Fikir
Giriş Tarihi : 24-07-2023 15:34   Güncelleme : 24-07-2023 15:34

Sade Hayat ve Eğitim

“Sadelik karmaşıklığın çözülmüş halidir.” Steve Jobs Düşünen ve akleden bir varlık olarak insan, doğumundan ölümüne kadar devamlı bir öğrenme ve eğitim süreci içerisindedir.

Sade Hayat ve Eğitim

 

Bu öğrenme ve eğitim süreciyle insan, karakter ve kişilik ve olgunluk (kemâlât) elde etmektedir. Karakter ve şahsiyet kazanmada insanın içinde bulunduğu ve sahip olduğu hayat tarzlarının ayrı bir yeri vardır. İçinde bulundukları ve sahip oldukları hayat tarzlarıyla insanlar hayatlarının biçimlendirmelerine imkân sağlarlar ve bilgi ve öğrenme kapasitelerini geliştirebilirler. Eğitim ve öğretimde bireyin içinde bulunduğu hayat tarzı ayrı bir önem arz etmektedir.

Peki hayat tarzı deyince ne anlamak gerekir? Bir kişinin tercih ettiği hayat tarzı basit anlatımla bir kişi nasıl yaşar sorusuna verilen cevaptır. Bu çerçevede bireylerin hayat tarzını, tüketim bağlamında eşyayı, mekânı ve zamanı kullanış biçimi olarak ifade etmek mümkündür. Diğer bir ifadeyle bireyin hayat tarzı bir şeyler üretmekten çok, kullanma ve tüketme biçimleridir. 

 

Konuya günümüz açısından bakıldığında bugünün insanına öngörülen hayat tarzı, etki altına alınan, dönüşüm ve taklit yoluyla oluşturulan bir hayat tarzıdır. Bu anlayışa göre insana, tüketen bir varlık olarak bakılmakta tükettiği oranda değer verilmektedir.

Hatta Postmodernist anlayış ferdin öncelenmesine karşılık, değerlerin ikinci plana atılması, ister istemez insanı bir malzeme konumuna düşürmektedir. Bu durumda ferdin bütün ihtiyaçları, öngörülebilir şekilde standartlaştırılıp sunulunca insana düşen, kendisi için uygun görülen popüler kültür ürünlerini almak kullanmak kalıyor. Alışkanlık sebebiyle sorgulama yeteneğini yitiren fert, kendisi için öngörülen hayat tarzını, daha iyi yaşama şekli olarak algılamaktadır. Gerçek olmayan ihtiyaçlar gerçek gibi algıladığından, temin etmekte zorluk çektiği malzemeleri değerleri yok saymak pahasına elde etmek yoluna gidebilmektedir. Dolayısıyla birey kendini tüketim harcamaları içerisinde bulmaktadır. Bundan kurtulmanın yolu bireysel ve ekonomik olarak sade/yalın/minimal hayatı veya düşünceyi kabul ve tercih etmektir.

 

Sade kavramı, günümüz açısından özel ve ilginç bir konu olarak pek çok insanın dikkatlerini çekmektedir. Hatta sade hayat, Batı dünyasında bir hayat biçimi, bir hayata bakış tarzı, bir felsefe olarak geniş kitlelerce kabul gören bir akım haline gelmiştir. Böylece bu konuda sağlıklı ve doğru bir bakış ve anlayışa sahip olabilmemiz için ilgili kavramların doğru ve mevcut şart ve ihtiyaçlara uygun olarak üzerinde durulmasını gerektirmektedir.

 

Sadelik kavramı, “düz, basit, yalın, gösterişsiz, süssüz, karışıksız, katkısız, süsü, gösterişi olmayan, yalın, tekellüfsüz, süsten, püsten arınmışlık” anlamlarına gelmektedir.

 

İnsanların sadelik kavramı konusunda görüşleri farklı farklıdır. İnançları, maddi durumu, toplumsal konumu, eğitim seviyesi gibi faktörler kişilerin sadelik anlayışını belirler. Gerçekten sadeliğin ne olduğu, kıstaslarının ne olduğu, neye göre belirlenmesi gerektiği ortaya konulmalıdır. Mesela bizim toplumumuz mu sadedir, örneğin bir Avrupa ülkesindeki insan hayatı mı sadedir, yoksa fakir bir Afrika ülkesi mi sade bir yaşayışa sahiptir. Bunlar belirgin değildir. Bunlara rağmen sadeliği, belki de şu şekilde tanımlayabiliriz: İhtiyaç kadarıyla yetinmek. Bu ise, zaman, mekan ve kişiden kişiye değişen göreceli bir durum olmasına rağmen, kişinin doğru olanı bulması ile mümkündür.

