Hürmüz boğazı yıllardır sukûnetini koruyor, gemilerin geçişinde herhangi bir sorun yaşanmıyordu.
Dünyanın dört bir tarafından gemiler bayraklarını sallayarak boğazdan hiçbir sorunla karşılaşmadan ticaret yolunda huzur ve güvenlik içinde ilerliyorlardı. Yük gemilerinden herhangi bir ücret de talep edilmiyordu şimdiye kadar. Boğaz, Katil İsrail tarafından Gazze’de katliamlar tam gaz sürdürülürken bile gemi geçişlerine kapalı değildi ve herhangi bir ücret de talep edilmiyordu. Ama ne zaman ki İsrail’in uşaklığını yapan ABD denilen küçük şeytanın savaş gemileri boğazdan geçti ortalık toz duman oldu. ABD’nin şeytanlaşmış yöneticileri boğazı İran’ın denetiminden kurtaracaklarını ve gemilerin güvenliğini sağlayacaklarını ve huzur içinde yapılması gereken yolculuklarını temin edeceklerini ve bunun karşılığında da para tahsil edeceklerini dünya kamuoyuna deklare ettiler. Boğazdan geçen gemilerden para tahsil etmek adına İran’ın topraklarını hâbire bombalıyorlar.
Şunu da ilave etmek istiyorum: İran’ın Şeytan ABD tarafından bombalanıyor olmasının en önemli nedeni yalnızlığıdır. Yalnız kalmayı onlar mı tercih ettiler yoksa diğer Müslüman ülkeler mi İran’ı buna zorladılar… Bu konu başka bir yazının konusu…
Şeytan önce boğaza dadandı, ortalığı bulandırdı şimdi de sağlayacağı huzur ve güven ortamı karşılığında para talep ediyor. Kelimenin tam anlamıyla gözü dönmüş bir şeytanın işi bu. ABD’yi sevk ve idare eden, akıl hocalığını üstlenen Katil İsrail olduğuna göre bu durumu anlamak zor olmasa gerek.
Dünyanın barışa ihtiyacı olduğundan çok daha fazla; Siyonist İsrail ile yapılması gereken ölüm kalım savaşına ihtiyaçları vardır. Müslümanların yağlarında kavrularak, birbirlerine destek olmaları şartıyla, kendi teknoloji ve silahlarıyla üstlenmeleri gereken bu ölüm kalım savaşına hazırlık yapmaları son derece elzemdir. Belki de bu savaş dünya çapında barışı da zorunlu hale getirecektir. Aksi takdirde şeytanlar tarafından sürdürülen bu savaş, dünyaya hâkim olmasını istediğimiz barışı yutup ortadan kaldıracaktır.
O yüzden şunu bir daha tekrarlamak istiyorum ki düşmanın teslim olmasını veya işlediği akıl almaz katliamlardan ve sergilediği vahşet, dehşet ve zulümden uzak durmasını sağlamak ancak kendileri ile yapılması gereken savaş ile mümkün olacaktır. Yoksa düşmanın insafa gelmesini, geri çekilmesini, insanlık damarlarının tutmasını veya adil davranmasını beklemek, kuzunun kurttan beklediği merhamet gibi safdillikten öte bir şeyi ifade etmeyecektir. Hatta kapıya dayandığı halde savaştan kaçmak düşmana teslim olmanın veya düşmana benzemenin ilk ve en önemli koşuludur diye düşünüyorum.
“Ateşi ateş söndürür.” ata sözünü bilmeyenimiz yoktur. İsrail’in Orta Doğu’da tutuşturduğu, ABD’nin de hala harlamaya çalıştığı ateşi Müslümanların el ele vererek yapacakları güçlü bir mukavemet ile söndürülebileceğine olan inancım tamdır. O günü bekliyoruz. Yoksa bu ateş eninde sonunda Siyonistler tarafından kan gölüne dönüştürülen bu coğrafyada: “Bana dokunur, bana dokunmaz.” diyen her Müslümanı yakıp küle çevirecektir.
