Satıh Ancak Hattın Müdafaasıyla Korunabilir
SON DAKİKA
Sol Ok
Sağ Ok
Yazarlar - Köşe Yazıları
Akasyam Haber - dünyanın haberi bu sitede
Advert
ANASAYFA Genel Güncel Gündem Siyaset Samsun Haber Kent Kültürü Türkiye Dünya Ekonomi Kültür Tarih
Satıh Ancak Hattın Müdafaasıyla Korunabilir
29.01.2021 09:01:54

 

Satıh Ancak Hattın Müdafaasıyla Korunabilir

Mustafa Kemal’in “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır; o satıh bütün vatandır” mealindeki sözü pek meşhurdur. Cumhuriyet ilân edildikten sonra meşhur olması kadar kurcalanmaktan uzak tutulması bazılarının hoşuna gitti, gidiyor.

Ben fikir olarak hayatımızda yer bulmuş şeylerin şartlara intibak boşluğundan istifade ettiklerini yaşadıklarıyla anlamış bir şair olarak bu şöhretli sözün kurcalanmasından yanayım. Sakarya Meydan Muharebesi sathı değil hattı müdafaa içindi. Yunan kuvvetleri Polatlı’ya kadar gelmişti. Durumu müşahede eden herkes Yunanlıların Ankara’yı işgal ile Türk vatanı fikrini tarihten sileceklerine inanıyordu. Mustafa Kemal siyasi kariyerini idame ettirebilmek için savaşın sorumluluğunu üzerine almaktan kaçındı. Daha doğrusu sadece bir avuç Müslüman ellerindeki son kozun bu muharebeyi kazanmakta saklı bulunduğunu biliyorlardı. Allah onların duasını kabul etti ve küfür âleminin planlarının kuvveden fiile geçmesine imkân tanıyan bir yüzyılı Müslümanlara yaşattı. Cumhuriyetin ilânı üzerinden geçen 37 yıl ülkemize turist olarak dahi bir yabancının uğramasını meşum bir olay bilerek yaşadık. Sonrası göz göre göre felâketti ve hiçbir sosyal huzursuzluk duygusu yaratmadı. Kur’an devletini kurtaranlar Kur’an feda edilerek yaşamanın tadını tattı.

 

Müslümanlığımızın hayatımıza şekil verdiği anlayışında isek Müslümanların başında kimin bulunduğu bilinmeyen, hudutlarının nerede başlayıp nerede bittiği bilinmeyen, belli olmayan bir “Dar-ül İslâm” içinde bulunduğumuzu kabule zorlanmış oluyoruz. Akıl böyle bir ülkeyi kabul ediyor mu? Etmiyor; çünkü tarih bir intibadan ibaret değil. Tarih bir intiba değilse nedir? Şimdiye kadar bir uygulama alanı bulunamayan ve her dönemeçte yeniden ele alınan söz yığınına tarih deyip çıkmışız. Tarihin ne olduğu hususunda karşımıza çıkan dönemeçler bir milletin yerkürenin kaderi konusunda üzerine aldığı görevlerdir. Müddei iddiasını ispatla mükelleftir diyor ve iddiaların ispatı için belgeler görmek istiyoruz. Batılaşmanın başımızın etini yediği dönemler üst üste binince kültürümüz itibariyle irtidad şartları altında yaşamağı tabiî saymış halde olduğumuzu itiraf edelim. Tanzimat fermanıyla kâfir olmağa hukukî bir dayanak sağlayan Osmanlı idaresi mürtetlerin idam edilme kaidesini gündemden çıkardı. Oysa yerkürenin “dar-ül harp” ve “dar-ül İslâm” olarak ikiye bölündüğü fikri Müslümanlara, sadece Müslümanlara has bir fikirdir.

 

Mü’min müminin aynasıdır ve bir Müslüman sözüne itimat edilir kişiyi ararsa ancak Müslümanlar arasında arar. O halde bir şeyin sadece Müslümanlara has olması hitap edilenin itikat temizliği anlamı taşır. Avrupalı kâfir sağcıların İslâm’ı komünizm gibi bir şey olarak görmeleri boşuna değildir. Demek ki, korkulan şey nereden olursa olsun bir yerlerden medeniyetin canına okuyacak insanların türeyeceğidir. Bunların Japon, Koreli, Çinli, Rus olamayacağını bilenler küfür âleminin modernlik kılığına girmiş imkânlarını bilhassa bunlara sundu. Karl Marx’ın savunduğu komünizm hayat sahası olarak ileri derecede sanayileşmiş ülkeleri görüyordu. Öngörü gerçekleşmedi. Resmen köleliğin henüz lağvedildiği Rusya’da Çar ailesini öldürmekle kalmayıp parçalara ayıranlar dünyanın altıda birine hükmeden kadronun komünist olduğunu propaganda edince “Çevir kaz yanmasın” siyaseti güdüldü. Denildi ki, dünya ihtilâline giden yolda ilk önce kapitalizmin en zayıf halkası kopacaktı. Nitekim öyle oldu.