 

Sahabeden Ebû Ümâme İyâs İbni Sa’lebe el-Ensârî el-Hârisî (r.a) anlatıyor: Bir gün, Resûlullah’ın (s.a) ashâbı onun yanında dünyadan bahsettiler. Bunun üzerine Resûlullah’ın (s.a) şöyle buyurdu:

 

“Siz işitmiyor musunuz? İşitmiyor musunuz? Sade yaşamak imandandır; sâde hayat sürmek imandandır.” (Ebû Dâvûd, Tereccül 2).

 

İslâm, mütevâzî bir hayatı ve sâde bir görünümü mükemmel bir imanın belirtisi sayar. Sahâbe, sadece fakir ve yoksul oldukları dönemlerde değil, yönetimde bulundukları ve maddî imkânlar sahibi oldukları dönemlerde de örnek sayılacak mütevâzî bir hayat sürmeye özen göstermişlerdir. Tâbiîn âlimlerinden Zeyd İbni Vehb: “Hz. Ömer’i elinde kamçı, üzerinde yamalı bir elbise ile çarşıda gördüm. Elbisesinde on dört yama vardı; bu yamalardan bazısı da deriden idi” der. Sahabe ve daha sonraki nesillerin seçkin kişileriyle ilgili benzer rivayetler, muteber eserlerde yer alır. Onlar bu şekildeki davranışlarıyla, Peygamber Efendimiz’in tavsiyesini yerine getirmiş ve hayatlarına uygulamışlardır. Yaşamayı kolaylaştırmak, sadelik ve mütevâzîlik, İslâm’ın prensiplerinden biridir. Dünyaya ve dünyanın süsüne, gösterişine, lüksüne, israfına dalmamak gerekir.

 

Kültürümüzde ve değer dünyamızda sade kavramına anlam yakınlığı bulunan en önemli kavram i’tidal (orta yol) kavramı görülmektedir. İ’tidal bir şey nicelik ve nitelik itibarıyla iki hal arasında orta bir halde olmak, doğru ve düzgün olmak anlamlarına gelir. Buna göre bir hareket veya ifadenin ve hatta duygu ve düşüncenin itidal vasfını kazanabilmesi, yani mutedil olabilmesi, onun ifrat ve tefrit arasında yer alması ve bu uçlara eşit mesafede kalmasıyla alâkalıdır. Yani nimetlerden ölçülü bir şekilde yararlanmayı temsil eden itidal çizgisini, nimetten hiç istifade etmemek suretiyle menfi yönde aşmak, bir başka deyişle bu çizginin altına düşmek, gerisinde kalmaktır. Özetle nimeti gereğinden fazla harcamak ifrat, ölçülü bir şekilde kullanmak itidal ve burada söz konusu olduğu gibi nimetten hiç yararlanmamak ise tefrîti örneklendirmektedir.

 

Sadeliği belli sınır ya da çerçeveler içine alabilmek öyle kolay da değildir. Sadelik kendisine ait şeylere değer vermemekle başlar. Asıl sadelik (yalınlık), sahip olunan şeyleri alt edişle başlar. Dünyevî istekler, tutkular ve beklentiler, ancak, sahiplenme duygusu köreltilebildiğinde noktalanır.

 

Buradan yola çıkarak genel olarak sade hayatı, doğal, yalın, düz, basit, gösterişsiz, şatafattan arınmış bir hayat olarak tarif etmek mümkündür. Sade hayat, insanın doğal davranarak, her türlü süs, gösteriş, rolden uzak, üreterek, israf etmeden ve yardımlaşarak yaşayabilmesidir. Sağlıklı ve huzurlu bir hayat sade yaşamdır. Stressiz ve anlamsız koşuşturmaların olmadığı hayattır. Sade hayat kendi tarzını oluşturmaktır.

