Fikir
Giriş Tarihi : 03-03-2023 15:43   Güncelleme : 03-03-2023 15:43

Yerli ve Millî Devlet İstiyoruz!

Şu ülkede bihakkın yerli ve bihakkın millî olan ve esas itibarıyla millî olmanın ölçülerini koyarak, millî olanla olmayanı ayırt etmemizi sağlayacak mihenk taşı Büyük Doğu-İbda fikir sistemi, en üstün millî silahımız olarak muhtaç olduğu devleti gözlemektedir.

Yerli ve Millî Devlet İstiyoruz!

 

Ne zamandır moda bir tabir var: “Yerli ve millî”… Erdoğan iktidarının son zamanlarında kendi icadımız ve imalatımız olan bazı makineler için, özellikle de silahlarımız için kullanılan bu tabir, 100 yıllık çelişkilerimizi tokat gibi suratımıza çarpıyor. Kurulduğundan bugüne tel maşa Kırıkkale tabancadan başka silah yapamamış, gayrı millî komprador sermaye elinde yabancı markaların montajından ibaret sanayiiyle anlı şanlı devletimizin hali pür melalini özetliyor. “Bunca zaman niçin bunlar yapılmadı” diye sorulduğunda bizzat devletin kendisinin bunları yapmaktan uzak durduğunun ve en büyük engel olduğunun ortaya çıkması karşısında bizzat devletin ne kadar yerli ve millî olduğu esas mesele olarak kendini gösteriyor. Böylece her şeyden önce ihtiyacımız olanın yerli ve millî devlet olduğu anlaşılıyor.

 

Bir ülkede durup dururken her şeyin yerli ve millî olanının üretilmesinden bahsedilmesi, o güne kadar her şeyin yabancı ve gayrı millî olduğunun itirafıdır aynı zamanda. Her devlet, milletiyle bir bütün halinde, ortak dünya görüşü her neyse ona uygun bir hüviyet belirtir. Haliyle sanatından sanayiine kadar bütün sahalarda ve müesseselerde o hüviyeti tüttürür. Bundan başkası da düşünülemez herhalde. Türkiye gibi hamasetler diyarı bir ülkede bunun ifadesi ise dibine kadar gömüldüğümüz her türlü sahteliğin içinde bir tek yaşadığımız trajedinin yerli ve millî olduğunu gösterir.

 

Aynı zamanda özgürlük ve bağımsızlık iddiasının da ispatı olan bu dava, kuruluşundan neredeyse bir asır sonra “yerli ve millî” sloganını dillendirebilen Türkiye’nin esaret zincirlerinden kurtulma çabasının özetidir; eğer içi doldurulabilirse. Diğer taraftan bunca zaman bu milleti güya bağımsızlık iddiasıyla esaret altında tutan Batı kuyrukçusu Kemalizm’in bizi bilerek nasıl zayıf bıraktığının da tersinden ispatıdır.

 

Yukarıda sanatından sanayiine kadar dedik ama henüz sadece sanayi alanında ilan edilen “yerli ve millî” olma davasına bir bakalım. Sanayiden daha üstün olan sanat meselesi ve onun davet ettiği dünya görüşü meselesine kadar lafı uzatmadan, teknik olarak daha kolay ve şimdilik daha acil kabul edilen makine ve silah üretme işine bakalım. Yıkıldığı sıralarda Batı’dan iyi kötü ithal ettiği teknolojiyle silah, kimyevî madde ve ilaç üretmekte olan Osmanlı’dan sonra bu devlet, iktisat ve askeriye sahasında şart olan üretim makineleri ve silah sanayiine asla yönelmedi. Jeopolitik açıdan dünyanın en zorlu bölgesinde bulunan ve tarihinde sayısız savaş görmüş Anadolu’nun korunması için elzem olan silah sanayii ve ona bağlı kollar üzerinde bizzat devlet gizli bir ambargo koymuş gibi davranarak hem üretimden kaçındı hem de üretmek isteyenlerin canına okudu. Önceden tanımadığımız ama “yerli ve millî” tabirinin tedavüle girmesiyle beraber sık sık duyar olduğumuz Nuri Killigil, Vecihi Hürkuş, Şakir Zümre ve Nuri Demirağ gibi isimlerin, yerli silah sanayii ve altyapı sanayii işinde öncülerimiz olduğunu ama devlet tarafından engellendiklerini öğreniyoruz. Üçüncü dünya ülkelerini bile geride bırakacak derecede seviyesiz ve lümpen Yeşilçam sinemasında kayda değer nadir aktörlerimizden Şener Şen tarafından canlandırılan daha doğrusu itinayla kafa bulunup aşağılanan Pilot Vecihi maalesef kılık kıyafetiyle bile Vecihi Hürkuş’un ta kendisiydi. Bu adamlar bu ülkede bize ait yerli sanayi ve yerli silah üretimi yapmaya kalkarken aslında esaret altında olduğumuzu anlayamamış, bağımsız bir devletin vatandaşı olduklarını sanan bahtsızlardı. Sonları da bir kenara atılmak oldu.

