Fikir
Giriş Tarihi : 17-05-2024 13:08

Yalnız Tasavvuf Sonsuzluğun Yolunu Açar

İnsanın “sonsuzluğu özlemesi ve araması” normaldir. Çünkü, bu, onun tabiatıdır. İnsanın organizması, “sınırlı” yaratılmakla birlikte, ona Allah, kendi ruhundan “bir soluk” emanet etmiş bulunmaktadır. Bu sebepten “sınırlı” bir organizma içinde âdeta “sonsuzluk” hapsedilmiş gibidir.

Yalnız Tasavvuf Sonsuzluğun Yolunu Açar

Gerçekten de, insanın ruhu, sonsuzluğun kokusunu almış, o âlemden gelmiş ve o âlemin özlemi içindedir. Mutasavvıfların “gurbet” adını verdikleri, bu ayrılık duygusundan, insanın kendini kurtarması mümkün değildir.

Şu halde, insanın sınırlı bir vücuda sahip olmasına ve sınırlı imkânlar içinde bulunmasına rağmen sonsuzluğu araması normaldir. Garip olan şey, insanın,sonsuzluğu “sınırlı olanla” aramasıdır. Mutasavvıflar, bunu da normal karşılarlar. Onlara göre, “eserde müessir aranabilir”, bu bir başlangıçtır, lâkin, zamanla anlaşılır ki, “bulunmaz.”

Gerçekten de mutasavvıf başlangıcın başlangıcında, “eserde müessiri” arar, buna “seyr-i afâkî” (objektif gezinme) denir. Bu dönemde, sanki görünen ve kıpırdanan her şey O’dur. Sanki, hiçbir şey “yoktur” da sadece “O” vardır. Her şeyde O’nun varlığı yankılanır, O’nun varlığı dile gelir. “Sınırlıda sonsuz”, “ölümlüde ölümsüz”, “çoklukta birlik”, “yaratıkta Yaradan” parıldayıp durur. Bu, bir “sarhoşluk” (sekr) dönemidir. Bu, merhalede mutasavvıf: “lâ mevcude illallah” (Allah’tan başka bir şey yoktur) diye aşkla döner. Bu, “fena-fillalun aşkı”dır. O, bu aşk ile dopdoludur ve Hâlık’ı (Yaradanı) değil mahlûku (yaratıkları) inkâr etmek gibi bir “idrak hatası” içindedir. Büyük veli Muhyiddin-i Arabi, bu “başlangıç” noktasını “son” zannetti ve “sırrı” çözdüğünü sanarak, “Vahdet-i Vücud”tan söz etti. Oysa, tasavvufun doruk noktalarında dolaşan büyük veli İmam-ı Rabbani Hazretleri, “Bu hal, başlangıçta olur. Vahdet-i vücud, bir aşk sarhoşluğudur, bir ruh halidir, enfusi (sübjektif) bir yorumlamadır. Bu hale, bu sebepten vahdet-i vücud değil, ancak vahdet-i şühud adı verilebilir” diyecekti. “Sonsuzluğu”, dışında bulamayan insan, ister istemez kendine yönelmeye başlayacaktır. Gerçekten de “sınırlı” yaratılmakla birlikte insanın içinde sonsuzluğa açılan bir “pencere” vardır. Nitekim, bu sonsuzluğu keşfeden, “dış gözümüz” değil, bu “iç gözümüz”dür. Bu sebepten İmam-ı Gazali, “insan dış gözü ile bakar ve fakat iç gözü ile görür” der. Mutasavvıf, insanın Allah’a giden yolu, “yerde” ve “gökte aramak” yerine, bir ben vardır, bende benden içeru” diyerek kendinde aramamı, “seyr-i enfüsi” (sübjektif gezinme) olarak adlandırırlar. Büyük mutasavvıflara göre, bu dahi “başlangıçta” bulunmak demektir.

 

Bu noktada bulunan veli: “Enel Hak” çığlıklığını basarken kendinden büsbütün geçmiştir (fânidir), o kendini ilâhlaştırmamakta, sadece mutlak ve sonsuz varlık olan Allah’ta tükenmektedir. Bu mertebede bulunan veli, kendine gelmeyi, “ben” demeyi “küfür” bilir. Kendini “Vahdette tüketen kişi” nasıl “ben” diyebilir, nasıl bu “ikiliğe” razı olabilir?

 

Oysa, insan, sonsuzluğu dışında ararken de, içinde ararken de yanılmaktadır. Çünkü, sonsuzluk ve tükenmezlik sadece mutlak varlık olan Allah’a aittir, Allah ise, “objektif” ve “sübjektif” bir varlık ve tezahür olmaktan çok uzaktır. Bütün bu varlıklar, O’ndandır ve fakat O değildir. İnsan, “seyr-i afâki” ve “seyr-i mutlak”a muhtaçtır.

 

Bu sırrı tam mânâsı ile çözmek “Mi’rac Mucizesi” ile Şanlı Peygamberimize nasip olmuştur. O’nun sünnetine uyarak yücelen pek çok veli de bu sırdan nasiplendiler. Bu nasiplilerden biri olan yüce veli İmam-ı Rabbani Hazretleri şöyle buyururlar: “Tasavvuf yolculuğundan maksat, ihlâs makamına varmaktır. Bunun için, enfüsi mabutlara tapınmaktan kurtulmak gerekir.” (Mektubat 40. mektup).

