beldelerindeki faizle işlem yapan bankaların yoğunluğu cehaletten değil, Allah’a (ﷻ) verilen ahde sadakatsizlikten mütevellittir. Söz itibariyle Mü’minler kadrosunda yer alan, amel cihetiyle hevasını kıble yapan insanlarla Yahudiliğin kesiştiği nokta kıyamete kadar varlığını koruyacak. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerîm; bu cepheden uyaran, dirilten, ikaz eden çok misal getirir.

 

BİLEREK İNKÂR

Tevrat okuyan her Yahudi, Allah’ın (ﷻ) bütün bir kâinâtı kuşatacak, kucaklayacak, insanlığı kurtaracak bir Peygamber göndereceğini bilir; lakin İsrailoğulları, beklenen Peygamberin kendi ırklarından gelmediğini görünce bilerek inkâr etti. Mevzumuz olan ayet-i kerime (Bakara, 89) bilerek inkâr etmenin insanı nelerden mahrûm ettiğini anlatarak Mü’minleri ibret almaya davet etmektedir:

 

وَلَمَّا جَٓاءَهُمْ كِتَابٌ مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُصَدِّقٌ لِمَا مَعَهُمْۙ وَكَانُوا مِنْ قَبْلُ يَسْتَفْتِحُونَ عَلَى الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ مَا عَرَفُوا كَفَرُوا بِه۪ۘ فَلَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الْكَافِر۪ينَ

 

“Kendilerine ellerindekini (Tevrat’ı) tasdik eden bir kitap (Kur’ân) gelince ona inanmadılar. Oysa daha önce (bu kitabı getirecek Peygamber ile) inkârcılara (Arap müşriklerine) karşı yardım istiyorlardı. (Tevrat’tan) tanıyıp bildikleri (bu Peygamber) kendilerine gelince onu inkâr ettiler. Allah’ın lâneti inkârcıların üzerine olsun.”[4]

 

KİTAPLAR VE KUR’ÂN-I KERÎM

Kitaplar, şahıslar ya da heyetler tarafından telif edilir. Bir kısmı zamanla hayattan arşive kalkar. Çağını aşıp “klasik eserler” listesine girebilenler -daha çok- nostalji niyetine okunur; lakin çok azı muasır bir müellifin eseri kadar itibar görür. Çünkü insana ait olan eserlerin önemli bir bölümü insan ölünce ölür. Bu yüzden Allah (ﷻ) mezkûr ayette Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlüne işaret ederek onun örften ve adetten mücerred, “Allah katından” oluşuna işaret ederek de öldüğünde eseri ölen beşerin telifatına benzemediğini ilan ediyor. Ayet-i kerimede (Bakara, 89) Kur’ân-ı Kerîm’in karşılığı olarak zikredilen “كِتَابٌ/kitap” kelimesi  “مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ /Allah Teâlâ’nın katından” olmakla tavsif edilerek Kelamullah’ın tesirinin insana ait hiçbir eserin tesirine benzemeyecek derecede derin olduğu nazara veriliyor. Hakikaten o ne düşünce merkezlerinde telif edilen ya da Roma’nın ayyaş hukukçuları tarafından Sezar’ı korumak üzere kaleme alınan metinlere benzer. O, Firavun saraylarında yazılan zulümnamelerden de değildir. Kur’ân-ı Kerîm’in en bariz vasfı, Allah’tan (ﷻ) gelmesidir. Bu yüzden Allah Y gibi zaman ve mekan üstüdür. Bugüne konuşup yarına mahkûm olmaz.

 

HAKİKAT KİMİN NASİBİ?

Ayet-i kerimede (Bakara, 89) ifade edildiği gibi Kur’ân’ın ikinci sıfatı, Yahudilerin elinde olan Tevrat’ın tahrif edilmeyen ahkâmını tasdik ve teyit etmesidir. Felsefe, yanlışların terkibi; İslâm ise hakikatin bizzat kendisidir. Bu yüzden Sokrat’ın dediğini talebesi Eflatun, Eflatun’un söylediğini de Aristo kabul etmez. Allah’a (ﷻ), âleme, ruha dair görüşlerinde biri ne diyorsa diğeri bazen bütünüyle onun zıddını söyler; lakin Hz. Adem’den u kıyamete kadar din, İslâm’dır. Hz. Adem’in (عليه السلام) amentüsüyle Allah Rasûlü’nün (ﷺ) amentüsü arasında fark yoktur.

