"O’nun dışında yardım çağrısında bulundukları (ibadet ettikleri) varlıklar kendilerine şefaat edemezler. Ancak Hakk’a şahitlik edenler başka." (Zuhruf/86)
Burada dile getirilen şefaat konusu çok önemli bir meseledir. Günümüzde şefaatin olacağını inkâr edenler olduğu gibi batıl inançlarına kılıf bulmak üzere tüm kurtuluşu, dilediği varlıklardan beklemek suretiyle şirke düşenler de var.
Biz Müslümanlar olarak ne şefaat tamamıyla yoktur deriz, zaten ki böyle bir delil yok elimizde, ne de her türlü kerameti yükleyerek (Allah’tan değil de) bazı varlıklardan şefaati bekleyen müşrikler derekesine düşmek isteriz.
Yüce Allah dilediği kullarından, dilediği (günahkâr) kulları için yapılan şefaatı yani duayı kabul edebilir. Kabul edilen bu dua neticesinde kimi insanın günahını affedebilir. Bu tamamıyla Allah (c.c.)’a kalmış bir konudur. Dilerse duaları kabul eder dilerse de duaların tamamını reddeder.
Bu konuda ne ifrata düşeriz ne de tefrite saplanırız. Ayet ve hadislerin öğretilerinden yola çıkarak fikir dünyamızı şekillendirmekle kalmaz kabullerimizi ve redlerimizi bir düzene koymaya da gayret gösteririz. Ayet ve hadisin yok saydığı bir meseleyi kabul edemeyeceğimiz gibi ayet ve hadisler ile açıklanan bir konuya da karşı diklenemeyiz, bu mümkün değil bizim için. Biz vasat bir ümmetiz, bize bildirilen her konuya baş göz üstüne diyerek kabul ederiz. Dini meselelerde insanların söylemleri bizi ilgilendirmeyeceğini de buradan dile getirmeyi bir borç biliriz.
Yüce Allah, Hz. Muhammed (s.a.v.)’den hem kendi günahlarının hem de Müslümanların işledikleri günahlarının affedilmesi için dua etmesini istediğini ayetler vasıtasıyla vakıf olmaktayız. Bu emirden (istekten) yola çıkarak Hz. Muhammmed (s.a.v)’in gece gündüz duaya sarıldığını da gayet iyi biliyoruz. Ebu Hüreyre (r.a.), Resulüllah (s.a.v.)’i şöyle buyururken işittiğini söylemiştir: “Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah’dan beni bağışlamasını diler, tövbe ederim.” (Buhari, Daavat 3; İbni Mace, Edeb 57)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in yaptıkları dualarının kabul edildiğini biliyoruz. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yaptığı dualarının yani günahlarının affedilmesini istemesinin kabul edildiğine göre şefaati de kabul edilmiş olmaktadır: “Bil ki Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Hem kendinin, hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız yeri de, içinde kalacağınız yeri de bilir.” (Muhammed/19) İnanıyorum ve kabul ediyorum ki bu istek ahirette de gerçekleşecektir.
Ayetlerin geneline baktığımız vakit karşımıza şöyle bir durum çıkmaktadır. Yüce Allah ahirette dilediği kullarından veya dilediği varlıklardan şefaat etmelerine müsaade edecektir. Bunlar melekler ve Peygamberler olabileceği gibi mü’min insanlar, şehit, salih ve sâdık kullar da olabilir. Mesela melekleri burada zikredebiliriz: “Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri; ancak Allah’ın izniyle, dilediği ve hoşnut olduğu kimselere yarar sağlar.” (Necm/26) Şu ayeti okuduğumuzda şefaatin melekler tarafından da yapılmasına müsaade edildiğini anlamaya hiçbir şey engel değildir: “Arş’ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar (melekler) Rablerini hamd ederek tespih ederler, O’na inanırlar ve inananlar için (şöyle diyerek) bağışlanma dilerler: “Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru.” (Mü’min/7)
Şimdi Yüce Allah, bildirdiği bu ayet vasıtasıyla dua eden meleklerin varlığından bizleri haberdar etmektedir. Meleklerin bu duasını kabul eder de bizleri bağışlayacak olsa şefaat gerçekleşmiş olacaktır.