 

Gerçekte kapitalizmin en zayıf halkası diye bir şey yoktu. Haçlı Seferleri’nin mağlupları ellerine Balkan topraklarını geçirdikleri için o zamanın değer nakleden yollarının çoğu Müslüman kontrolü altındaydı. Paranın günlük hayatta tuttuğu yeri genişleten kapitalizm temeli Avrupaî modernleşmeye dayalı yollarını yedeğine alarak süratle inkişaf etti. Dünya Sistemi tesis edildiğinden beri bünyesini canlı ve etkili kılan işleyişi muhafaza ediyor. Yani dünyada cazibe merkezi olabilecek ülkeler kontrol eden ve edilen bölünmesine uğramışlardır. Bu bölünme önemini kaybedince savaş yerkürede karakter değiştirir. Avrupa Birliği’nin aslı nedir? Fransa ve Almanya arasındaki hattın nereden geçeceği meselesidir. O sebeple bu iki ülke beraberliğe kömür-çelik birliği ile adım attılar. Klasik silahların imali sürecinde bu iki unsurun en etkili rolü oynayışının her iki ülkenin istiklâlini sağlıyor olduğu güdücü fikirdi. Klasik silâhların gündemden düşürülmesi soğuk savaş komedyasının oynanmasını kolaylaştırdı.

 

Bugün klasik silâhların ardı sıra nükleer silâhların da gündemden düştüğü zamanı yaşıyoruz. Bankaların istihbarat gücü istihbarat örgütlerinin faaliyetlerini gereksiz hale getirdi. Banka hesabı belli bir çizgiyi geçenlerin cinsiyet tercihlerini bilmenin bile önemi kalmadı. Ne var ki, küçük birikimlerin kaydığı tüketim sahaları önemlerinden bir şey kaybetmedi. Neticede bir basamak yukarıya çıkabilmiş birikimciler emir altına aldıklarının boş bulunduğu her yerde ele geçirdikleri rantın keyfini çıkarıyor. Dünya Sistemi adını verdiğimiz işleyiş en zayıf unsuru ezmekten çıkarılan keyfin müptelâlarını canından bezdirerek ferah buluyor. Bu elbette tuhaf bir şey. Tuhaflık sistemin işleyişinden gelmiyor. Müslümanların kaçı yerkürenin dar-ül harp ve dar-ül İslâm olmak üzere ikiye bölünmeyişini bir felâket görüyor?

 

Vatanın tamamı denilince Müslümanların hayat sürdükleri her yeri anlıyor muyuz? Böyle bir anlayışa çok uzak düştüğümüz halde Müslüman varlığımızdan vazgeçmediğimiz rolünü oynuyoruz. Bu rol Osmanlı tarihinde 1571’den itibaren geçerli. O tarihten bu yana hattı müdafaadan vaz geçtiğimizi; ama sathı müdafaa konusunda tavizsiz olduğumuzu geveleyip duruyoruz. Vatan sathı denilince öncelikle Misâk-ı Millî’yi kast ettiğimizi devlet işlerini kendi işi bilen herkese önce duyurmalı, sonra yedirmeli ve nihayet sindirtmeliyiz. Siz eğer nerede o Türkler diye soruyorsanız; ben de soruyorum. Batıda Türk vatanının hududu içine Selânik’in ve Bulgaristan’ın üçte ikisinin girdiği Türklerin karinesi olarak bilinmelidir. Bayrağı bugün 5 adet haç taşıyan Gürcistan’a değil artık geçerliliğinden söz edilmeyen Brest-Litovsk anlaşması icabı hukuken Türklere bırakılmış Batum’u kuzey doğu hattımız saymak zorundayız. Milattan sonra 1921 yılında Fransızlarla yapılan anlaşmanın ne geçerliliği var? Misâk-ı Millî’nin güney sınırı Halep’in 20 kilometre güneyinden geçiyor. Musul vilayetinin dolayısıyla Kerkük’ün Türk vatanı olduğundan şüphe eden Türk adaleti önünde hesap vermek mecburiyetindedir.

 

Kendimizi Türk sayıyorsak bunun gerçekliğinin Altay’dan attığımız ok sebebiyle değil; inkılâpların her birinin Türk milletine kaça mal olduğunu hesap içine aldığımızda yürürlüğe gireceğine akıl erdirmemiz gerekiyor. Türklerin imtiyazlı konumunu önce yok etmek ve ardından Türkleri yaşama hakkının dilencileri durumuna sokmak için küfür âlemi elinden geleni ardına koymuyor. Cumhuriyetin ilânı öncesinde vatanperver olarak bilinen teşkilâtların adlarına bakın: Reddi İlhak: Yani Rumların, Bulgarların, Ermenilerin toprak taleplerinin reddi. Müdafaa-ı Hukuk: Yani Türklerin de vatan sahibi olma hakkı vardır. Yeni-Zelanda’nın sanayii var mı? Yok. Yeni-Zelanda’da sefalet ve açlık var mı? Onlar da yok. Oranın insanları Britanya imparatorluğunun bir parçası olmanın kirasıyla geçiniyor. Vatan sathı tabirine muhtaç olduğunu bilen herkes önce haddini bilmeli.

 

istiklalmarsidernegi.org.tr

ismet özel
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
Advert
GALERİLER