 

Sade hayatı insanların çoğu için ürkütücü kılan başlıca nedenlerden biri, onun fakirlikle karıştırılmasıdır. Gerçi fakirlik de bir tür sadelik sayılabilir; ancak bu zorunlu bir sadeliktir ve pek çok şeyden mahrumiyeti ifade etmektedir. Bizim üzerinde durduğumuz sadelik ise, “gönüllü sadelik” olarak anılmaktadır ve mahrumiyetlerle bir ilgisi yoktur. Bu, özgür insanın gönüllülüğüdür ve kişinin kendi ihtiyaçlarını sahip olduğu değerlerle ve kendisinin belirlemesi esasına dayanmaktadır. Kendi ihtiyaçlarını belirleyen insan, gelir ve giderleri arasındaki dengeyi kurmuş yahut bu dengeye tüketici insandan daha fazla yaklaşmıştır. Bu yüzden, ne kadar mütevazi bir gelire sahip olursa olsun, bu geliriyle hayattan beklentilerini karşılayabilen bir insan, çok kazandığı halde beklentileriyle geliri arasındaki uçurumu bir türlü kapatamayan birisine göre sade hayatı tercih etse de “zengin” olarak tanımlanmaya daha lâyık bir kimsedir. Peki sade hayatın kuralları var mıdır? Nedir bu kurallar?

 

Sade hayatın en önemli esaslarından birisi, gönüllü ve isteyerek harcamaları ve ihtiyaçları kontrol altına almaktır. Bunun için bazı küçük ayrıntıları göz ardı etmemek gerekir. Örneğin evinize bir eşya almak istiyorsunuz, almadan önce kendimize şu soruları sormak gerekir:

 

Gerçekten buna ihtiyacım var mı? Aldıktan sonra ihtiyacımı tam olarak karşılayacak mı? Aynı eşyayı daha önceden almış olma ihtimali var mı? Eğer varsa, yenisini almak yerine onu kullanabilir miyim? Alacağımız eşya çok yönlü kullanım özelliğine sahip mi?

 

Sade hayatın bir diğer ayağı, çevreye saygı, çevreye değer vermektir. Sade yaşamın yukarıdaki saydığımız yönlerini hayatında uygulama fırsatı bulan insanlar, kendilerini çevreden koparan engellerden kolaylıkla kurtulacaklardır. Çünkü kendisine ve çevresindeki insanlara vakit ayırabilen kişi, içinde yaşadığı dünyayı daha rahat gözlemleme imkanı bulacaktır. Çevreyi görebilen, çevreye değer verme gereğini hisseder. Çevreye değer veren ise, hayatının her aşamasında çevreye zarar vermemek için elinden gelen gayreti gösterir.) Bu hayat tarzı da ailede toplumda ve eğitim müessesesinde tecrübe, öğrenme ve öğretme yoluyla elde edilir, öğrenilir, sayılanlarla ilgisi vardır.

 

Hayat tarzı olarak sade hayatla ilgili yukarıda zikredilen hususlar, insanın kişilik ve karakter kazanmasına vesile olmaktadır. Bu da dolaylı da olsa eğitim ve öğretimle mümkündür. Çünkü günümüz dünyasında hâkim olan unsur: Haz ve hız. Hayatımıza baktığımızda ne kadar çok stres, koşuşturmaca, teknoloji bombardımanı, alışveriş çılgınlığı gibi unsurlarla ile dolu olduğunu görürüz. Bunun en çok baskısını çocuklarımız hissetmektedirler. Bu yüzden endişelenmekteler, kimlik ve kişilik kazanmasında sıkıntılar çekmekteler, sorunlar yaşamaktadırlar, hatta zaman zaman davranış bozuklukları bile göstermektedirler. Bu da çocuklarımızla aramızdaki ilişkiyi sekteye uğratmakta, bizden uzaklaştırmaktadırlar. Çocuklarımızla irtibatı neredeyse kaybettiğimiz bu yüzyılda, bizi biz eden hayat tarzımızı nasıl geri vereceğimizi toplum olarak konuşmalıyız. Tecrübelere ve tespitlere göre bu noktada hiperaktivite, dikkat bozukluğu, travma sonrası stres belirtilerinden iyileşmenin yolu ilaçlardan değil hayatı, zihni, aklı ve kalbi sadeleştirmekten geçmektedir. En basitinden düşünüldüğünde bilgi ve eğitim zihni, sanal ve geçici şeylerle aklı ve kalbi dolu olanlara değil, bilgiye aç dingin zihin, akıl ve gönüllere verilebilir. Bu da sade/yalın/minimal hayat tarzının eğitim açısından ne kadar önemli olduğu göstermektedir.

 

Prof. Dr. Ahmet YILDIRIM

Recep YAZGANRecep YAZGAN