S. AKBAYIR:
Sayın Hocam, içeriği ve kuşattığı sorunlar nedeniyle güncelliğini hâlâ koruduğunu düşündüğümüz doktora tezinizin, sorunları dile getirişindeki dönem özellikleri sekiz yıldır değişmedi. Bu bağlamda, söyleşimize sanatın popüler ve estetik boyutlarını özetleyen bir girişinizle başlamak istiyoruz. ‘Popüler Roman ve Estetik Roman Kavramları Açısından Esat Mahmut Karakurt ile Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Romanları Üzerine Mukayeseli Bir Çalışma’yı [1] isimleri ve kavramları değiştirerek 2006’ya uyarlamak sanırım mümkün olacak…
Ş. SAĞLIK:
Popüler ve estetik boyut sadece sanatta değil, hemen her alanda mevcuttur. Gerek ‘popüler’ gerekse ‘estetik’ kavramları birer sıfat olarak insani olan hemen her alanın/etkinliğin başına getirilebilir. Bu durumda öncelikle ‘popüler’ ve ‘estetik’in ne oldukları ve neyi ifade ettikleri üzerinde durulmalıdır. Gerçi bu konu çok kapsamlıdır. Popüler ve estetik her şeyden önce sosyolojik bir kategoriyi ifade eder. Meselenin kültürel boyutu vardır; ekonomik boyutu vardır; coğrafi boyutu vardır; hatta tarihi boyutu bile vardır. Bütün bu açılardan bakmayınca ne popüler olanı ne de estetik olanı anlayabiliriz. Ama ben yine de şöyle bir açıklama denemesinde bulunayım: İçeriği itibarıyla kolay anlaşılan; kolay anlaşıldığı için de çok sayıda insana hitap eden/ulaşan; yapanı ve üreteni açısından pek bir işçilik ve emek gerektirmeyen, bu yüzden seri olarak çoğaltılabilen ya da birbirinin benzeri olarak bolca üretilebilen; üretilmesinde ve çoğaltılmasında sanat ve estetik gibi kaygılardan çok başka kaygılar bulunan; kalıcı olmak ya da kaliteli olmak gibi kriterlere riayet etmeyip günübirlik beğeni ve ihtiyaçları karşılama hedefine yönelik hemen her obje ve olgunun genel sıfatı “popüler”dir. Bu yaklaşımın kültürel ortamdaki adına ‘popülizm”, bu anlayışı benimseyenlere de ‘popülist” diyebiliriz. Estetik ise bunun tam karşıtıdır. Popüler için yaptığımız tarifi tersine çevirirseniz ‘estetik’ olanı tanımlamış olursunuz. Mesela, ‘popüler’ için yukarıda söylediğimiz herhangi bir özelliğe bakalım.
Diyoruz ki: “kalıcı olmak ya da kaliteli olmak gibi kriterlere riayet etmeyip günübirlik beğeni ve ihtiyaçları karşılama hedefine yönelik hemen her obje ve olgu”. Aynı cümleyi tersinden ele aldığımızda şöyle bir ifade çıkıyor ortaya: “kalıcı olmak ya da kaliteli olmak gibi kriterlere riayet eden; evrensel ve kalıcı beğeni ve ihtiyaçları karşılama hedefine yönelik hemen her obje ve olgu” Bu ifade ‘estetik” olanın tipik bir özelliğidir. Yukarıda ‘popüler’ için yaptığımız genel tarifi böyle tersinden ele alırsanız “’estetik” olanı tarif etmiş olursunuz. Bu açıdan “sanat”a bakarsanız, onun popüler ve estetik boyutlarını rahatlıkla görebilirsiniz. Aynı şekilde siyasete bakarsanız, onun da popüler ve estetik görüntülerini yakalarsınız. Doktora tezimde ben bu duruma sadece roman sanatı açısından baktım ve çok şey gördüm. 2006’ya, özellikle “eğitim” kavramına popüler ve estetik kavramları açısından bakılabilir mi? Bu söyleşide sorularınız çerçevesinde onu deneyeceğiz.