 

Bazı aklı evveller Türkiye’nin NATO’ya girmesinden dolayı bu adamların ve benzerlerinin yerli silah, uçak, makine vs., üretimlerinin engellendiğini iddia ediyorlar. Dedikleri gibi olsaydı arşivlerde ve müzelerde NATO’ya girene kadar geçen onca yıl boyunca üretilmiş sayısız silahın, uçağın ve makinenin antika örneklerini görürdük. Ayrıca hem solcuların ve hem de Kemalistlerin pek bağımsızlıkçı ve de özgürlükçü saydıkları 1960 darbesi, hain(!) başbakanı asmış ama nedense Türkiye’yi NATO’dan çıkarmamış ve güya durdurulan yerli silah sanayiimizi tekrar faaliyete geçirmemiştir. Her nasılsa yerli araba yapmaya kalkmışlar ama arıza yaptı diye hemencecik bundan vazgeçivermişler, o da ayrı bir garabet.

 

Meselenin bir de şöyle bir yönü var: Lozan’da kurtaramadığımız için İngilizlerin işgali altında bulunan Boğazları bile, savaşa hazırlandığı besbelli olan Almanların taarruzundan korunsun diye 1936 yılında Montrö Antlaşması’yla geri alabildiğimiz o dönemde gerçekten de yerli sanayi kurup kendi silahlarımızı, uçaklarımızı ve makinelerimizi ürettiğimizi sanmak safdillik olur. Buna zaten düşman izin vermeyeceği için devlet o tarafa ciddi şekilde yönelmedi ve özel teşebbüs dediğimiz kesimden çıkan bu saydığımız isimlerin çabaları da işleri yokuşa sürmek yoluyla hep akamete uğratıldı. Türkiye NATO’ya girdikten sonra, zaten olmayan imkân ve fırsatlar tamamen ortadan kalktı.

 

Açıkça dile getirilemeyen hakikat şuydu: Biz artık yenilmiş ve esir edilmiş bir millettik, bir daha dünyayı yönetmeye kalkmayacaktık, bize düşen sadece amelelikti, o halde bizim silaha ve sanayie de ihtiyacımız yoktu, başımız sıkıştığında kuyrukçusu olduğumuz emperyalist Batı bizi korurdu. Kendi milletine hakaret etmekten ve efelik taslamaktan başka marifeti olmayan Kemalizm, “Batı ileri, biz geri” diye geveleyip dururken bu milleti eziklik kompleksine sokarak, onun kendi kendine ayağa kalkma teşebbüsünü de kökten baltalamaktan başka bir şey yapmadı. Böylece “aj garnını” doyurmaktan başka derdi olmayacak bu milleti istedikleri gibi güdecekler ve tepesinde hamaset davulları çalarak saltanat süreceklerdi. Batı karşısında ne kadar zararsız olduklarını da böylece ispat ederek yaşayıp giderlerken, konforlarını bozacak kim varsa harcamaktan çekinmediler.

