Seni aramam için beni uzağa attın!
Âlemi benim, beni kendin için yarattın! (Çile, 42).
Üstad, bu arayışta aklı, insanı tevhide kavuşturan bir köprü olarak gördü. Ne “dogmada” olduğu gibi aklı inkar etti ne de felsefede olduğu gibi ona mutlak itaat etti. İslam’ın yol verdiği ölçüde akla, “Bu iş ne seninle ne de sensiz olur.” dedi.
Üstad, arayışı perdeleyen, zaman zaman da kulu bütünüyle arayıştan alıkoyan dünya zevklerini eşyayı değerlendirmede en sahici kıymet ölçüsü olan ölümü anarak aştı.
Ulvi Bilgi Casusları
Üstad, bilgiyi “memduh/övülen” ve “mezmum/yerilen” olarak ikiye ayırdı. Bu yüzden Batı’nın maslahat ve menfaati için kullandığı bilginin “öz-posa” ayırımına tabi tutulup zararsız hale getirilmesini yani ideolojik mahzurlardan temizlenmesini söyledi.
Müslüman bir mütefekkir olarak Tanzimat’tan sonra hayranlıkla izlenen Batı’yı muzdar konumunda olan birinin ancak ölmeyecek kadar yiyebileceği domuz eti gibi gördü. Bunun için Batı’dan ya zaruret durumunda ya da en doğruyu en yanlışla kıyas etme noktasında istifade etti. Ruhsatı doğuran nedenler ortadan kalkınca tekrar azimete döndü.
Üstad, Batı’da ilim ve kültür faaliyetleri için bulunanları, zeki ve kurnazlığı ile temayüz eden Prometheous’un gökten ateşi çalıp aydınlanmaları için insanlara vermesine benzetir. Ona göre, ilim için Batı’ya gidenler Prometheous’un zeka ve aceleciliğini dikkate alan “ulvi bilgi casusları” (İdeolocya, 13) gibi olmalıdır.
Medeniyet Savaşçıları
Üstad “Davayı temellendirici baş eseri” olarak gördüğü İdeolocya Örgüsü başta olmak üzere onun müştemilatı mahiyetindeki diğer bütün kitap ve yazılarını Ehl-i Sünnet akidesine bağlı, aksiyoner medeniyet savaşçılarının yetişmesi, eşya ve hadiseleri İslamî nazarla görmeleri için kaleme aldığını söyler.
Üstad’ın Büyük Doğu davasına varis olarak gördüğü, Medeniyet savaşçıların hareket alanı Anadolu merkezli bütün bir yeryüzüdür: “Her türlü mekan ve mıntıka hasisliğinden mücerred ve münezzeh hakikat, mutlaka her yeri kaplayacaktır” (İdeolocya Örgüsü, 13).
Büyük Doğu’nun Etkisi
Felsefe ve akıl zaman zaman küstahlaşarak İslam’ı susturma iddiasında bulunmuştur. Fakat her defasında ulema, aklın silahlarını kullanarak onu tabii sınırları içerisinde kalmaya mecbur etmiştir. Üstad da, yirminci asrın şımarık aklını kendi silahlarıyla mağlup edip ona ağır darbeler indirmiştir.
Cumhuriyet ile birlikte İslam’ın ilim, fikir ve sanat vadileri bütünüyle kapatıldığında Üstad fikir ve sanat vadilerini, ilmi vadinin de koordinatlarını hatırlatacak şekilde yeniden açtı. Fikrî kıymet ölçülerine İslamîlik ayarı yaptı.
Direk ya da dolaylı olarak İslam’ın yetersizliğinden bahisle yeni arayışlar içerisine girenlere, yanlış yerlerdeki tecessüslerinin onları hakikatten ebediyyen mahrum bırakacağını söyledi.
Üstad, teşkilatı olmadığı halde bir teşkilat çatısı altında hizmet eden cemaatlerden daha etkiliydi. Farklı meşreplere aidiyeti olan bütün mukaddesatçı gençliği kucakladı. O ümmetin nevi şahsına münhasır mütefikkir-mürşidiydi.
Büyük Doğu, Müslüman Türk’ün olduğu kadar Müslüman Kürd’ün de davasıydı. Bir ırkın üstünlüğüne dayalı her söylemin merdud olduğunu, “Ne Mutlu Müslümanım Diyene” ifadesiyle en doğru bir terkible ifade etti. (Sahte Kahramanlar, 147)
Ümmetle buluştuğu noktayı ifade sadedinde ise şunları söyledi: “Ülkücüsü, Akıncısı, Mücadelecisi, Nurcusu, Süleymancısı, MTTB’lisi, filanı, falanı diye hiçbir tefrike yer vermeksizin bildireyim ki, Allah ve Sevgilisi’ne hüvesi hüvesine bağlı her genç hangi çevredense o çevrenin yanlış ve doğrularını gösterici nurdan alnında bir pertev taşıyor demektir ve başımın tacıdır.” (Ropor 5-6, 84).
Üstad, bütün davası birkaç ekmek daha fazla kazanmak olan Müslümanlar güruhuna karşı “Kim var diye seslenildiğinde sağına ve soluna bakmadan fert, fert ben varım cevabını veren” ve davası için “Anadan yardan geçen” bir nesil yetiştirdi.
Büyük Doğu, mevcut tasarımıyla çağdaş ideolojilerin genişleme alanını daralttığı gibi İslam içerisinde tasarlanan modernizm mezhebinin de zaaflarını tesbit edip, onu sorgulayıp marjinalleştirdi.
Büyük Doğu’dan “Diriliş” gibi bir büyük düşünce sistemi çıkabildi fakat o aynı etkiyi İslamî ilimler alanında gösteremedi. “Düşünemediğimizi düşünmedikçe, düşünebilmekten uzak yaşayacağız.” hükmü gerçek oldu ve Büyük Doğu asıl olması gereken alanın dışında sanat ve fikir sahasında varlığını sürdürdü.
Büyük Doğu’nun muhit bir nazarla kuşatılamaması ve ona varis olduğunu zannedenlerin gerçekte başka şeyleri ”temellük” etmesi, onun fikri manada güncellenmesine de engel oldu.
Devleti’nin bir eyaletinin sınırlarına tekabül eden küçücük bir coğrafyaya hapsedilen bir millete, coğrafi sınırlarının İspanya’dan Hindistan’a, ilmî ve fikri hududunun ise ezelden ebede kadar uzandığını söyleyen Büyük Doğu, neyin, nerede, niçin olduğunu ve nasıl bulunacağını gösteren hem devasa bir dava atlası hem de bir düşünce ve hareket sistemidir.
DÜŞÜNCE VE HAREKET SİSTEMİ OLARAK BÜYÜK DOĞU
Üstad Necip Fazıl, “Ve’budullah/Allah Azze ve Cellle’ye ibadet edin.” buyruğuna muhatab olan müminleri, “Seyri ilallah/Allah’a doğru yürüyüş”e davet etti. Sürekli arayış halinde kalmayı, kulluk ödevini kusursuz îfa etmeyi ve neticede “ruyetüllah” devletine nail olmayı amaçladı:
admin


















































































































































































