S. AKBAYIR:
Popüler kültürün eğitime yansıyan boyutlarını konuşabilmek için ilkin, ‘sentez yapmak, bileşim kurmak, ulusaldan evrensele gitmek, yorum yapmak, soyutlamak, bireyselin ardındaki toplumsalı anlatmak, sosyal gerçekçilik, Dünya geneli Türkiye özeli, Batı dünyasına baktığımızda, Japon modeli, eğitim şart’ gibi nice talihsiz ağızda söylene söylene sakız olmuş, her ağızda başka bir biçim ve niyet almış, kullanılmaktan tanınamaz duruma gelmiş kavramlara iade-i itibar kazandırmak zorundayız galiba.
Ş. SAĞLIK:
Estetik olan, bir bakıma hedefi tam 12’den vurmak demektir. Popüler kültür, estetik olanı hedeflemiş gibi görünmesine rağmen, uygulama aşamasında estetik olanın neredeyse bütün karşı enstrümanlarını kullanır. Popüler olan bu yüzden başarılı olamaz, yine bu yüzden kalıcı bir değer üretemez. Sizin de sıraladığınız ‘sentez yapmak, bileşim kurmak, ulusaldan evrensele gitmek, yorum yapmak, soyutlamak, bireyselin ardındaki toplumsalı anlatmak’ gibi hedeflere varmak eğitimin evrensel amaçlarını oluşturur. Sorun amaçlarda değil, amaçlara ulaştırıcı araç ve gereçleri tespit etme ve kullanmada popüler olanla estetik olanın farklı yollar izlemesindedir. Popüler olan aceleci ve yüzeysel yaklaşımıyla her şeyi yüzüne gözüne bulaştırır. Buna karşılık estetik olan ise sabırlı ve derinlemesine bir yaklaşımla hedefe kilitlenir; sonunda da mutlaka hedefe varır. Bugün evrensel değerlere bir göz atın; hepsinin belirli bir sürecin ve sabrın ürünü olduğunu görürsünüz. Batı dünyasından ise haklı olarak ‘Japon modeli’ ve ‘eğitim şart’ gibi kavramların adını anıyorsunuz. Bunlardan birincisi için tam anlamıyla estetik sıfatını kullanabiliriz.
Çünkü Japon modeli kurumsallaşmış yapısıyla model bir yapıyı ifade eder. Eğer bir değer, kurumsallaşmış ve model olma niteliğini kazanmış ise, onun için estetik sıfatını rahatlıkla kullanabilirsiniz. Peki ‘Japon modeli’ nasıl oluştu? Herhalde bir günde oluşmadı. Japon modelinin oluşma süreci yüzyılları aldı. Popüler olanın, yukarıda da değindiğim gibi, yüzyıllara dayanacak sabrı yoktur. O, hemen her şeyin anında olmasını ve yaygınlaşmasını ister. “Eğitim şart” sözüne gelince, hayati öneme sahip olan bu önerme ne yazık ki, ülkemizde ironinin malzemesi olmuştur. Eğitim gerçekten şarttır, fakat, “eğitim şart” diyerek espri yaptığını zannedenlere daha çok şarttır. Bütün bu kavramlara iade-i itibar kazandırma fikrinize ise kesinlikle katılıyorum. Fakat iade-i itibarı nasıl kazandıracağız? Popüler bir yolla mı, estetik bir metotla mı? Hamlet’in meşhur “olmak mı olmamak mı, işte bütün mesele bu” sözünü şöyle uyarlayalım: “Eğitim popüler bir metotla mı verilmeli yoksa estetik bir metotla mı; işte bütün mesele bu.”
S. AKBAYIR:
“Kuramlara karşı pratiğin bunca yıllık kayıtsızlığı karşısında, şimdi de pratiğe kayıtsız kuramlar dönemi mi başladı? Televizyon üzerine düşünmek, nicedir, Türkiye üzerine düşünmeye benzedi. Televizyonla birlikte, sosyoloji ve eğitim; her gün, her gece, çıplak ve giyinik haliyle; açık ve gizli fotoğraflarıyla, taşınabilir ve okunabilir anlamlarıyla karşımıza çıkıyor. Kahve falına bakar gibi ekrana bakıp geleceğimize kehanet mi biçeceğiz? Ömrünün önemli bir bölümünü televizyonun sunduklarıyla tüketen bir nesil için yeni öğretim programları yeterli olacak mı? Ne dersiniz? Bizde bütün yaşama ve zevk yoksullukları, yalnızca ekonomik yoksullukla açıklandığından, sunulduğundan gerçek nedenleri galiba anlayamıyoruz.
