Cahiliye (dönemi) durumu Araplara has, orta çağda kalmış, bir daha tarih sahnesine çıkmayacak bir olgu, bir durum, bir tespit olmadığı gibi medeniyet de Araplara has bir yaşam biçimini ifade etmekten uzaktır. İslam ile henüz tanışmamış veya karşılaşmamış olan Arapları cahil insanlar olarak tanımladığımız gibi Hz. Muhammed (s.a.v.) önderliğinde Kur’an’ın emir ve yasakları çerçevesinde yani İslam’a göre yeni bir yaşam sürdüren insanları da medeni insanlar olarak tanımlıyoruz. O halde medeniyet İslam ile oluşmuş, İslam ile gelişmiş ve İslam ile nihayete erecek olan bir yaşam biçimidir.
Medeniyet veya cehalet dünyada yaşayan tüm insanlar için geçerli olan bir durumdur. İslam’a göre bir dünya inşaa eden insanlar medeni; hangi ad altında olursa olsun İslam’ı sosyal hayattan, aile yaşantısından ve devlet aygıtından söküp çıkaranlar da cahil insanlar olarak dillendirmekte bir sakınca yokktur. O halde cahillik; herhangi bir şeyi bilip bilmeme, diploma sahibi olup olmama, herhangi bir makam veya mevkiyi işgal edip etmeme meselesinden ziyade Allah’ı tanımama, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e benzememe, Kur’an’ın emir ve yasaklarına göre bir yaşam sürdürmeme durumu olarak tarif edersek yanlış yapmış olmayız.
Sosyal medyaya düşen kamera görüntüleri felaketin, yani tam anlamıyla cahiliye döneminin habercisi olduğunu söyleyebiliriz. Oturdukları bankın tahtalarını yerinden söken, giriş katın penceresinde bulunan saksıyı kimselerin üzerine düşüp düşmediğine bakmaksızın evin içine hışımla iten, olmadık yerde kediyi tekmeleyerek metrelerce havaya uçuran, kaldırımdaki ağacın dalına kırılıncaya kadar asılan, arabaların tekerlerine bıçak saplayan, iki göz görmediği zaman hırsızlığı bir hak olarak yapan gençleri çokça görüyoruz. Bunlar ya lise öğrencisi ya da liseyi daha yeni bitirmiş gençler. Bu duruma son dönemlerde eline silah alıp okulu basan, cinayet işleyen, gasp ve kaçakçılık yapan insan sayısının her geçen gün arttığını da ilave edebiliriz.
Gençlik, bunalım, başıboşluk, haz, hız, kavga, isyan, gürültü, günübirlik yaşantı, yok sayma, zorbalık, dejenerasyon, mankurtlaşma...
Sorun çok çok büyük. Gidişat sütliman değil. Ancak kimse çözümden, olması gerekenden bahsetmiyor, bahsetmek istemiyor. Doğru bir neşteri eline doğru bir şekilde alana da ortalıkta rastlanmıyor.
Umursanmıyor gidişat. Sorundan bahsedenler de pansuman tipi öneriler ileri sürmekten öte avurdunu şişirmiyor. Kangren olmuş meselelerde günübirlik, pansumanvari, hamaset içeren nutuklar ile çözüme ve nihai bir sonuca ulaşılması mümkün değildir. Tek çözüm İslam, Kur’an’ın istediği bir eğitim uygulayalım diyene de rastlamıyoruz artık.
Dünya ve içindekilerin tamamı bir parkta, bir bahçede, ıssız bir mekânda Allah’a isyan ile yoğrulmuş bir vaziyette kayıp giden bir hayata eşdeğer olmadığını bilmek durumundayız. O yüzden Yüce Allah, insanı başıboş bırakmadığı gibi ne halin varsa gör de demediğini ilan etmek zorundayız. İnsanı yaratan Allah’tır kendisine uygulanması gereken kanun ve kurallar da yine Allah’ın istediği kanun ve kurallar olmalı şeklinde beyanatlarımız çoğalmalıdır.
Hani eğitim ve öğretim diyoruz ya...
İnsan; aldığı eğitim ile eşdeğer olduğunu, toplumda meydana gelen olayları eğitimden bağımsız bir değerlendirmeye tabi tutmanın mümkün olmadığını vurgulamak durumundayız. Küp ne ile doluysa dışarıya onu sızdırır, diyor büyüklerimiz.