 

Talî alanlarda kurulan sanayi ise, sadece tüketime hitab eden, tamamıyla yabancı markalardan ibaret malların yerli sermayedarlar tarafından üretilmesinden ibaretti. Komprador sanayi olarak isimlendirilen bu ucube sanayi sisteminde yabancı marka mallar, yerliler tarafından üretilir ama ne yazık ki bu yabancı markaların üreticileri de yerli olmayıp bu iş de Yahudi, Dönme ve sair kozmopolit kesimin elinde kaldı. Milletimize düşen de onların fabrikalarında amelelik, dükkânlarında tezgâhtarlık ve nihayet bunların ürettiği kötü malların pahalı alıcısı olarak enayilik oldu. Her ne hikmetse silah üretmek isteyen müteşebbisler her türlü zorlukla karşılaşırken bizim kompradorlarımız hiçbir engelleme veya rekabetle karşılaşmadan rahatlıkla büyüdüler ve şiştikçe şiştiler.

 

70’li yıllardan itibaren Necmettin Erbakan’ın “ağır sanayi hamlesi” sloganı da aynı engelle karşılaşacaktı. “On bin top on bin tank yapacağız” diyen Erbakan, kendisini gerçekten bağımsız bir devletin idaresinde yaşıyor sanmış olmalı ki, başına gelecekleri bilmeden yahut aşması gereken engelleri hesab etmeden bu işe niyetlendiği için başarısız oldu. Batı kuyrukçusu Kemalistlerden ve kompradorlardan izin almadan toplu iğne bile üretilemeyeceği gerçeği böylece bir kez daha anlaşılmış oldu.

 

Erbakan vesilesiyle bugün onun başaramadığı ama Erdoğan’ın başarma yolunda olduğu “yerli ve millî” üretime geçebilmemiz için en başta devlette bir şeylerin değişmesi gerektiği gerçeğine dönelim. Erbakan inkılapçı bir kafa yapısına sahip olmadığı için, her şeyin yerli yerinde olduğu bir düzen içinde yaşayan memur yaklaşımıyla “ağır sanayi hamlesi” demişti. Bunu yapabilmek için kimlerle mücadele etmesi gerektiğini hiç hesab etmediğinden dolayı siyasete girmeden önce yapabildiği motor dışında bir daha bir şey yapamadı. Şu var ki, Türkiye’de Erbakan’ın hayal ettiği şeyi hayal eden ve bunu yapabilecek bilgiye sahip sayısız mühendis aynı şeye teşebbüs edebilirdi; ama Tek Parti zamanında herkes dersini almış olduğundan kimsede cesaret yoktu. Milletin ufkuna kara bulut gibi çökmüş Kemalizm ve kozmopolit komprador ortakları yerinde durdukça Türkiye hiçbir şey üretemezdi. Erdoğan bu hakikati derinden hissettiği için “yerli ve millî” üretimden önce bunun zeminini açmaya çalıştı. Dünden bugüne askerî vesayetin kırılmasından FETÖ saldırısının def edilmesine kadar çok önemli mesafelerin aşılması ve kendi insanına ihanet edenlerin elindeki önemli mevzilerin alınması sayesinde “yerli ve millî” üretime başlanabildi. Nihayet yılların eziklik kompleksine alışmış bir millet olarak “işte biz de yapıyoruz” diye övünür olduk.

 