Popüler kültürün, televizyon aracılığıyla eğitim sisteminin taşıdığı üç hastalık üzerinde durmak gerekiyor:
1. Öğrenme bozuklukları, 2. Kavrama ve kavratma bozuklukları, 3. Hafıza kayıpları.
Bu üç hastalık konusundaki önerileriniz neler olabilir?”
Ş. SAĞLIK: Oldukça uzun olan bu sorularla sizin çizdiğiniz çerçeve, zaten popüler kültür ortamındaki eğitimi özetlemektedir. Bana düşen sadece her bir sorunuza ‘Evet” cevabını vermek olacaktır. Tespitleriniz son derece önemli. Diyorsunuz ki, “Kuramlara karşı pratiğin bunca yıllık kayıtsızlığı karşısında, şimdi de pratiğe kayıtsız kuramlar dönemi mi başladı?” Cevabım kesinlikle ‘evet”tir. Sadece şu açıklamayla tespitinizin doğruluğunu örneklemek istiyorum: Kuram ‘bilme’tir; pratik ise ‘yapma/uygulama’dır. Ülkemizde bilenler yapma/uygulama imkanı bulamamakta; yapanlar ise bilmemektedir. Eğer bilme ile yapma/uygulamayı birleştirebilirsek, o zaman çok büyük bir mesafe katederiz. Çünkü bilme ve yapmayı birleştiren estetik bir düzleme kaymıştır. Sorunuzda televizyona da vurgu yapıyorsunuz. Popüler kültürün tetikçisi televizyon değil midir? Televizyon bir mafya babası ve gazeteler de bu babanın kötü adamları olarak her gün kültürümüzü ‘kafasına sıkmıyorlar mı?’ Tabii ki burada bütün televizyon ve gazeteleri bu genel yargının içine sokmuyorum. Hemen her gün kültürümüzün ve ulusal değerlerimizin ‘kafasına sıkan’ televizyonlar ve gazetelerin varlığı da bir vakıa değil midir?
“Kahve falına bakar gibi ekrana bakıp geleceğimize kehanet mi biçeceğiz?”
diye soruyorsunuz. Maalesef öyle. İsmet Özel’in “Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla” dizelerinde de belirtildiği gibi, özellikle gençlerimizin her biri kendisi olmaktan çıkıp hayranı olduğu bir TV yıldızı gibi olma peşindedir bugün. Hani denir ya “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.” Bu söz popüler kültür ortamında şu şekli aldı: “Bana izlediğin TV dizisini söyle, sana kim ve nasıl olduğunu söyleyeyim.” Ömrünün önemli bir bölümünü televizyonun sunduklarıyla tüketen bir nesil için yeni öğretim programları yeterli olur mu diye bir sorunuz vardı galiba. Siz de bilirsiniz, ‘yeni öğretim programları’ olsa olsa bir ‘ilaç’ mesabesindedir. İlaç ise rastgele alınmaz. Hastalığınıza öncelikle teşhis konulmalıdır. Bence yeni öğretim programlarından önce, mevcut eğitim sistemiyle ilgili bütün aksaklıklar ve sorunlar ortaya konmalıdır. Programlar ise tercüme ve adapte değil, tamamen mevcut sorunlara çözüm niteliğinde olmalıdır. Şu ilacı da denesek, bu ilacı da denesek diyeceğimiz yerde ‘acaba hastalığımız nedir’ diye bir soruyla işe başlasak daha iyi olmaz mı? Oysa bizde ne oluyor? Sürekli yeni ilaçlar deniyoruz. Marifetin ilaçta olduğunu zannediyoruz. Takdir edersiniz ki, hangi ilacı kullanacağımızı bünyemizdeki hastalık belirler. Öncelikle hastalığımıza teşhis koymalıyız. Popüler kültür ortamında TV yoluyla hep bizlere adeta kocakarı ilaçlarını andıran yollar ve metotlar gösterildi, gösteriliyor. Böylece her şey işlevinden ve anlamından uzaklaştı. Popüler kültürün hedeflediği ‘işlevsizleştirme’, ‘anlamını yitirme’ ve ‘kullan at’ felsefesi hayatımıza hakim olmaya başladı. Bu felsefeyle birlikte hepimiz popüler kültürün babası kapitalizmin buyruğuna girdik.