Tabi tüm bunların şefaat edebilmeleri için Yüce Allah’ın vereceği izin son derece önemlidir ve gereklidir. Biraz önce zikrettiğimiz Muhammed Suresi 19. ayetinde dile getirilen: “Hem kendinin, hem de inanmış erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile!” emri gereği yapılan duaya karşılık inanmış erkek ve kadınların günahlarını affetmesine kim hangi hakla karşı çıkabilir: “… Oysa, şeref Allah’ın, Peygamberinin ve inananlarındır, ama ikiyüzlüler bu gerçeği bilmezler.” (Münafikun/8) Her türlü şeref ve haysiyet Yüce Allah’ındır, Peygamber Efendimiz (s.a.v)’indir ve iman eden kullarındır. Yüce Allah bu şerefi yani şefaati ahirette kullanmalarına müsaade edebilir: “Allah katında, O’nun izin verdiği kimseden başkasının şefaati yarar sağlamaz. (Şefaat için izin verilip de) kalplerinden korku giderilince birbirlerine, “Rabbiniz ne söyledi?” diye sorarlar. Onlar da “Gerçeği” diye cevap verirler. O, yücedir, büyüktür.” (Sebe/23)
Mekkeli müşriklerin kendilerine ibadet ettikleri putlardan şefaat bekledikleri gibi bir durum söz konusu değildir. Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak: “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.” (Müddessir/48) diyerek müşriklerin iddia ettikleri bir şefaatin olmadığını bildirmektedir. Bir başka ayette bu durumu şöyle açıklamaktadır: “Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.” (Yunus/18) Günümüzde şefaat yoktur diyen insanlar müşriklerin içine saplandıkları bu girdaba odaklanarak şefaat yoktur diyorlar. Bu konuyu genelleme yapmak suretiyle şefaati yok saymak eksik ve yanlış bir yaklaşım olacaktır.
Şirk koşan insanlar taptıkları putları, ilah edindikleri varlıkları ahirette kendilerine yardım etsinler diye taptıklarını söylemektedirler. Halbuki Allah-u Teâla’nın izin vermediği hiçbir kimse veya hiçbir varlık şefaat edemeyecektir. Böyle bir durum söz konusu değildir: “… İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir?...” (Bakara/255) Allah (c.c.) şefaat etmeye yönelik izin verdiği zaman da aslında bir yönüyle kendisi kullarını affetmiş olmaktadır. Şefaatin ilk ve tek sahibi Allah (c.c.)’tır. Dilediğini dilediği bir şekilde affedebileceği gibi dilediğini bazı şeyleri (duayı) vasıta kılarak affedebilir.
Şefaatin var olduğunu söyleyenlerin delilleri de şudur: “Rahman’ın katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip olmayacaklardır.” (Meryem/87) Rahman’ın katından söz almış olanlar son derece önemli bir konudur. Buraya odaklanmamız gerekmektedir. Rahmanın katından söz almış olanları Münafikun Suresi 8. ayetinde dile getirilen “Peygamberler ve inananlar” olmadığını kim hangi hakla karşı çıkabilir? Sadece bu ayet bile bize şefaatin var olduğunu ispatlamaktadır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur; müşriklerin diledikleri kişiyi ilahlık konumuna çıkararak “o bize şefaat edecektir” demeleri doğru bir anlayış olmayacaktır.
O halde Allah (c.c.)’tan şefaat etme sözünü kimler almıştır / alabilir? Evvela Peygamberler Allah (c.c.)’tan şefaat etme sözünü almaya hak sahibidirler. Resulüllah Efendimiz (s.a.v): “Her peygamberin (mutlaka kabul edileceği vaad edilen) bir duası vardır. Bütün peygamberler o dualarını bu dünyada yaptılar. Ben ise duamı kıyamet günü ümmetime şefaat etmek için sakladım. Bu şefaatim inşaallah ümmetimden, Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmadan vefat edenlere fayda verecektir.” buyurmuşlardır.” (Müslim, İman, 86-338. Buhari, Daavat, 1; Tevhid, 31) şeklinde açıklamaktadır. Biraz önce dile getirdiğimiz gibi melekler, salih insanlar, şehit ve salihler de Allah (c.c.)’tan şefaat etme sözünü alma ihtimalleri vardır. Ahirette Yüce Allah dilediği kullarının duasını kabul ederek kimi insanın affına sebep kılabilir. Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.” (Ebu Davud, Sünnet 23)
Konunun daha iyi anlaşılması adına iki hadis daha zikrederek noktalamak istiyorum. Ebu Hüreyre (r.a.) şöyle buyurur: “Bir defasında Ya Rasulüllah, Kıyamet gününde senin şefaatinle en ziyade nail olacak kimdir? diye sordum. Şöyle buyurdular: “Ey Ebu Hüreyre, hadis öğrenme hususundaki hırsını gördüğüm için bu hadisi senden evvel kimsenin bana sormayacağını zaten biliyordum. Kıyamet gününde insanlardan şefaatime en fazla mazhar olacak kimse kalbinden veya içinden ihlasla ‘La ilahe illallah’ diyen kişidir.” (Buhari, İlim, 33)
Cabir ibn-i Abdullah (r.a.)’tan rivayet edildiğine göre Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Kim ezanı işittiği zaman: Ey şu mükemmel davetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allah’ım! Muhammed’e “Vesîle”yi ve fazileti ver. Onu, kendisine vaad ettiğin ‘Makâm-ı Mahmud’a ulaştır, diye dua ederse, kıyamet gününde o kimseye şefaatim vacip olur.” (Buhari, Ezan, 8; Tefsir, 17/11. Ebu Davud, Salat, 37/529; Tirmizi, Salat, 43/211; Nesai, Ezan, 38/678; İbn-i Mace, Ezan, 4)