Öte yandan, bu yapılanların sevincini kursağımızda bırakan bir tehlike var ki, daha önce Osmanlı Devleti’nin başına gelmişti. Batı karşısında üstünlüğünü kaybedip gerileyen Osmanlı, çareyi askerî alanda “ıslahat” yapmakta bulmuştu. Baştan sona devlet eliyle bir inkılap yapmak ve her şeyi yeniden inşa etmek gerektiğini anlayamayan ve garip bir yaklaşımla “gelenek”lerini dokunulmaz gören Osmanlı, kaybettiği savaşlardan dolayı derinden hissettiği askerî alandaki açığı kapatmayı acil bulmuştu. Bu maksatla yapılan her ne varsa, rahatının bozulacağını gören Yeniçeri tarafından engellendi. En sonunda Yeniçeri belasını silindir gibi ezerek def eden II. Mahmut sayesinde zemin açılabildi. Pek çok icraatında meşhur Çar Petro’yu örnek alan yahut almaya çalışan II. Mahmut maalesef onun Rusya’yı ve Rus milletini ayağa kaldırmasının çok büyük reformların sonucu olduğunu, daha doğrusu bir inkılapla olduğunu anlayamadı. Milletini ve devletini dünya devleri arasına sokan Rus çarı yanında II. Mahmut yarım inkılapçı olarak kaldı. Yeniçeri’yi ortadan kaldırdığı halde ilerde daha büyük bela olacak bir bürokrasi kurulmasına yol açtı. Batı hayranı adamlardan kurulu nevzuhur Osmanlı bürokrasisi II. Mahmut’un peşinden gelen Abdülmecid zamanında her şeyi Batı taklitçiliğinde batırırken ipleri de ellerine alarak sultandan müstakil hareket etmeye başladı. Buna son vermeye kalkan Abdülaziz bizzat bu oligarşi tarafından şehid edildi. Kaç asırlık yeniçeri bile iki sultanın canına kast etmişken, daha dün kurulmuş bürokrasi çok daha fazla ileri giderek sultan ve devlet aleyhinde çalışan bir yeraltı teşkilatına dönüştü. Artık koca Osmanlı Devleti, sultanı kuşatmış bir oligarşi tarafından yönetiliyordu. Eski Yeniçeri, rahatını korumayı esas almışken yeni Yeniçeri, devleti düşman bellemişti. II. Abdülhamit’in bunları dizginlenmeye çalışması da başarısızlıkla sona erdi. Taklitçisi oldukları Batılı kafayla yani yabancı ve gayrı millî zihniyetleriyle güya vatan kurtaran bu güruh tarafından savaşa sürüklenen Osmanlı yerle bir oldu. Sonrasını anlatmaya gerek yok.

 

Bugün de “geçmişteki hatalar mı tekrarlanıyor” diye korkmakta haksız değiliz. Başıboş millet tarlası ve halâ Kemalizm’den kopamamış devlet yapısıyla Türkiye baştan sona bir inkılaba muhtaç. Global seküler lağımın açık operasyon alanı haline gelmiş bu ülkede insanlarımız Latin Amerika lümpenliğini bile sollayacak kadar dejenere olmuşken, her türlü ahlaksızlık, fuhuş ve haramîlik sıradan hadise ve genel karakterimiz haline gelmişken ve cümle vatan hainleri meydan okumaktayken “yerli ve millî” silahlarla kimi kimden koruyacağız? Ve yine yanlış ellere geçerse kim kime karşı kullanacak bunları?

 

Baştan sona inkılaba muhtaç olduğumuz belli. Yekten devrimle her şeyi değiştirmeye kalkmak belki risklidir ve İbda Mimarı’nın “nizamına doğru hareket” düsturuna uygun şekilde devlet tarafından devlet içinde dönüşüm süreci işletiliyor olabilir, bilmiyoruz. Yok, eğer biraz yumuşatılmış Kemalizm şemsiyesi altında İttihatçı masalları okuyarak devam edilecekse bağımsızlık hayaldir, çünkü bu da Batıcılıkta intihar demektir. Kemalizm sayesinde nerden nereye geldiğimiz, daha doğrusu gelemediğimiz, nihayet yapmayı başardığımız bir miktar silah sayesinde anlaşılmışken “mut, mut, mut” demeyi bırakıp armuta armut demekten başka yol kalmadığı açıktır. Dünyada belli bir hacim sahibi her devlet, halkıyla paylaştığı dünya görüşüne dayanarak bir yerlere varmıştır. Bizdeyse halkının dünya görüşüne sürekli düşmanlık ederek sadece kendini kösteklemiş olan Batıcı kafayla yola devam etmeye çalışıp bir taraftan da “yerli ve millî” silah, makine vs., üretme havalarına girmek, geçmişteki acı tecrübelerden yenisini getirebilir, Allah korusun. Şu ülkede bihakkın yerli ve bihakkın millî olan ve esas itibarıyla millî olmanın ölçülerini koyarak, millî olanla olmayanı ayırt etmemizi sağlayacak mihenk taşı Büyük Doğu-İbda fikir sistemi, en üstün millî silahımız olarak muhtaç olduğu devleti gözlemektedir. Bu saatten sonra bu devleti yönetenlere düşen de eski palavrada inat etmekten vazgeçip milletimizin bütün işlerini düzenleyen devlet aygıtını bu fikir emrinde yerli ve millî hale getirmektir.

Kaynak: İbrahim Tatlı - Aylık Baran Dergisi 12. sayı, Şubat 2023.

Recep YAZGANRecep YAZGAN