Kapitalizm ne yapıyor? “Paran ve servetin varsa mutlusun; yoksa mutlu olamazsın.” ilkesini tek gerçek haline getiriyor. Bu aşamada sizin şu tespitiniz devreye giriyor: “Bizde bütün yaşama ve zevk yoksullukları, yalnızca ekonomik yoksullukla açıklandığından, sunulduğundan gerçek nedenleri galiba anlayamıyoruz.” Kendini böyle bir tek hedefe kilitleyen popüler kültür, bu yapısıyla eğitimi de içinden çıkılmaz hale getiriyor. Yine sizin tespitinizle söylersek, bu aşamada popüler kültür televizyon aracılığıyla eğitim sisteminde üç hastalığa sebebiyet veriyor: 1. Öğrenme bozuklukları, 2. Kavrama ve kavratma bozuklukları, 3. Hafıza kayıpları. Bu üç hastalık nasıl tedavi edilebilir? Cevabı konusunda kitaplar yazılacak ve tezler hazırlanacak nitelikte olan bu sorulara kısaca şu sorularla cevap vermek istiyorum: “Kim, neyi, niçin, nasıl, nerede öğrenecektir? En önemlisi öğrenciye bütün bunları kim, hangi donanıma sahip biri, nasıl öğretecektir? Öğrenen ve öğreten statüsünde bulunan kişilere kimler ve hangi kurumlar nasıl bir katkıda bulunmalıdır? Bu anlamda aile, toplum ve devlet gibi kurumlar neler yapmalıdır? En önemlisi kültürel hayatın aynası durumunda olan TV ve gazete gibi kitle iletişim araçları eğitim karşısında nasıl bir konumda olmalıdır?” Daha da artırabileceğimiz bu ve benzer soruların her birine vereceğimiz tatmin edici ve doğru cevaplar, eğitim sistemindeki her bir hastalığa çare olacaktır. Bu sorulara layıkıyla cevap vermek ise, bu söyleşinin sınırlarını çok aşar.
S. AKBAYIR:
Aristoteles Poetica’sında, tragedya ile komedya arasındaki farkı, seyirci açısından anlatırken bir örnek verir. Seyirci tragedya seyrederken ‘Ah bunca felakete uğrayan, şu bahtsız, şu soylu kahraman benim’ diye kendiyle özdeşleştirerek seyrederken; komediyi hiç üstüne almaz; komşusunun başından geçenlermiş gibi seyredermiş. Trajediyle empati kuran toplum, başrolünü oynadığı komedinin seyircisi olmak gibi bir trajediyi mi yaşıyor? Eğitim konusunda söz alan herkes, eğitim sistemindeki tıkanıklıktan kendince bir sonuç çıkarıyor. Öğrenciyse trajedisini birkaç anekdotla süslüyor. Öğretmense, bu sistem, bu maaş ve bu öğrenci kitlesiyle bir yere varılamayacağını söylüyor. Parmak kaldırıp söz alan herkes, eğitim sistemindeki sorunlardan kendisi hariç herkesi sorumlu tutmak gibi popüler bir tavır sergiliyor. Popüler kültür ve eğitim bağlamında öğretim elemanlarının sorumluluğu-sorumsuzluğu konusunda neler söylemek istersiniz?