 

SONLARI EBU CEHİL GİBİ OLACAK

Uğruna yüz binlerin canını verdiği Komünizma gibi Kapitalizma da tarih olacak. Giden hiçbir ideolocya bir daha geri gelmiyor. İslâm ise on beş asırdır dipdiri ayakta. İdeolocyaların çöküşünden cesaret alan küfür yobazları, İslâm’ın da bir miadının olduğunu zannederek yeni planlar yapar. İki asırdır devam eden fetretten bir “Gurûb-u İslâm” çıkar mı diye umutlandılar. Allah’ın (ﷻ), güneş gibi İslâm’ın tekrar tekrar doğuşuna bir vakit takdir ettiğini uzun tecrübelerden sonra idrak ettiler. Rabbimizin (ﷻ) kâinâta koyduğu kanunlar ve kurallar nasıl değişmiyorsa insanlar ve cinler için gönderdiği kurallar manzûmesi olan Kur’ân-ı Kerîm de değişmedi, bundan sonra da -kimse heveslenmesin- değişmeyecek! Tarih boyu bu Kitab’a çok operasyonlar yapmak isteyenler oldu; lakin hepsi Ebu Cehil’in gittiği yere gitti.

 

NİÇİN?

Neden felsefenin muhtevası değişirken İslâm hep aynı kalır? Niçin Hz. Musa da Hz. Muhammed de aynı akîdeye, aynı iman esaslarına çağırır? Çünkü bütün Peygamberlerin dayanağı vahiy ve baş vazifeleri Allah’ın (ﷻ) bir ve tek olduğunu ilan etmek, insanları kıyamette hesabı verilir bir hayatı yaşamaya çağırmaktır; “Senden önce hiçbir Peygamber göndermedik ki ona, ‘Benden başka ilâh yoktur, şu hâlde bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.”[5] Lakin felsefe vadisinde ne selefin manifestosu halefe ne de halefinki selefe uyar. Vahyi inkâr eden bir akılla ulaşılabilen nihâi nokta akıl tutulmasıdır.

 

ÜMMÎ PEYGAMBER MUHAMMED (ﷺ) HÜRMETİNE

Yahudi bilerek inkâr etmenin mücessem anıtıdır. Benu Kureyza ve Benu Nadîr Yahudileri, Allah Rasûlü (ﷺ) Peygamber olarak gönderilmeden önce kâfirlere karşı Allah’tan (ﷻ) fetih isterken şöyle duâ ederdi: “Allah’ım! Ümmî Peygamber hürmetine senden düşmanlarımıza karşı bize yardım etmeni istiyoruz / للهم إنا نستنرصك بحق النبي األمي” Allah da (ﷻ)onlara yardım ediyor ve muzaffer oluyorlardı.[6] İbn Abbas’ın (t) rivayetine göre Gatafan kabilesine karşı mağlup olan Yahudi şöyle dua ettikten sonra durum değişti, sürekli muzaffer oldular: “Ahir zamanda bize göndereceğini vaat ettiğin Ümmî Peygamber Muhammed hürmetine senden yardım etmeni istiyoruz Allah’ım!”[7]

 

VESÎLE

İbn-i Ebî Hâtim’in rivayetinde ise Yahudi, Medine’de Evs ve Hazrec kabilesi ile savaşırken derdi ki: “Ya Rabbi! Ahir zamanda çıkacağını haber verdiğin Muhammed hürmetine bize zafer ihsan eyle.” Ayet-i kerime (Bakara, 89) ve bağlamında varid olan rivayetler vesilenin de cevâzının delillerindendir. Eğer Allah Rasûlü (ﷺ) ile vesile caiz olmasaydı Yahudilerin tevessülünü anlatan bu ayet-i kerimenin sonunda bunun yanlış olduğuna delalet bir ifade olurdu. Nitekim Yahudiler, Hz. Musa’nın (عليه السلام) öncülüğünde Kızıldeniz’den çıkıp putlara tapan bir kavme uğradıklarında, “Ey Musa! Onların tanrıları gibi sen de bizim için tanrı yap!” dediklerinde Allah Azze ve Celle bu talebi Hz. Musa’nın (عليه السلام) lisanıyla şöyle buyurarak reddetmişti: “Muhakkak ki siz cahil bir gürûhsunuz.”[8] Sahâbe-i Kiram da (t) sonraki asırlarda gelen Mü’minler de zaman zaman Allah’tan (ﷻ), Efendimiz’e (ﷺ) tevessül ederek yardım istedi.