 

Müşahedeler göstermektedir ki, cemiyet de, tabiat da “insanın mantığını” sınırlamakta ve onun “hürriyet özlemlerine” cevap vermemektedir. Bu durumdaki insan, ister istemez, hürriyeti, kendi “iç dünyasında” aramaktadır.

 

Gerçekten de sadece insanın içinde, hürriyete, ebediyete, sonsuzluğa ve tükenmezliğe giden bir “yol” vardır. İnsanın dışındaki bütün yollar, “bu değerlere” kapalı gözükmektedir. Hürriyet, ebediyet, ölümsüzlük ve tükenmezlik kavramları, bizim idrakimize “dışardan” empoze edilmemiştir.

 

Bunlar, H. Bergson’un deyimi ile, “doğrudan doğruya şuurun verileridir.” Nitekim, objektif verilerle düşündüğü zaman, insanoğlu, bütün âlemle birlikte, kendinin de “bir determinizmin demir pençesinde olduğunu” görmektedir.

 

İnsan, iyice hissetmektedir ki, sadece kendi içinde hürriyete açılan bir kapı vardır ve Allah’a giden yol insanın içinden geçmektedir. Bu, insanın “esaret dünyası” ile “hürriyet âlemi” arasında bir geçit durumunda olduğunu gösterir.

 

İnsan, “duyulan” ile “esaret dünyasına”, pırıl pırıl bir iç aydınlık olan “şuuru” ile de “hürriyet âlemine” yönelmiş bulunduğunu sezebilmektedir.

 

İslâm’a göre, “iradesinde muhtar olan” yegâne varlık Allah’tır. Diğer varlıklar, sadece “sünnetullaha” uyarlar. Canlılar içinde, sadece insan, “iradeli yaratılmıştır.” İnsan ise “eşref-i mahlûkat” olarak bu “cûz’i iradesini”, bu “yaratılmış iradesini” şuurla kullanarak Allah’a doğru, bir “Mi’rac” esprisi içinde tırmanmalıdır. Bunun için, İmam-ı Rabbani Ahmed Faruki Hazretlerinin deyimi ile “afaki (objektif)” ve “enfüsi (sübjektif)” bütün “mâbutları” yıkmalı, “seyr-i mutlak” içinde “vuslat” aramalı ve “hürriyet nedir?” bunu anlamalıdır.

 

Mutasavvıflara göre, insan, “kendi benini”, yaratıcı iradenin Sahib’inde “tüketmedikçe” hinleşmenin yolunu bulamaz. Nitekim, tasavvufun “ilk merhalesi” bütün “objektif âlemle birlikte”, insan “kendi sübjektif varlığını” da “yok” bilmesidir. Fenafillah, Allah’tan başka her varlığı “yok” bilir. Bu noktaya ulaşan insan artık “fenâfillah”tır ve onun gözünde, artık ne grubun değer hükümleri, ne objektif münasebetler, ne de “sübjektif ben” bir mânâ ifade eder. O Allah’tan başkasını göremez. O âdeta, hürriyet okyanusuna düşmüş bir “damla” gibidir. “Kendine gelmeyi küfür” bilir, mesttir, aşk sarhoşudur.

 

İnsan, ancak “bekâbillah mertebesine” geldikten sonra, bu “sekr”den (bu aşk sarhoşluğundan) kurtulur. Yeniden, cemiyetin “normlarını” yahut “âlem-i esbabı” ve kendi “aczini” idrak etmeye başlar. Önce “kavs-ı uruc” ile yükselen, sonra “kavs-ı nüzul” ile geri dönen “veli”, yüce peygamberlerin “dâvet ve tebliğ” konusundaki macerasını anlar ve bu sorumluluk şuuru içinde hareket eder. Ancak, bu merhaledeki “veli”, insanın “esaret dünyasına atılmış bir hürriyet iradesi” olduğunu farkeder ve onun Allah’tan başka ilâhlar edinmesi karşısında büyük bir ıstırap duymaya başlar. Büyük bir şefkatle onu “ateşten korumak” için çırpınır.

 

Peygamberler ve veliler, tâ insanlığın ilk devirlerinden beri, insan dimağını, cemiyetlerin ve eşyanın köleliğinden kurtarıp ferdin “sübjektif varlığını” da aşarak ezeli, ebedi bir ve muhtar olan Allah’a yönelterek “hürleştirmeye” çalıştılar. Bugün dahi, bu peygamber tebliğlerini anlamakta güçlük çeken insanların sayısı, maalesef pek fazladır. Oysa, bugün cemiyete, tabiata, kendi nefsine, objektif ve sübjektif sahte mabutlara kölelik eden birçok insanoğlunun, bu peygamber tebliğlerine, hürleşmek için ne kadar çok ihtiyacı vardır.

Ahmed ARVÂSÎ, “Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz” adlı eserinden

 

adminadmin