Ş. SAĞLIK:
Şöyle genel bir değerlendirme ile ifade etmek gerekirse, trajedi estetik olana denk gelir. Bu yüzden olacak trajedi karşısında seyirci katharsizmi (boşalma, ağlama) yaşar. Sizin isabetli olarak seçtiğiniz terimle söylersek, trajedi seyircilere empati yapma imkanını sağlar. Eğer kişi empati yapacak bir bilince ulaşmışsa, iyi bir eğitim almıştır. Zaten ‘empati yapacak bir bilinç oluşturmak’ da eğitimin evrensel bir amacı değil midir? Şunu belirteyim ki, söz konusu ettiğimiz değer ‘evrensel’ ise estetiktir. Aristo, Poetika’sında bunu ayrıntılı olarak vurgular zaten. Siz de değinmişsiniz, Aristo Poetika’sında komediden empati oluşturmayan sanat olarak söz etmiştir. Nedir komedi? Komşunun (yani ötekinin) başından geçene gülmek… Peki aynı şey bizim başımızdan geçse güler miyiz? Hayır… Bu yönüyle komedi popüler olana denk gelir. Bütün komedi sanatlarını mı kastediyoruz? Hayır… Burada estetik bir yapısı olan ve sanatın evrensel varlık alanı içinde ayrıcalıklı bir yere sahip olan “komedi” sanatına olumsuz bir gözle baktığız anlamı çıkmamalıdır. Bütün komedi sanatlarının popüler olduğu gibi genel bir yargı da ortaya koymuyorum. Hatta komedinin mizah cephesine baktığımızda, gülmenin düzeltici ve tedavi edici işleviyle karşılaşırız.
Bu anlamda Nasrettin Hoca, İncili Çavuş, Bekri Efendi gibi geleneksel mizah şaheserlerimize nasıl olumsuz bir gözle bakabiliriz. Yine bu bağlamda Aziz Nesin’e ve Muzaffer İzgü’ye haksızlık edilmiş olmaz mı? Hatta şunu da ekleyelim: Hemen her gün yenisi üretilen fıkralarımızı ve Karadeniz’in prototip güldürü figürü olan Temel’i nasıl yok sayarız. Bunlar ayrı bir kategoridir. Popüler kültürün işlevsizleştirdiği komedi, adı üzerinde sulu Amerikan esprileri ile işlevsiz ve içerikten yoktun salon dizileridir. Yine sizin tespitinizle söylersek, “trajediyle empati kuran toplum, başrolünü oynadığı komedinin seyircisi olmak gibi bir trajediyi yaşıyor bugün.” Trajedi insana kendini hatırlatırken, popüler kültür ortamındaki komedi hep ötekini/başkasını hatırlatır. Öyle ki kişi bu ötekinin aslında kendisi olduğunun farkına bile varmaz çoğu zaman. Bu da bir başka açıdan “duyarsızlaşma” demektir. Neye karşı duyarsızlaşma? Kendine ve kendi dışında olan her şeye… İşte tam bu noktada da şikayet ve yakınma kültürü oluşuyor. Yani arabesk bir kültür doğmuş oluyor. Arabesk kültür ortamında ise herkes nasıl duymuş veya öğrenmişse klişeleşmiş bazı açıklamaları papağan gibi tekrarlar durur ve sizin tespitinizle ifade etmek istiyorum: “Öğrenciyse trajedisini birkaç anekdotla süslüyor.
Öğretmense, bu sistem, bu maaş ve bu öğrenci kitlesiyle bir yere varılamayacağını söylüyor. Parmak kaldırıp söz alan herkes, eğitim sistemindeki sorunlardan kendisi hariç herkesi sorumlu tutmak gibi popüler bir tavır sergiliyor.” Burada sizin bu tespitinize benim ekleyeceğim bir şey yok. Fakat, “Popüler kültür ve eğitim bağlamında öğretim elemanlarının sorumluluğu-sorumsuzluğu konusunda neler söylemek istersiniz?” şeklinde çok önemli bir sorunuz var. Siz de bilirsiniz; üniversitelerdeki öğretim üyelerinin “bilim yapma/ yayma” ve “eğitim verme/insan yetiştirme” gibi iki asli görevi vardır. Günümüzde öğretim üyeleri bu asli görevlerine ne kadar sadık? Bugün üniversitelerimiz adeta kaynıyor; sorunsuz hiçbir üniversitemiz yok gibi. Bakın kavga gerekçelerine. Üniversitedeki kavgaların siz bilimsel ya da eğitim gerekçelerine dayandığını duydunuz mu? Ya ideolojik, ya yolsuzluk, ya kadro meselesi, ya ek ders kavgası ya da senin adamın benim adamım kavgası değil mi? Bir toplumun beyni demek olan ve “sorun çözme merkezi” olması gereken üniversiteler böyle olursa, siz toplumun diğer kurumlarının düzgün olmasını bekleyebilir misiniz? Bu konuyu isterseniz burada keselim.