 

HAÇOVA MUHAREBESİ VE TEVESSÜL

Haçova Muhârebesi’nin ikinci faslında küffâr birlikleri, Sultan III. Mehmed’in bulunduğu ordugahı sarınca yeniçeri ve süvariler kaçtı. Düşman, hazine sandıkları üzerine kadar ilerleyip bayrağını dikti. Sırtında Allah Rasûlü’nün hırka-i şerîfi olduğu hâlde yerinden kımıldamayan Sultan Mehmed Han, yanında bulunan Hoca Sâdeddîn Efendi’ye: “Efendi şimdiden sonra ne çare etmek gerek?” diye sorunca metânetini muhafaza eden Hocaefendi:

 

“Pâdişâhım lazım olan yerinizde sebât ve karar etmektir. Cengin hâli budur. Ecdâdınız zamanında olan, tabur muhârebeleri ekser böyle vâki’ olmuştur. Mûcizât-ı Muhammed (ﷺ) ile inşâallahu teâlâ fırsat ve nusret ehl-i İslâm’ındır. Hâtırınızı hoş tutun.” diye hükümdarı teselli etti.

 

Harbin ikinci günü akşama doğru düşmanın çadırlar arasında gezdiğini gören seyis, aşcı, deveci, katırcı ve karakullukçu denilen hademe gürûhu çadırları zapteden küffâr üzerine kazma, odun yarması, balta, lobud gibi şeylerle hücûma geçip “Kâfir kaçtı!” diye her taraftan bağırmaya başlayınca etraftaki asker toparlanarak düşman üzerine saldırdı. Yirmi bin kâfir bataklığa sokularak imha edildi. Yatsı vaktine kadar düşmandan elli bin kişi öldürüldü.[9] Kaybedildi zannedilen Haçova Savaşı, Hoca Sadeddin Efendi’nin “Mûcizât-ı Muhammed (ﷺ) ile inşâallahu teâlâ fırsat ve nusret ehl-i İslâm’ındır.” cümlesinde saklı ittibanın bereketi, Sultan’ın Hakk’a teslimiyeti ve hademenin, ordunun sefere çıkarken yanında getirdiği Allah Rasûlü’nün (ﷺ) hırka-i şerifini küffâra çiğnetmeme azmi ile büyük bir zafere dönüştü.

 

Kumandan-ı Ekber

Kumandan, ordunun beynidir. O rec’at edince ordu da rec’at eder. Allah Rasûlü de (ﷺ) bu ümmetin hem nebisi hem devlet başkanı hem imamı hem kumandan-ı a’zamıdır. Yahudi, gelmeden önce ona tevessül ederek zafer kazanırken, geldiğinde risâletini inkâr edince asırlarca yersiz yurtsuz kaldı. Sahâbe (t) zor zamanlarda O’na (ﷺ) tutunmuş, dağıldığında O’nun sesiyle toparlanmıştır. Bu yüzden Allah (ﷻ) pek çok ayet-i kerimede[10] Müslümanları O’na itaat etmeye davet eder. Kur’ân-ı Kerîm kıyamete kadar bâki olduğuna göre Allah Rasûlü’ne (ﷺ) itaat etmeyi emreden ayetler de hayatta iken bizzat O’na, ahirete irtihâl ettikten sonra ise sünnetine itaat etmek şeklinde anlaşılmalıdır.

 

HUNEYN VE ALLAH RASÛLÜ’NÜN ÇAĞRISI

Sahâbe (t), “Feth-i Mübîn”den sonra Allah Rasûlü’nün (ﷺ) kumandanlığında iki bin tanesi Mekke’den katılanlar olmak üzere 12 bin kişilik bir kuvvetle Huneyn seferine çıkarken Hz. Ebu Bekir (t) ya da ashabtan başka birisi İslâm ordusunun sayısına bakarak “Bu gün sayımızın azlığından dolayı mağlup olmayız.” dedi.[11] Müslümanlar yeterli sayıya ulaşmalı; lakin sayıya değil, Allah’a (ﷻ) tevekkül etmeli. Nitekim Tevekkül’ün Allah’a (ﷻ) olduğu Bedir’de azken kazandı, “Andolsun ki Allah size, zayıf ve çaresiz olduğunuz hâlde Bedir’de de yardım etmişti. Allah’a isyandan ve onun rızasını kaybetmekten korkun ki şükretmiş olasınız.”[12]

 

İtimadın kesrette olduğu Huneyn’de ise sayıca kendilerinden daha az olan bir topluluk karşısında dağıldı: “Andolsun Allah birçok yerde ve Huneyn Savaşı gününde size yardım etmiştir. Hani çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş; lakin (bu çokluk) size hiçbir fayda sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet (dağılarak) gerisin geriye dönüp kaçmıştınız.”[13]

 

