"Biz onlara zulmetmedik. Zaten onlar zalim idiler."
Mücrimlerin dini kabul etme, dinin gereklerine göre bir yaşam kurma, düşüncelerine neşter vurma gibi bir istekleri olmadı, bunun için herhangi bir çaba da sergilemediler.
Kâfirler, müşrikler ve münafıklar iman etmemelerinden mütevellit ebedi bir azaba duçar kaldılar. Bu ebedi azap yaptıklarının karşılığı olan bir azaptır. Onlar iman etmeye yanaşmadılar, emredilen fiilleri yerine getirmeyi hoş görmediler, kendilerine yasaklanan haramlardan uzak durmayı kendilerine yakıştırmadılar. İşte bu tercihlerinden, bu isteklerinden, bu arzularından ve bu fiillerinden dolayı karşılaştıkları bu son, yaptıklarının tıpatıp karşılığıdır. Burada bir zulüm, bir haksızlık, bir noksanlık söz konusu değildir. Evet: “… Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır.” (A’raf/180) Bu konu ile ilgili başka bir ayeti Kerimede Yüce Allah; “Kim bir iyilik getirirse, ona bundan daha hayırlısı vardır. Kim de bir kötülük getirirse, bilsin ki, kötülük işleyenler ancak yapmakta olduklarının cezasına çarptırılırlar.” (Kasas/84) şeklinde açıklanmaktadır.
Kur’an-ı Kerim’i sure sure, ayet ayet baştan sona kadar incelediğimizde karşımıza; cennetliklere verilen nimetlerin Yüce Allah’ın bir ikramı olduğunu, bol kepçeden, hesapsızca verildiğini görebileceğimiz gibi cehenneme müstahak olan insanlara verilen azabın, yapılanların ne bir eksik ne bir fazla, birebir karşılığı, hak ve hukuka uygun bir şekilde uygulandığını görebiliriz. Hatta bazı ayetlerde cehennem ehlinin, kendisini sapıttıran kişilere yönelik olarak iki kat azap verilmesini istediklerine de rastlamaktayız. Ancak cehennem azabının fazladan uygulanacağına dair herhangi bir rivayete henüz rastlamış değilim.
Aynı ortamda, aynı anne ve babadan doğan, uzun bir süre aynı kültür ile büyüyen, aynı eğitime tabi tutulan, aynı havayı teneffüs eden, aynı yiyecekleri yiyen ve aynı suyu içen iki kardeşten biri davranışlarını değiştirerek iman ediyor diğeri de çevredeki insanları gözü kapalı bir şekilde taklit etmek suretiyle inkâra kalkışıyor. İman eden kardeşin iman etmesi tamamıyla özgür iradesi ile gerçekleştiği gibi inkâra kalkışan mücrim kardeşin inkârı da tamamen özgür iradesi ile gerçekleşmektedir.
İman eden ve davranışlarını değiştiren insanın cennet ile müşerref kılınması; imanını salih ameller ile süslemediği, hak etmediği halde Yüce Allah’ın kendisini kayırması olarak düşünülemeyeceği gibi inkâra kalkışan kardeşin azaba duçar kalması da bir zulüm, bir haksızlık ve bir hukuksuzluk olarak gerçekleştiğini de söyleyemeyiz. Ne olursa olsun iki kardeşin karşı karşıya kaldıkları sonuç, özgür iradeleri ile isteyerek ve teammüden yaptıkları tercihlerinin bir sonucudur.
Biri Allah (c.c.)’ı ilah olarak tanımak istedi ve bunun için kendisine düşen görevlere yöneldi, Allah (c.c.) da kendisine hidayeti nasip etti. Hayatını, yaşamını, davranışlarını, sözlerini, düşüncelerini, giyimini ve kuşamını bu yönde olması gereken şekliyle bir düzene koydu. Diğer kişi de ya kendisini ilah edindi ya da başka varlıkları ilah olarak kabul etti. Hayatını da yaşamını da düşüncelerini de bu minvalde bir düzene koydu. İkisi de tercihlerine göre bir yaşam sürdürdüler.