S. AKBAYIR:
Milli Eğitim Bakanlığı 2004 yılı sonuna doğru çoklu zekâ uygulamalarını temel alarak yeni müfredat programı hazırladı. Bu programda zekânın bilgi karşısında harekete geçmesi amaçlandı. Öğrenci merkezli olan bu programın, her etkinliğin odağına öğrenciyi yerleştirme ve her çalışmayı öğrencinin öğrenmeyi öğrenmesi için düzenleme esasına dayalı olduğu söylendi. Ancak, bu programın -dolayısıyla çoklu zekâ kuramının- uygulanması sanıldığı kadar kolay olmayacak gibi görünüyor. Sözgelimi, matematik bilmeyen bir Türkçe öğretmeninin ya da okuma-anlama-yorumlama kavramlarına uzak bir matematik öğretmeninin bu programı algılaması, uygulaması oldukça zor... Soyutlama yeteneği olmayan akılların, felsefi kavramlarla, tarihsel kategorilerle, bilimsel terimlerle ayrı düşmüşlüğü temel sorunlarımızdan biri…Piaget ya da Gaydner, söz konusu temel sorunlarımıza ne denli çare olabilir? Bir yanda hayatın tüm birimlerini kuşatan popüler bir kültür, öte yanda ‘yapılandırıcı yaklaşım, çoklu zekâ kuramı’ gibi eğitim-öğretim yöntemleri… Yakın geleceğimize nasıl bakıyorsunuz?
TEORİDEKİ MÜKEMMEL ESASLARI KİM UYGULAYACAK?
Ş. SAĞLIK:
Siz aslında sorunuzda her şeyi özetlemişsiniz. Bir önceki sorunun cevabını verirken de söylemeye çalıştım. Milli Eğitim Bakanlığı’nın proje haline getirdiği “çoklu zeka uygulaması” aslında çok mükemmel. Bütün teoriler mükemmeldir. Sorun uygulamada ve uygulayandadır. Çoklu zeka kuramında sekiz tür zeka olduğu ve öğreticinin bu zeka türlerini dikkate alarak eğitim-öğretim etkinliğine başlaması öngörülmektedir. Özellikle sınıf öğretmenlerinin bu konuda kafası karışıktır. Örneğin, kırk kişilik bir sınıfta bu kuramı nasıl uygulayacaktır? Bırakın, uygulamayı, çocuğun hangi zeka türüne yakın olduğunu anlaması bile oldukça zordur.
Kılavuz kitaplar eşliğinde bir şeyler yapmaya çalışsalar da velilerden gelen tedirginlikleri dikkate alarak eski sistemle yeni sistem arasında bocaladıkları görülmektedir. Bu sorunuza, aynı zamanda bir veli olarak da yaklaşmak istiyorum. Bu sene OKS’ye girecek olan iki çocuğum var. Aile olarak bizi birinci dereceden ilgilendiren sınavda kaç matematik, kaç fen, kaç Türkçe sorusu yapacak oluşlarıdır. Çocuklarımdan birinin fen bilgisi istediğimiz gibi değil… Fen bilgisi öğretmeni çoklu zeka kuramından yola çıkıp benim çocuğumun matematikteki ve Türkçedeki algılama yeteneğini kullanarak dersler arasında öğrenme-öğretme transferi yapabiliyorsa, bu kuram biziler için o zaman anlam kazanmış olur. Piaget ya da Gaydner, o zaman bizler için bir şeyler söylemiş olur.
