Yani kişinin dili ve yüreği ile kelime-i şahadeti zikrederek Allah’ın varlığını, tekliğini ve Hz. Muhammed efendimizin de Allah’ın kulu, elçisi olduğunu kabul ve beyan etmesi gerekir.
Sonrasında bu kuralı yerine getiren kullardan Allah’a amel/ibadet etmeleri istenir.
İman ibadetin “olmazsa olmazı” Müslüman olmanın ilk şartıdır. Kısa ve öz olarak söylemek gerekirse,
“İmanı olmayanın ibadeti makbul değildir, yok hükmündedir.”
Bir adım sonrasında ise Allah Tahkiki İman sahibi kullarından “zararın önlenmesi faydanın sağlanmasından önce gelir” hükmüne tabii olmalarını ister.
Allah’ın kullarından bu beklentisi aynı zamanda İslam’ın yaşam/hayat metodolojisinin, fayda-zarar felsefesinin de temelini oluşturur.
Klasık söylemle; kendisini Müslüman olarak kabul eden veya tanımlayan her hangi bir insanın, (hoca, alim, seyh vb) tuttuğu oruçtan dolayı ölme veya hastalanma riski olan bir kişiye “sakın orucunu bozma, oruç bozmak çok büyük günah, kefareti var” vb sözlerle kişinin oruç tutmaktan kazanacağı sevabı, manevi getiriyi düşünerek o kişinin hastalanmasından dolayı zarar görmesine sebep olamaz, aksine o kişinin hastalanması dolayısıyla göreceği zararı önlemek için kişinin orucunu bozmasını sağlaması gerekir.
Yazımızın ve amacımızın daha iyi anlaşılması için yaptığımız bu açılamadan sonra asıl konumuza gelelim.
















































































































































































