Sahâbe (t), sayıya itimat edince tevekkülde bir zaafiyet oldu. Müşrikler vadinin derin noktalarında saklandıkları yerlerden aniden çıkarak Müslümanlara saldırdı. İlk karşılaşmanın verdiği şokla Müslümanlar yenilgiye uğrayarak dağıldı. Az sayılarla büyük zaferler kazanan Sahâbe’den Allah Rasûlü’nün (ﷺ) etrafında sadece muhacirden Hz. Ebu Bekir (t) ve Ömer (t), ehl-i beytten Hz. Ali (t), Abbas b. Abdilmuttalib, Ebu Süfyan b. el-Haris, onun oğlu, Fadl b. Abbas, Rabîa b. Haris, Usame b. Zeyd, Eymen b. Ubeyd (radiyallahu anhum) vardı. Dağılma esnasında Allah Rasûlü (ﷺ) şöyle diyordu: “Ey insanlar neredesiniz? Bana doğru geliniz. Ben Allah’ın Rasûlü Muhammed b. Abdullah’ım.”[14] Daha sonra Efendimiz (ﷺ) sesi gür olan Hz. Abbas’a (t) “Ey Ensar, ey Semûre Ashabı!” diye bağırmasını emretti. Bunun üzerine insanlar “Lebbeyk” diyerek Allah Rasûlü’ne koştu.[15]

 

MERKEZ ALLAH RASÛLÜ’DÜR

Dağılma, Efendimiz’in (ﷺ)varlığıyla toparlanmaya ve sonra dirilmeye dönüşür. Çünkü Allah Rasûlü (ﷺ) merkezdir. Dünya tarihinde kendini merkez olarak gören ya da gösteren noktalar hep dağılıp gitti. İslâm ise on beş asırdır kıvamında ve kıyamındadır. Vahyin karargahına giden yollar zaman zaman tutulsa da Allah Rasûlü’nün (ﷺ) iman, ilim, fikir ve hareket ocağı hiç boş kalmadı. Işık sönmedi, sönmeyecek. Sahâbe (t) O’nun ufkunda yeni bir millet kurdu, dağıldığında O’nun أنا النبي ال كذب أنا ابن عبد املطلب / Ben Allah’ın nebisiyim, yalancı değilim. Ben Abdulmuttalib’in oğluyum” çağrısıyla toparlandı.

 

İslâm’ın esasları, o esaslara saldırılar ve onları müdafaaya yönelik çağrılar kıyamete kadar hep olacaktır. Allah Rasûlü (ﷺ) bugün aramızda olsaydı Huneyn sendromu yaşayan ümmetine: “Müslümanlar! Bana doğru geliniz. Ben Abdulmuttalib’in oğlu, Abdullah’ın yetimi, Allah’ın son Peygamberi Muhammed’im.” derdi. “Muhakkak ki âlimler Peygamberlerin varisleridir.” nebevi buyruğunun gereği ulema aynı vazifeyi üstlenmeli, dimdik ayakta durup Efendimiz’in (ﷺ) cesaret ve şecaatini kuşanarak Müslümanları Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün Sünneti’ne çağırmalıdır.

 

Huneyn’de dağılan Sahâbe, Hz. Abbas’ı (t) duyunca nasıl dönüp Allah Rasûlü’nü (ﷺ) Hevazin’den yağan oklara karşı koruduysa Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye üzerinden Allah Rasûlü (ﷺ) ile irtibat kuran Mü’minler de imandan muamelata kadar her mevzusuyla saldırıya uğrayan İslâm’ı ortada sahipsiz bırakmayacak, ona sahip çıkacaktır. Bu yüzden dahildeki ve hariçteki İslâm düşmanları, Müslümanlara sığınak olacak Sünnet-i Seniyye’yi itibarsızlaştırmak için her gün yeni tuzak kurmaktadır.

 

ALİ B. EBÎ TALİB (t)

Hicret vakti Vahiy meleği Cebrâil (عليه السلام) Allah Rasûlü’ne (ﷺ) gelip müşriklerin O’nun hakkında aldığı ölüm kararını bildirip madde planında alacağı tedbirler noktasında şöyle dedi:

 

“Bu gece şimdiye kadar yattığın yatağında yatma!”