Yani, teorideki mükemmel esasları kim uygulayacak? Kendi hastalığına teşhis koymaktan aciz bir doktor, başka hastaları nasıl iyileştirecektir? Burada sorulması gereken en temel soru bence, “Türkiye’de belirli bir öğretmen yetiştirme politikası var mıdır?” sorusudur. Öğretmen yetiştirme politikamız kurumsallaşmış mıdır? Şöyle bir düşünsenize öğrencilerimize kaç ayrı kaynaktan yetişen elemanlar öğretmenlik yapmaktadır? Kimler öğretmen olmadı ki? 45 gün üniversite okuyanlar mı dersiniz; okutacağı dersle ilgili en ufak bir mesleki bilgi ve tecrübeye sahip olmayan üniversite mezunları mı dersiniz…. Bu listeyi daha da uzatabiliriz. Üniversitelerin halini bir önceki soruda özetlemiştim. Yani şunu demek istiyorum: Hangi sistemler ya da teoriler olursa olsun, o sistem ya da teorileri uygulayan yetişmiş elemanlar olmaksızın başarıya ulaşmak mümkün değildir. Popüler metotlarla bu işin olmayacağı artık anlaşılmalı. En başta sabır ve kurumsallaşma gerekir. Kurumsallaşma popüler olanla değil, estetik olanla gerçekleşir. Yakın tarihimize bir göz attığınızda kurumsallaşmaya doğru giden bazı uygulamaları görürsünüz.
Mesela Köy Enstitüleri, Öğretmen Liseleri, Öğretmen Okulları, Eğitim Enstitüleri gibi kurumsallaşma eğilimi içindeki uygulamalar neden ortadan kaldırıldı? Bütün eğitim tarihimiz, “sil baştan” felsefesinin uygulamasıyla mı doldurulacak? Eğer bu uygulama devam ederse, yakın geleceğimiz konusunda doğrusu pek de umutlu değilim.
S. AKBAYIR:
“Başarı, insanın ‘kendini gerçekleştirmesi’ iken, popüler kültürün öğretileriyle yaşayanlar, başarıyı, başkalarını geçmek ya da ezmek sanır. Kendini, bu yolda yenik düşmüşlerin üzerine basarak gerçekleştirenlerin başarı tanımı, aynı zamanda bir hayat tanımıdır da. Bir sosyoloji malzemesi olarak -eğitim de sosyolojiye dahil- büyük zenginlikler barındıran Türk Sineması, yıllar boyu yaptığı onca filmde, kişisel başarıyı, şarkıcı olduktan sonra sevdiğinden ve kendini küçük görenlerden intikam alan şarkıcı figürlerinde cisimleştirdi. Sinemamızın başarıyı ölçtüğü meslek grupları -kötü adam mesleklerinde gibi- repertuarı çok dardır. Kişisel başarıyı şarkıcılıkla, toplumsal başarıyı futbolla ifade eden tasavvuru kıt bir toplum mu olduk?” Popüler kelimesini bir erdem bir ayrıcalık olarak algılayan geniş kitlelere ‘estetik’ nasıl anlatılır?
Ş. SAĞLIK:
Sorularınız, soru olmanın ötesinde çok önemli tespitleri içeriyor. Bana söyleyecek pek bir söz kalmıyor. Sorunuzun baş tarafında zaten siz bütün açıklamayı öz olarak yapmışsınız. Açıklamanızın devamında yer alan “Kişisel başarıyı şarkıcılıkla, toplumsal başarıyı futbolla ifade eden tasavvuru kıt bir toplum mu olduk?” sorusunun cevabını da vermişsiniz aslında. Benden soruya “evet” ya da “hayır” şeklinde bir kısa cevap beklerseniz, cevabım tabii ki “evet” olacaktır. Bu tespite sadece şunu ilave etmek istiyorum: Gelişmiş bir ülkedeki en işlek mekanlar laboratuarlar, kütüphaneler, müzeler ve atölyelerdir. Dolayısıyla bu mekanların özneleri olan bilim adamları, sanatçılar, felsefeciler ve aydınlar da söz konusu toplumun en itibarlı kişileridir. Popüler kültür ortamındaki geri toplumlarda ise bu mekanların yerini korsan tezgahları, film ve dizi setleri, vitrinler ve gazinolar alır. Bu mekanların öznesi durumunda olan mühendisler, popüler isimler (şarkıcılar, artistler, futbolcular vs) ve patronlar da itibarlı kişiler olarak kendilerine yer edinirler.