Sonuç…
Her ikisi de yaptıkları tercihlerinin sonucu ile karşılaştılar. Hepsi bu…
Bu vesileyle ebedi bir şekilde cehennem azabına duçar kalan insana zulüm yapılmış değildir. Cehennem azabına atılan bir kişi için zulümden bahsedebilmek için evvela bu şahsın (dünya hayatında) inanmak istediği halde şartlar, ortam ve imkân elvermiyordu ya da her iman etmek istediğinde eli, kolu ve dili bağlanıyordu. O yüzden inkâra saplandı ve her türlü küfrü mucip kılan işlere daldı. Zorunlu olarak şirk işledi, küfre düştü ve nifak çukurunda debelenip durdu ise o zaman zulüm veya haksızlıktan bahsetmek mümkün olabilir. Ancak bu kişi kendisine anlatıldığı halde imana gelmiyor, ayetleri kulak ardı ediyor, Elçi’yi tanımak dahi istemiyordu. Hatta bu şahıs teammüden, elinden geldiği tüm imkânları Allah (c.c.)’a isyan etmek üzere kullanıyordu. Yaşam mücadelesini, hayat standartlarını bu minvalde tamamladı ve kâfir olarak öldü. Bu kişi iman etmeyerek, ayetleri kabule yanaşmayarak ya da inkârda direnerek kendi kendisine zulüm etmiş oldu: “Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yunus/44) Hatta yılda bir veya iki sefer imana gelsin, kendisini düzeltsin diye de imtihana tabi tutuldu: “Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl bir veya iki kere belâya çarptırılıp imtihan ediliyorlar. Sonra ne tövbe ederler, ne de ibret alırlar.” (Tevbe/126)
İnkâr eden insan neyi kabul ettiyse veya neyi ret ettiyse tamamıyla özgür iradesiyle ve kendisine verilmiş olan her türlü imkân ile yaptı. O yüzden karşılarına çıkan ve müptela oldukları bu acı sonuç Yüce Allah’ın kendilerine (Haşa) reva gördüğü bir zulümden kaynaklandığını söyleyemeyiz. Böyle bir durum yok ortada. Tam tersi bir durumun yani adaletin bir tecellisi olduğunu söylemek durumundayız. İlahi adalet bunu gerekli ve zorunlu kılmaktadır: “Bu yakıcı azap, bizzat kendi ellerinizle işlediğiniz günahlar yüzündendir. Yoksa Allah kullarına asla zulmedici değildir.” (Enfal/51) Her insan isteyerek kabul ettiklerinin sonucu ile karşılaşmış olması adaletin olmazsa olmaz bir neticesidir.
Onlar zalim idiler. Zalim olmanın en belirgin ölçüsü; Allah (c.c.)’ı inkâr etmeleri, şirk koşmaları, elçileri yok saymaları, emirleri dinlememeleri, yasaklara riayet etmemeleri, başlarına buyruk hareket etmelerinden kaynaklanmaktadır: “Hani Lokman, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: “Yavrum! Allah’a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür.” (Lokman/13) Yüce Allah bizlere şirki en büyük zulüm olarak bildirdiği üzere, şirk koşmaya devam eden insanları zalim olarak tanımlamamız gerektiğini kabul etmek durumundayız. O halde zalimin sonu cehennemdir. Onlar şirk koşmakla en büyük zulmü işlediler, karşılaştıkları ebedi azap da bu yaptıklarının birebir karşılığı olmaktadır. Zulüm yok burada…
Bu dünyada peşinden gittikleri, emirlerine ittiba ettikleri ilahları da kendilerini yüz üstü bırakıp ortadan kaybolmuştur: “Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler. Rabbinin azap emri geldiğinde, Allah’ı bırakıp da yalvardıkları tanrıları onlara hiçbir fayda sağlamadı. Faydaları dokunmak şöyle dursun, zararlarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.” (Hud/101)
Yüce Allah merhametinden dolayı daha bu dünya hayatında iken gönderdiği elçiler, indirdiği kitaplar vasıtasıyla karşılaşacakları ortamlar hakkında bilgiler verdi. Gerekenin yapılmasını istedi. Başınıza azap geldiğinde yalvarsanız da yakarsanız da dünyaya geri dönmek isteseniz de azabı hafifletmeyeceğini, verdiği kararlarda bir değişiklik yapmayacağını da bildirdi: “Benim verdiğim karar asla değiştirilemez; ben kullarıma kesinlikle zulmetmem!” (Kaf/29) O halde Ey Kâfirler, Ey Müşrikler, Ey Münafıklar! Buyurun, ölüm gelip çatmadan evvel iman edin, durumunuzu değiştirin ki azaptan azade kılınıp cennet nimetleri ile mükafat edilesiniz.
Ama inkâr edenler veya şirk koşanlar içinde bulundukları ortamdan kurtulmak için her yola başvuracaklar. Yalvaracaklar, yakaracaklar ama nafile… Çünkü söz artık hak olmuştur. “Andolsun, onların çoğu üzerine o söz (azap) hak olmuştur. Artık onlar iman etmezler.” (Yasin/7)