 

Karanlık çöküp gecenin üçte biri olunca müşrikler, aralarındaki anlaşma gereği Allah Rasûlü’nün (ﷺ) kapısı önünde toplanıp uyuduğunda üzerine atılacağı vakti beklemeye başladı. Çünkü onların örfünde eve baskın yapıp insan öldürmek aşağılık bir durumdu. Allah Rasûlü (ﷺ) onları görünce Hz. Ali’ye t şöyle dedi: “Yatağımda yat! Şu büyük yeşil elbisemi de üzerine ört! Onun içinde uyu! Sana onlardan hiç bir zarar erişmeyecektir.”[16]

 

Müslüman, Müslüman gibi görünenden zor zamanda Allah Rasûlü’ne (ﷺ) ittiba[17] ederek ayrılır. Bazılarının korkudan kalbinin kaydığı Tebük günü Sahâbe (t) Allah Rasûlü’ne (ﷺ) ittibada tereddüt etmedi. Açlığa, susuzluğa, sıcağa ve düşmanın Doğu Roma olmasına bakmadan yürüdü küffâr üzerine. Hicret de Tebük gibi hem malla hem canla imtihan olan Sahâbe’nin (t) fedakarlık destanıdır. Hz. Ali’nin (t) hicrette yaptığını ancak ileriye baktığında cenneti görebilecek bir ferasete sahip Mü’minler yapar.

 

Kuşatma devam ederken evden çıkan Allah Rasûlü (ﷺ) yerden bir avuç toprak alarak müşriklerin başlarına Yasîn Sûresi’nin ilk dokuz ayetini okuyarak serpti. İçlerinden hiçbiri onu görmeden uzaklaştı. Daha sonra müşriklerin yanına önceden kendileriyle birlikte olmayan biri gelip “Burada ne bekliyorsunuz?” diye sordu. Onlar da “Muhammed’i bekliyoruz.” deyince “Allah sizi ıslah etsin! Vallahi Muhammed, her birerinizin başına toprak saçarak çıkıp gitti. Size böyle ne olmuş, üstünüze başınıza bakar mısınız?” dedi. Her biri elini başına koyunca toz toprak içinde olduğunu gördü. Sonra etrafı gözlediler ve Hz Ali’yi (t) Allah Rasûlü’nün (ﷺ) elbisesine sarılmış hâlde görünce adama: “Andolsun ki bu uyuyan Muhammed’tir, elbisesi de üzerinde.” dediler. Bu şekilde sabahlayana kadar beklediler. Nihayet Hz. Ali (t) yataktan kalkınca “Yemin olsun ki bize söyleyen doğru söylemiş!” dediler.[18]

 

Allah Rasûlü (ﷺ) ile aşk nikahı kıyan Ali b. Ebî Talib (t) ölümün kapıda olduğu bir gece Efendimiz’in (ﷺ) elbisesini üzerine alarak O’nun yatağına girdi. Çünkü Peygamber (ﷺ) tarafından tensib buyrulan bir vazifeyi eda etme şuuru Müslümana ölüm dahil her şeyi unutturur. Ölüm Müslüman için bir tehdit değil, vuslatın müjdecisidir. Sünnet-i Seniyye’ye ittiba, gençlere öylesine muhkem bir şuur aşılar ki ölüm kapıdayken de onlar nöbette beklerler. Küffârın işbirlikçileriyle Sünnet-i Seniyye’ye hücûmun arkasında bu ruhu çökertme iradesi vardır.

 

[1] Tahrîm, 6.

[2] Bakara, 43.

[3] Ahzab, 59.

[4] Bakara, 89.

[5] Enbiya, 25.

[6] Suyûti, ed-Dürrü’l-Mensûr, I, 216.

[7] Hâkim, el-Müstedrek, II, 363; Beyhaki, Delâil, II/76.

[8] A’râf, 138.

[9] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2011, III, 78.

[10] Al-i İmrân, 31; Nisâ, 80; Enfal, 46; Nûr, 52; Muhammed, 33…

[11] Muhammed Rıza, Muhamed Rasûlullah, 405.

[12] Al-i İmrân, 123.

[13] Tevbe, 25.

[14] İbn Hişam, es-Siretu’n-Nebeviyye, Dâru’l-Marife, Beyrut, 2009, IV, 375

[15] Bkz. İbn Hişam, a.g.e., IV, 377; İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, Dâru’s-Sadır, Beyrut, 1998, II, 150-1.

[16] Ayrıntı için bkz. İbn Hişam, a.g.e., IV, 436-7; İbn Sa’d, a.g.e., I, 228.

[17] Bkz. Tevbe, 117.

[18] Ayrıntı için bkz. İbn Hişam, a.g.e., IV, 436-7; İbn Sa’d, a.g.e., I, 228.

Dr. İhsan ŞENOCAK - Hüküm Dergisi 83. Sayı / Kasım 2019

Dr. İhsan ŞENOCAK
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
GALERİLER