Dolayısıyla popüler ortamda felsefe ve sanat yerine rakamlar konuşulur. Sanat ve felsefe meseleleri yerine de televole konuşulur; bilim adamı, sanatçı ve felsefeci yerine mühendisler ve pop starları uzman olarak itibar görür. Bütün bunları günümüzde yaşamıyor muyuz? Bu aşamada “Popüler kelimesini bir erdem bir ayrıcalık olarak algılayan geniş kitlelere ‘estetik’ nasıl anlatılır?” diye de soruyorsunuz. Nasıl anlatılacak? Estetik deyince “vücudun belirli yerlerini gerdirmek ya da törpületmek” işini anlayan büyük bir kitleye önce bu sakat algıyı unutturmak gerekir ki en büyük sıkıntı da buradadır. Yaptığı işin asıl çilesini çeken ve evsiz barksız olarak parklarda geceleyen gerçek sanatçının fark edilmediği, fakat o sanatçının bestesini seslendirip krallar gibi yaşayan starların gözleri kamaştırdığı bir ortamda, gözleri kamaşan insanların göz kamaşması yok olmadan hiçbir şey yapamayız. Ne zaman ki halk, gözlerini kamaşmaktan kurtarır, parkta yaşayan gerçek sanatçıyı fark eder; söyleyenden önce söylenene ve söyletene bakar; işte o zaman onlara gerçek “estetik” ve “sanat” konusunda bir şeyler anlatma zamanı gelmiştir, diyebiliriz.
21 YÜZYILIN EN DEĞERLİ ŞEYİ KİTAP
S. AKBAYIR:
“Bill Gates, bilgisayar imparatorluğundan kazandığı paralarla çok büyük bir kişisel kütüphane yaptırmış kendine. 21. yüzyılın en değerli şeylerden birinin kitap olacağını şimdiden söylüyormuş dostlarına. Bizi geleceğe hazırlayan büyük beyinlerin bir bildiği vardır herhalde, boşuna konuşmazlar, dahası Gates gibi büyük işadamları boşa para harcamazlar.” Popüler Kültür, Eğitim ve Kitap İlişkisi ile söyleşimizi tamamlamak istiyoruz.
Ş. SAĞLIK:
Popüler kültür ortamı, ‘bilen insan’dan çok ‘haberi olan’ insanlarla doludur. Popüler kültür, ‘olan’dan çok ‘görünen’i ya da ‘vitrine edilen’i ön plana çıkarır. Yine popüler kültürde ‘okunan’ ve ‘anlaşılan/eleştirilen’ kitaptan çok ‘çok satılan’ kitap itibardadır. Ayrıca popüler kültür ortamında ‘kitap’tan çok kitabı yazan kişi konuşulur. Daha da artırabileceğimiz bu özellikler tersine dönmediği sürece, ne eğitim ne de kültür ve sanat adına bir şey kazanabiliriz. Yukarıda verdiğim örneklere bir de şu gözle bakalım: Popüler kültürün dayatmasının aksine, haberi olan değil, bilen insanlar çoğalırsa; görünen ya da vitrine olanın aksine olan, bütün gerçekliği ile gündeme getirilirse; kitaplar, çok satılma kriterinin yerine çok okunma, anlaşılma ve çokça eleştirilme boyutlarıyla gündeme getirilirse; bir de yazardan çok, bizzat kitabın içeriği konuşulursa, işte o zaman popüler kültüre en büyük darbeyi vurmuş oluruz. Yani kitap, kültür ve eğitim kavramları arasındaki ilişkiyi popüler düzlemden estetik düzleme kaydırmamız gerekir.
Eğitimin Popüler Ve Estetik Boyutları Üzerine Bir Söyleşi
Söyleşi: Sıddık Akbayır
admin


















































































































































































