Geçenlerde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortaklık antlaşmasının, İran’ı ablukaya almaktan ziyade, ABD, İsrail ve Avrupa emperyalizmine karşı İslam âlemi'nin ayakta kalması adına yapılmış olmasını diliyoruz ve istiyoruz. Katil İsrail’in yöneticileri tarafından Türkiye’ye karşı pervasızca yaptıkları açıklamalarını bu antlaşmanın verdiği huzursuzluğun göstergesi olarak okumak istiyorum. Bu antlaşmanın iç yüzünü tam anlamıyla bilmiyoruz, hedefini ve amacını da henüz öğrenmiş değiliz. Ancak halkı Müslüman olan söz konusu bu üç ülkenin beraber hareket edeceklerine dair sergiledikleri irade beyanı Orta Doğu’yu ayakta tutması adına son derece önemli ve gerekli bir durum olarak görmek istiyorum. Bu mutabakatın İslam beldelerinin; ABD, Avrupa ve Terörist İsrail’in güdümünden çıkmasını sağlayan ilk atış fişeği olması için de gece gündüz dua ediyorum. Her şeyin bir ilki vardır. Yüz yıldır dağılan, parçalanan ve birbirlerine düşman kılınarak birer kuklaya çevrilen mazlum coğrafyanın özgürlüğüne doğru atılmış bir adım olmasını temenni ediyorum.
Bu pencereden olayları dikkatlice okuduğumuz vakit Katil İsrail ile Türkiye arasında çıkması muhtemel bir savaşı artık ufukta görüyor gibiyim. Bu savaş, Gazze’nin kurtuluşuna ve yeniden imarına, vahşetin, dehşetin ve katliamların durdurulmasına, yapılmak istenen soykırıma engel olmak adına olacağını şimdilik söyleyemem. Şayet bu savaş yıllardır Gazze’de sürdürülen vahşeti ve dehşeti durdurmaya yönelik olmuş olsaydı saldırıya geçen tarafın Türkiye olmasını kaçınılmaz kılardı. Ancak Arz-ı Mev’ud için olacağını tahmin ettiğim bu savaş, Katil İsrail tarafından başlatılacağını, saldırıya geçen tarafın Epstein Çetesi olacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Söz konusu bu fırtına Suriye üzerinden kopacağına olan inancım da her geçen gün biraz daha kesinlik kazanıyor gibi. Bekleyip göreceğiz.
Şunu da ilave etmek istiyorum. ABD ve Avrupa; Katil İsrail’in ne kaşına ne de gözüne hayrandır. Ancak Katil İsrail, Müslümanları parçaladığı, sürgüne gönderdiği, soykırıma tabi tuttuğu, evirip çevirdiği, baskı altına aldığı veya Orta Doğu’yu kan gölüne çevirdiği müddetçe hem destek vermekle kalmayacaklar hem de yapılan vahşeti ve dehşeti onaylayacaklar / imzalayacaklar. Bu süre zarfında Katil İsrail ile olan amansız düşmanlıklarını da sümen altı etmeye büyük bir çaba gösterecekler. Şayet günün birinde Katil İsrail’in namluları Hristiyan bir ülkeye dönecek olursa ki olacak, işte o zaman başta ABD olmak üzere Avrupa ülkelerinin tamamına yakını kıyameti koparacaklarından eminim.
Medeni dünyanın medeniyete ait tüm argümanlarını yerle yeksan eden Siyonist İsrail Terör Örgütü; medeni dünya(!) tarafından hala alkışlanıyor olmasını anlayabilmiş değilim. Ya bu medeniyet medeniyet değildir ya da Siyonistleri alkışlayan bu insanlar medeni değillerdir.
Şunu da söylemeden bu konuyu kapatmak istemiyorum. Yaklaşık yüz yıldır dünyanın başına bela olan ABD, İsrail ve Avrupa’nın son demlerini yaşadığını söylemek için kâhin olmaya gerek yoktur. Bu devran böyle devam etmez. Her doğan yaşar, büyür ve ölür. Bu hâkimiyet de günün birinde son bulacaktır. Söz konusu bu üçlü çete müdahil oldukları hiçbir meseleyi adalet ve hâkaniyet ölçülerinde çözüme kavuşturmak istemediler. Hürmüz boğazında olduğu gibi hangi olaya el attılar ise nereye dokundular ise kan ve gözyaşı sel olup aktı. Zülüm ve haksızlık arşı âlâyı salladı. Bu üçlü çetenin ortak felsefesi sömürü ve zulüm düzeninden başka bir şey değildi. Sömürü ve zulüm düzeni de insan bedeni üzerinden ilelebet bir hayatını idâme ettiremez. Çok kısa bir zaman içinde bu üçlü çete darmadağın olacak. Bunların yerini tutacak olan Çin, inşaallah bunlar gibi zulüm ve sömürü düzenine âşık olmaz.