Köşe Yazıları
Giriş Tarihi : 18-10-2013 12:38   Güncelleme : 18-10-2013 12:38

BİRBİRİMİZİ ANLAMAK

Konuşmak, anlaşmak için ilk koşul zannedilir

BİRBİRİMİZİ ANLAMAK
Konuşmak, anlaşmak için ilk koşul zannedilir. Aslında öyle değil… Çoğu zaman aynı dili konuşmak anlaşmak için yeterli değildir. Anlamaya niyetli olmak anlaşmanın ilk koşuldur. Aynı dili konuşmak, aynı terminolojiye hakim olmak, aynı duyguları paylaşmak, aynı acılara tanıklık etmek, aynı coğrafyanın insanı olmak ….ama ille de anlamaya niyetli olmak.

Hepimiz istisnasız “anlaşılmadığımızı” düşünürüz. “Acaba biz anlatamıyor da olabilir miyiz?!” diye aklımıza gelmez. Anlaşabilmenin en önemli koşullarından biri de “kendini en iyi, en doğru ve en sade” şekilde anlatmaktır. Bir film izlemiştim. Bir avukat jüri karşısında tanığı sorgularken “Bana 3 yaşında bir çocuğa anlatırmış gibi anlat.” diyor.

“Yakınlık körlüğü” dediğimiz şeydir başımıza gelen çoğunca. Bizim detaylarına kadar vakıf olduğumuz konuları anlatırken manzara gözümüzün önüne geldiği için, karşı tarafın da aynı manzarayı gördüğünü zannederiz ve anlamadığında (-yanlış anladığında) sinirleniriz. Halbuki muhatabımızın bahsettiğimiz konu hakkındaki tek malumatı bizim anlattıklarımızdır. Ki çoğu zaman yetersizdir de. Muhatabımız boş boş baktığında ona karşı duyduğumuz öfke haksızdır yani. Biz anlattığımızı zannetmişizdir, anlatamamışızdır. Olay budur sadece.

Öğretmenlik o nedenle zor meslektir. Aklınızdaki tabloyu kelimelerle boyayıp görünür hale getirmeniz gerekir. Ve bu işi birbirinden farklı anlama kabiliyetine sahip 40 çocuk için aynı anda yapmanız gerekir.

Psikiyatrların da işi zordur mesela… 5 dakikada hiç tanımadığınız bir insanı dinleyecek, anlayacak, teşhis edecek, tedavi planlayacaksınız.

 Hakimler de öyledir…  ölüm kalım meselesidir hakkında hüküm verilmesi gereken konu. Şahit yoktur, delilse bulunduğu kadardır. Anlamak-Hüküm vermek ne kadar zordur… halbuki günlük hayatta öyle mi ya! Görür görmez anlarız, hüküm verir kişiyi mahkum bile ederiz. Ve bunların hepsi sadece 10 dakikamızı alır. Oysa ki ulemadan biri “Gördüğümün yarısına inanırım duyduğumun hiçbirine inanmam.” der. Verdiğimiz her hükümle birilerini öldürürüz ve hiç umursamayız… O birileri bazen insanın kendisi bazen de kalbi melekeleri olur. “Merhamet” duygusunu öldürürüz mesela… “Güven”  duygusunu öldürürüz mesela…”Yardımseverlik” duygusunu öldürürüz mesela… “Empati” duygusunu öldürürüz mesela… “Affetme” duygusunu öldürürüz mesela… Sonra da deriz ki “İnsanlar çok merhametsiz, kimseye güvenilmiyor artık.” Halbuki o katiller arasında bizim de dilimiz kana bulanmıştır da iğneyi kendimize hiç batırmadığımız için kendimizi bilmeyiz. Çölde bir yolcu, perişan… Susuz, yiyeceksiz… Uzaktan gelen bir atlıyı görür ve durdurur.  Atlı, adama yemeğinden, suyundan verir… zavallı kişi can bulur… kendini toparlar toparlamaz da yardımsever adamın atını ve nevalesini alır kaçmaya başlar. Geride kalan bağırır: “Sakın sana yardım etmek için durmuş bir adamın atını çaldığını söyleme, bir daha çölde kalana kimse yardım etmez yoksa…” Ne kadar manidar… Kim bilir kimlerin en güzel duygularını incittik de insanlar bu hale geldiler…

Bir kadının duygularını incitirsiniz, yetiştireceği bir nesil bundan payını alır… Bir erkeğin duygularını incitirsiniz, koca bir tarih bundan nasibini alır…

Milli Eğitim Bakanlığımızın en önemli projesi olmalı bence “İnsana Saygı” eğitimleri… Ölmüş geleneklerimizi canlandırmak kadar önemsemeliyiz duygularımızı canlandırmayı…
 
adminadmin