Evet, bu olumsuz davranışları sergileyen gençlerin tamamı bu ülkenin okullarından geçtiler, eğitimlerini bu müfredatın içeriği ile bu sıralarda tamamladılar. İslam ile yakından ve uzaktan bir ilgileri ve bir alakaları kurulmadı. O yüzden günümüz Türkiye’sinde yaşayan insanların gündelik yaşamlarında, ticari işlerinde, komşuluk ilişkilerinde, aldıkları eğitimde laiklik çerçevesinde şekillenen ve İslam’ın hiçbir şekilde karıştırılmadığı bir ahlak anlayışı şekillendi. Türkiye’de yaşayan insanlar; din ve imanı, hak ve hakikati, batıl ve atılı, ahlak ve sapıklığı, put ve putçuluğu, küfür ve nifakı, şirk ve tağutu, zulüm ve adaleti bilmiyor, bilmek de istemiyor. Bu konuda herhangi bir çaba sergilemekten de hoşlanmıyor. Kur'an-ı Kerim ile yüzleşmekten, içinde yer alan emir ve yasakları duymaktan hem korkuyor hem de çekiniyor. İşine de gelmiyor açıkçası.
Cafcaflı cümleler, albenili görseller, hamaset kokan anlatımlar eşliğinde dile getirilen meselelere sakın ola kanmayın! Sosun altında gizlenen gerçek ne, elbisenin altında saklanan beden kime ait, subliminal mesajlarda neler gizlenmiş, siz ona bakın. Anlatılanların doğruluk derecesine, hayata dönük olma özelliğine, yaşam alanlarına yapacağı katkıya, ahiretteki geçerlilik derecesine, Kur’an’ın anlatımlarına, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in örnekliğine odaklanın.
Her türlü entrika, dalavere ve sihir yöntemleriyle kalbinden Allah (c.c.) korkusunu söküp aldığınız gençleri kontrol etmeniz, kötülük işlemelerine engel olmanız mümkün olmayacaktır. Şeytanın birer trüva atına dönen gençleri kontrol etmek üzere istediğiniz kadar polis, jandarma veya zabıta görevlendirin yine de suç işlemeyi önleyemeyeceksiniz. İnsan bu. Mahkeme koridorlarında yargılanmak için sıra bekleyen dosya sayısı bu durumun en bariz göstergesi olduğunu söylemek suç olmasa gerek.
Her şeyin başı Allah korkusudur.
Bir insandan İslam’ı söküp alırsanız kalbini öldürürsünüz. Kalbi ölmüş bir insan da her şeyi ama her şeyi ters görmeye, olayları olmadık bir şekilde algılamaya, tersten anlatmaya başlar. Doğruyu yanlış yanlışı da doğru, Hakk'ı batıl batılı da Hakk, yalanı gerçek gerçeği de yalan, zulmü adalet adaleti de zulüm, pireyi deve deveyi de pire olarak görür, algılar ve bu minvalde bir yaşam sürdürür. Bu gibi kişilere yapılabilecek en büyük iyilik, kalplerinin dirilmesini sağlamaya yönelik çalışma yürütmektir. Ne yaparsanız yapın, neyi söylerseniz söyleyin evvela bu insanların kalbini diriltin.
Eğitim ile öğretim ile siyaset ile edebiyat ile filim ile kültür ile festival ile… Her şeyden önce Kur’an’a bakın…
Kalbi dirilen kişiden korkmayın. Kalbi dirilen kişi olması gereken işlere kendi kendine yönelecektir. Kalbi diriltmekten başka bir işe kalkışmayın. Tek tek doğruları anlatmaya, Hakk ve hakikati belletmeye de kalkışmayın, beyhude bir iş yapmış olursunuz. Her insana tek tek doğruları öğretmek mümkün değildir. Ancak her insana doğruları kavrayabilecek bir kalp şekillendirmek mümkündür. Bu da ancak Kur’an ile gerçekleşir. Dedim ya evvela kişinin kalbi dirilmeli, kendine gelmeli, vücuda sağlıklı bir kan pompalamalıdır. Diğer işler ardı sıra kendiliğinden gelecektir.
Kandırıldığımızı ve aldatıldığımızı kalben bildiğimiz ve öğrendiğimiz gün necat buluruz.
Kur’an’a ve Sünnete göre bir zihin, bir anlayış, bir yaşayış inşaa edilmediği müddetçe solcusu da sağcısı da Türkçüsü de Kürtçüsü de muhafazakârı da liberalı da laiki de demokratı da cumhuriyetçisi de milliyetçisi de particisi de partisizi de aynı davranışları sergileyeceklerdir.